Aile Ahlâkı – İslam Ahlak Esasları 7.Ünite Özeti

GİRİŞ

Aile en küçük sosyal kurumdur. Ailenin temeli evlilik ile atılır. Evlenmek ve bir aile yuvası kurmak, insanın fıtrî bir ihtiyacıdır. Hayvanlar bile çoğunlukla bir aile ortamında doğar, yaşamını aile ortamında daha rahat bir şekilde sürdürür.

Sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir aile için evlilikte doğru eş seçimi son derece önemlidir. Dinimiz de evlenmeyi ve mutlu bir yuva kurmayı, hayırlı evlat yetiştirmeyi teşvik etmiştir. İnsan neslinin sağlıklı ve temiz bir şekilde devam etmesi, ancak evlilik sayesinde mümkün olabilir. Evlilik, insanın dinini ve namusunu korumada adeta bir kalkan görevi görür. Evlilikten amaç, sadece cinsel arzuların tatmini değil, hayırlı nesil yetiştirmek ve Allah’a yakınlaşmaktır. Kur’an-ı Kerîm evliliğin de amacının “takvâ” olduğunu ifade eder.

Aileyi oluşturan bireylerin birbirine karşı birtakım görev ve sorumlulukları vardır. Bunlar, dinimizin ve ahlâkın yüklediği görev ve sorumluluklardır. Bu sorumluluklar yerine getirildiği sürece, o aile huzurlu ve mutlu bir aile olur ve topluma iyi bireyler yetiştirmeye devam eder. Bu bakımdan, ailede eşlerin birbirine karşı görevleri; anne-babanın, çocuklarına karşı; çocukların da anne-babaya karşı ve kardeşlerin birbirine karşı görev ve sorumlulukları son derece önemlidir.

1. AİLE YUVASININ KURULMASI

a. Eş Seçimi ve Evlilik

Aile yuvası evlilik ile kurulur. Ailenin temeli evlilikle atılır. Bundan dolayı evlilik son derece önemli ve ciddî bir olaydır. Kişinin nasıl bir aile yuvası kurmak istediği, nasıl bir evlilik yapmak istediğiyle ya da nasıl bir eş aradığıyla yakından ilişkilidir. O halde evlilikte doğru eş seçimi büyük bir önem arz eder.

İnsan neslinin sağlıklı ve helâl bir şekilde devamı, ancak evlilik kurumu ile mümkün olur. Aksi halde soyu-sopu belli olmayan, bozuk bir nesil ortaya çıkar.

Maddî zenginlik, asalet ve güzellik elbet önemli niteliklerdir. Ama bunlara sahip olan bir şahısta eğer dindarlık ve ahlâk güzelliği yoksa, bu artılar kolaylıkla eksiye dönüşebilir. Güzel ahlâktan yoksun bir eş, sürekli bu artılarıyla; zenginliği, asaleti ya da güzelliği ile övünerek eşini küçümseyip hor görebilir. Bu da ailede dengeyi bozar, huzur ve mutluluğu zedeler. Ayrıca bu üç nitelik, gelip geçici olan şeylerdir. Oysa huy ve ahlâk güzelliği, hiçbir zaman tükenmeyecek, ömrümüz boyunca işimize yarayacak, huzur ve mutluluğumuzun kaynağı olacak, sonsuz bir hazinedir. Zaten insanı “insan” yapan ve ona erdem kazandıran şey, güzel ahlâktır. Bunun için Hz. Peygamber ısrarlı bir uyarı ile “sen dindarını (ve ahlâkı güzel olanı) tercih et!” buyurmuştur.

Geleneklerimize göre, evlenecek çağdaki iki genç birbirine gönül verdiklerinde (ya da görücü usûlü ile görüşüp) anlaşabileceklerine kanaat getirdikten sonra, ailelerin büyükleri konudan haberdar edilip kız istemeye gidilir.

Kız verilince nişan yapılarak tarafların sevinci ifade edilir ve aralarındaki bağ biraz daha güçlenir. Dinimize göre, bir erkek bir kıza tâlip olduğunda, o sonuçlanmadan o kıza başka birinin tâlip olması doğru değildir. Nişan ve düğün törenleri şekil olarak yöreden yöreye, ulustan ulusa değişebilir. Önemli olan, ahlâka ve dinin özüne aykırı düşecek uygulamalardan kaçınmaktır.

Nişanlılık, tarafların birbirini daha iyi tanımalarına yönelik, evliliğe hazırlık dönemidir. Bu dönemde nişanlılar evli gibi yaşayamazlar. Aralarında dinî nikâh kıyılması da doğru değildir. Nişanlı iken ayrılmaları durumunda bu nikâh, dinî ve ahlâkî problemlere neden olur. Doğrusu; dinî nikâhın, resmî nikâhtan sonra yapılmasıdır. Ülkemizde de uygulama bu yöndedir.

Bu bağlamda, birbirini seven gençlerin, nişanlılık döneminde ya da daha öncesinde, cadde ve parklarda ya da toplu taşıma araçlarında zaman zaman dikkati çeken, edebe uygun düşmeyen yakın temas görüntülerinin din ve ahlâkla, toplumumuzun gelenekleriyle bağdaşmadığını belirtmeliyiz. Son yıllarda yayılma eğilimi gösteren flört de böyledir. Bir süre flört hayatı yaşadıktan sonra “senden hoşlanmadım” diyerek kenara itilen -kız ya da erkek- bir gencin kırılan onurunu ve yıkılan hayallerini onarmak kolay değildir.

Bu, olayın psikolojik boyutudur. Dinî ve ahlâkî açıdan ise; flörtün günah oluşunun nedeni, tarafların gönül eğlendirmek amacıyla bir araya gelmeleri, tenha yerlerde gizlice buluşup birbirlerini, yararlanılacak cinsel bir obje gibi görmeleri, bu tavırlarıyla toplumda ahlâkî açıdan kötü örnek olmalarıdır. Ciddî bir niyetle, evlenmek amacıyla, birbirini anlayıp tanımaya yönelik olarak ve mahremiyet sınırları gözetilerek kurulan ilişkiler ise, gençlik döneminin yadırganamayacak doğal ilişkileridir. Evlilikte tarafların birbirine denk olması, geçimi kolaylaştıran başka bir unsurdur.

Denklik deyince ise, tarafların; servet, asalet, kültür düzeyi, din ahlâk anlayışları ve yaşantıları itibariyle denk olmaları akla gelir. Toplumumuzda, belli bir anlayış düzeyine ulaşmış olan aileler, evlilik söz konusu olduğunda, bu anlamdaki denkliğe de dikkat ederler. Peygamberimiz de evlilik konusunda evlenecek olanların birbirine denk olmalarını tavsiye etmiştir (Tirmizî, “Mevâkît”, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 105)

b. Evliliğin ve Aile Ortamının Fıtrî Bir İhtiyaç Oluşu

Evlilik, evlenmelerine herhangi bir engel bulunmayan bir erkek ile kadının kendi iradeleriyle, birlikte yaşamalarına imkân veren ve onlara karşılıklı bazı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir.Evlilik her şeyden önce insanın doğal ve biyolojik bir ihtiyacıdır. Dine, ahlâka, toplumun örf ve âdetlerine uygun olan; bu ihtiyacın, zamanı gelince meşrû bir biçimde karşılanmasıdır. Klâsik ahlâk kitaplarımızda insan nefsinin üç gücünden bahsedilir: Arzu (şehvet), öfke (gadap) ve düşünme gücü.

Arzu gücü, insandaki yeme-içme arzusu ve cinsel arzunun kaynağıdır. Bedenî varlığımızın ve neslimizin devamı bu güce bağlı arzularımız sayesinde gerçekleşir.

Öfke gücü ise, manevî varlığımızı; kişiliğimizi, karakterimizi, değerlerimizi, kutsal bildiğimiz şeyleri korumaya yönelik olan güçtür. Biri dinimize, vatanımıza, namusumuza ve kutsal bildiğimiz şeylere saldırmaya yeltendiği zaman, haklı olarak ona kızar ve uygun cevabı vererek kişiliğimizi ve değerlerimizi koruruz. Düşünme gücü ise, insana özgü olan ve diğer iki gücü de kontrolü altına alması gereken güçtür. İnsan akıllı bir varlıktır ve onun aklî yeteneği bütün kararlarında ve yapıp etmelerinde etkilidir.

Bundan dolayı biz arzularımızı ne zaman, nerede, nasıl ve ne kadar yerine getireceğimize, ortada kızmamız gereken bir durum varsa; kime ne zaman, ne kadar ve nasıl kızacağımıza aklımız ile karar veririz. Bir hadîs-i şerifte ifade edildiği gibi, asıl güçlü insan, öfkelendiğinde kendine hâkim olabilendir. (Buhârî, “Edeb”, 76; Müslim, “Birr”, 107, 108) Bundan dolayı, aklımızı arzularımızın ve öfkelerimizin önünde tutabiliyorsak, ahlâkî anlamda dengeyi yakalayabilmişiz demektir. Aksi halde, ahlâkî birtakım problemleri yaşamamız kaçınılmaz olur.

Dinimize göre insan cinsel hayatını ancak evlilik kurumu içerisinde yaşayabilir. Hem insanın cinsel manada tabii ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, hem de neslini devam ettirebilmesinin meşru zemini, evlilik yoluyla kurulan aile hayatıdır. Bunun için dinimizde evlilik insanın tabii bir ihtiyacı olarak görülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların evliliği kolaylaştırması tavsiye edilir.

Şöyle ki: “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (Nûr/24: 32) buyrulur. Gerçekte, evlendiklerinde pek maddî varlığı olmayan birçok çiftin, birkaç yıl sonra maddî anlamda rahatladıklarını görürüz. Ama en büyük zenginliğin, birbirini seven iki insanın duygu ve düşüncelerini birleştirerek oluşturdukları “gönül zenginliği” olduğunu düşündüğümüzde, iki tarafın da evlilik ile kazandıkları yeni sosyal çevreyi (çevre genişlemesini) de buna eklediğimizde, ayette geçen zenginlikteki anlam boyutlarını biraz daha iyi kavramış oluruz. Yani “gönül zenginliği” evlenenlerin karşısına bir nevi “imkân zenginliği” olarak çıkar

c. Evliliğin Amacı

Kur’an kadın ve erkeği aile hayatında birbirlerinin eksiğini gideren, birbirini günahtan koruyan, biyolojik anlamda olduğu gibi, psikolojik ve ahlâkî açıdan da birbirini tamamlayan iki cins olarak takdim eder: “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara/2: 187)

Peygamberimiz de; “Gençler! İçinizden evlenmeye gücü yetenler evlensinler. Çünkü evlilik gözü ve cinsel arzuları zinadan korur.” (Buhârî, “Savm”, 10) ve “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi yerine getirmeyen benden değildir. Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetler karşısında sizin çokluğunuzla övüneceğim.” (İbn Mâce, “Nikâh”, 1) buyurmuştur.

Yukarıdaki ayet ve hadislerden anlaşılmaktadır ki, evlilikten amaç, sadece cinsel arzuların tatmini değil, karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerine, sıcak ve mutlu bir aile yuvası kurmak ve bu yuvada ailesine, dinine ve milletine yararlı olacak, bedenen ve ruhen sağlıklı nesiller yetiştirmektir.

İslâm dini, ailenin sağlam temeller üzerine kurulması için namus ve iffete özel vurgu yapmış, kimlerle evlenilemeyeceğini açıklamış (Nisâ/4: 22-23), zinayı ve ona götürebilecek davranışları yasaklamıştır

2. AİLE

a. Ailenin Önemi

Aile, evlenmelerine din ve hukuk açısından herhangi bir engel bulunmayan bir erkek ile kadının kendi iradeleriyle evlenmeleri sonucu kurulan en küçük toplumsal kurumdur. Dar anlamda anne, baba ve çocuklardan meydana gelir. Buna “çekirdek aile” denir. Daha geniş anlamda ise, büyük anne, büyük baba, amca, dayı, teyze ve halalar da aile kapsamı içinde değerlendirilir. Bu anlamda aile, geniş bir sosyal birliği ifade eder.

Aile toplumun temelini oluşturur. Toplumun huzur ve mutluluğu, ailedeki düzen, huzur ve mutluluk ile yakından ilişkilidir. Bedenen ve ruhen sağlıklı nesiller, ancak sağlıklı ve huzurlu aileler tarafından yetiştirilebilir. Bunun için dinimiz evlenmeyi, sağlıklı bir yuva kurup hayırlı nesil yetiştirmeyi teşvik etmiş, boşanmayı ise, çarelerin tükendiği en son aşamada başvurulacak, “Allah’a oldukça sevimsiz gelen, ama O’nun helâl kıldığı bir çare” olarak nitelemiştir. (Ebû Dâvud, “Talak”, 3)

Aile bağı “neseb” kavramı ile dile getirilir. Anne ve baba ile çocuklar arasındaki bağı ifade eden nesebin kaynağı ise, meşru evliliktir. Sahih neseb, ancak meşru evlilik içinde meydana gelen doğum ile gerçekleşir. Aile bağının gücü, aile bireylerinin birbirine karşı sevgi ve saygıları yanında, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeleriyle doğru orantılıdır.

b. Ailenin Bir Eğitim Yuvası Oluşu

Aile, insan yetiştiren bir kurumdur. Dünyanın en önemli, ama belki de en zor ve en çok sabır ve emek isteyen şeyi, insan yetiştirmektir. İnsan, bu dünyanın en önemli varlığıdır. O, Allah’ın “halife” olmaya layık gördüğü (Bakara/2: 30), şerefli ve üstün kıldığı (İsrâ/17: 70) bir varlıktır. Bundan dolayı annelik babalık görevi, çok kutsal bir görevdir. Kutsallığından dolayıdır ki, dinimiz doğum esnasında vefat eden bir anne adayını “şehit” hükmünde kabul etmiştir. İnsanın en kıymetli şeyi canıdır. Şehit, canından daha değerli bulduğu şeyler (dini, vatanı, bayrağı, namusu ve kutsal değerleri) uğruna canını veren ve bu sayede ölümsüzleşen kişidir (Bakara/2: 154).

Doğumda vefat eden anne adayı, dünyaya bir can getirme uğruna canını feda ettiği için, kutsal bildiği değerler uğruna canını çekinmeden feda eden “şehit” hükmünde kabul edilmiştir. Öyleyse dünyaya bir “can” getirmek, o canı güzel yetiştirip büyütmek ve “adam” etmek, şehitliğe eş değerde kutsal bir görevdir.

Nitekim Kur’an-ı Kerîm; “Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Mâide/5: 32) buyurmaktadır. Yani bir cana kıyan, bütün insanlığa kıymış, bir canı kurtaran ya da insanlığa yararlı bir can yetiştiren de, sanki bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. İşte insan yetiştiren bir kurum olarak aile, kutsallığını buradan almaktadır.

3. AİLEDE KARŞILIKLI GÖREVLER

a. Aile Değerleri ve Eşlerin Birbirine Karşı Görevleri

Aile, birtakım değerler doğrultusunda kurulan ve ancak o değerlerle yaşayan sosyal bir kurumdur. Durkheim ailenin “ahlâkî temele dayanan bir beraberlik” olduğunu ifade eder. Ona göre “aile, aralarında kandaşlık bağları bulunan ve karşılıklı hak ve ödevlerle birbirine bağlanan bireylerden meydana gelen topluluktur.” Bu tanıma göre ailede kandaşlığın, yani biyolojik bağların yeri olmakla beraber, onda esas olan, karşılıklı ödevler halinde kendini gösteren ahlâkî bağlardır. Bu bağlar, ilkin karşılıklı anlaşma ile aileyi kuran eşler arasında başlar, sonra ahlâk eğitimi şeklinde çocuklara da yansır. Toplumun çekirdeği olan aile, bu anlamda adeta bir “ahlâk mektebi”dir (Topçu, 2005, 183).

Ailenin, üzerine kurulduğu ve varlığını borçlu olduğu ahlâkî değerleri şöyle sıralayabiliriz

1. Karşılıklı Sevgi ve Saygı: Sevgi ve saygı, insan ilişkilerinin mayasıdır. İnsan, başkasını sevip saydığı, başkasına değer verdiği oranda, başkası da onu sevip sayar ve ona değer verir.

2. Paylaşım: Paylaşım da ailede önemli bir değerdir. Ailede eşler her şeyini paylaşır: Sevgilerini, şefkatlerini, düşüncelerini, kararlarını, ideallerini, sevinçlerini, üzüntülerini, imkânlarını… her şeyini paylaşırlar. Anne-baba bütün güzel duygu ve düşüncelerini, önce birbiriyle, sonra da çocuklarıyla paylaşır. Üstelik bu, karşılık beklemeden yapılır.

3. Namus ve İffet: Namus ve iffet, insanı “insan” yapan değerlerden biridir. İnsan namus ve iffeti için yaşar. Ailede kadın da erkek de bu değerleri koruma konusunda duyarlı davranmalıdır. Aksi halde ailenin şerefine leke gelir ve o ailenin temeli sarsılmaya başlar.

Hz. Peygamber Veda Hutbesinde ashabına şöyle hitap ediyordu:“Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl kutsal günler ise, bu aylarınız nasıl kutsal aylar ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle kutsaldır. Her türlü tecâvüzden korunmuştur.

4. Sorumluluk Bilinci: Ailede karşılıklı sorumluluk bilincine sahip olmak son derece önemlidir. Sorumluluk bilincine sahip olan insan, görevini bilir ve yerine getirir. Şüphesiz ailede eğilimlere ve yeteneklere göre bir görev ve rol dağılımı vardır. Sorumluluğunun bilincinde olan eşler, ailedeki görevini karşılık beklemeden yerine getirirler.

5. Sadâkat ve Vefa: Eşlerin birbirine sadâkatı ve vefası da ailede gözetilmesi gereken değerlerdendir. Sadâkat ve vefa duygusu, eşlerin birbirine olan güveninin kaynağını oluşturur.

6. Samimiyet ve İyi Niyet: Aile, samimi ve iyi niyetle, geçinmeyi amaçlayan bir yaklaşımla, iyi günde de, kötü günde de beraber olma düşüncesiyle kurulur ve bu yaklaşımla devam eder. Eşler davranışlarında samimi ve iyi niyetli oldukları sürece, geçim kolaylaşır. Ailede esas olan sürekliliktir. “Hele bir deneyelim bakalım, anlaşabilirsek devam ederiz” yaklaşımı samimi ve iyi niyetli bir yaklaşım değildir. Böyle bir düşünceyle aile yuvası kurulamaz.

Dikkat Nikâh, işte yukarıda belirtilen bütün bu konulara ilişkin, eşler tarafından verilen sözdür. Nikâh bir akittir, karşılıklı sözleşmedir. Ama yazılı olmayan bir sözleşmedir. Yaptırım gücü büyük ölçüde ahlâkî ve vicdanîdir. Bu akit ile taraflar, ahlâken, dinen ve hukuken birbirine karşı hem sorumluluk üstlenmiş, hem de haklarını garanti altına almışlardır. Eşler, nikâhta attıkları imza ile şahitlerin ve yakınlarının huzurunda bu ilkelere sadık kalacaklarına dair.

Zımnen söz vermiş olurlar. Bu sözleşmeyi ihlâl etmeleri durumunda dinî, ahlâkî ve hukukî sorumlulukları söz konusudur. Onlar sözlerine sâdık kaldıkları sürece, huzur ve mutluluk da onlara eşlik eder. Nitekim bir kutsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eşler birbirine sâdık kaldıkları sürece, onların üçüncüsü benim.” Yani ben onlarla beraberim, onların yardımcısıyım, onların huzur ve mutluluklarını garanti ederim. Eşler birbirine karşı samimi olmalı, birbirine güvenmeli, yersiz şüphelerle aile bütünlüğü sarsılmamalıdır. Evlilik, ömür boyu beraber yaşama kararıdır.

Ancak hayat tekdüze değildir. Zaman zaman sıkıntılar da yaşanabilir. Bu sıkıntılar, karşılıklı gayret ve fedakârlıklarla aşılabilir. Bazı olumsuz şartlarda bile hayatı yaşanabilir hale getirmek eşlerin elindedir. Bir şeyi yapmanın ve devam ettirmenin kendine göre bazı güçlükleri vardır. Yıkmak ise kolaydır.

Kur’an-ı Kerîm de prensip olarak aile hayatında iyi geçinmenin esas olduğunu ifade eder, boşanmayı son çare olarak görür:

“Onlarla (hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.”(Nisâ /4: 19)

Hz. Peygamber de; “Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı iyi davrananlarınızdır.” (Tirmizî, “Radâ”, 11; İbn Mâce, “Nikâh”, 50) buyurmuştur.

b. Kocanın, Hanımına Karşı Görev ve Sorumlulukları Her insanın bir anne-baba, karı-koca, evlât ya da kardeş olarak, bulunduğu konuma göre birtakım görevleri ve sorumlulukları vardır. Aile bireyleri birbirine, karşılıklı ihtiyaç, yardımlaşma ve dayanışma bağlarıyla bağlı oldukları gibi, sevgi, şefkat ve koruma gibi duygusal bağlarla da bağlıdır.

Aileyi oluşturan bireyler, birbirini sevip saydıkları, hak ve sorumluluklarını bilip yerine getirdikleri sürece, o aile “uyumlu, geçimli ve huzurlu bir aile” olmaya devam eder. Ailede kocanın da, kadının da kendine özgü bazı hak ve sorumlulukları vardır. Kur’an-ı Kerîm bunu şöyle ifade eder: “Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkeklerinki, kadınlara göre bir derece fazladır.” (Bakara/2: 228)

Bu fazlalığın sebebini başka bir ayetten öğreniyoruz: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar.” (Nisâ/4: 34) Bu ifadeden anlaşıldığı gibi, erkeğin üstünlüğü, yaratılış itibariyle kadına göre daha güçlü olmasına ve gerek ailenin kuruluşunda, gerekse devamındaki ekonomik rolüne (mehir vermesi ve evin maddî geçiminden daha fazla sorumlu olmasına) dayanmaktadır.

Ancak bu bir imtiyaz olmaktan çok, ona ek yük getiren bir sorumluluktur. Bundan dolayı da kadın üzerinde baskı ve egemenlik kurma aracı olarak değil, ailenin geçimini, düzenini ve himayesini garanti altına alma çabası olarak algılanmalıdır. Bunun bir baskı ve zorbalık aracı olamayacağını, öyle anlaşılmaması gerektiğini Kur’an-ı Kerîm; “Onlarla iyi geçinin.” (Nisâ/4: 19) uyarısında bulunarak açıklığa kavuşturur.rananlarınızdır.” (Tirmizî, “Radâ”, 11; İbn Mâce, “Nikâh”, 50) buyurmuştur.

Hayatın diğer bütün yönlerinde olduğu gibi, Peygamberimiz aile hayatıyla; hem bir eş, hem de bir baba olarak bizim için en güzel örnektir. O, hanımlarıyla iyi geçinmiş, onları hiçbir zaman kırmamış, gerektiğinde onlara yardımcı olmayı zevk bilmiştir.

c. Hanımın, Kocasına Karşı Görev ve Sorumlulukları

Eşler arasında her zaman göz önünde bulundurulması gereken genel ahlâk ilkesini Kur’an-ı Kerîm şöyle ifade eder: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir.” (Tevbe/9: 71) Bu ayet, tarafların sorumluluğunu bildiği, dinen ve ahlâken daha iyi olabilmeleri için birbirine yardımcı olduğu, Allah’ın rahmet ve bereketine vesile olacak, iyi niyetle kurulmuş, mutlu ve samimi bir aile ortamını tasvir etmektedir.

Zaten ayette geçen “veli”; koruyan, gözeten, yardımcı olan, birbirini seven dost anlamındadır. Karı-koca ilişkisi böyle bir anlayış üzerine kurulduğu takdirde, o ailede işler bir “hak ve görevler envanteri” çıkarılarak değil, karşılıklı sevgi ve saygı, yardımlaşma ve dayanışma ile beraberce yürütülür. Bu ilkeyi temel alarak, evin hanımının hak ve görevlerini şöyle sıralayabiliriz:

Kocasına karşı nazik ve kibar davranmak, onun şeref ve itibarına leke getirecek bir davranışta bulunmamak, onun istemediği kimseyi eve almamak, evin bütçesini sarsacak aşırı harcamalardan kaçınmak, evin temizliği, çocuğun bakımı ve eğitimi ile ilgilenmek.

Modern hayat göz önüne alındığında kadınlar konusunda farklı bir noktaya da dikkat edilmelidir. Günümüzde pek çok ailede kadın ve erkek evin dışında çalışmaktadır. Bu da kadınların omuzlarına taşıyabileceklerinden daha fazla bir yük getirmektedir. Kadın hem evin dışında çalışmakta, hem de evde ev işleriyle meşgul olmakta, diğer yandan kocasına eş, çocuklarına annelik yapmaya çalışmaktadır. Bunun için dışarıda çalışan kadınların eşlerinin bunu göz önünde bulundurarak eşlerinin evdeki sorumluluklarını paylaşma konusunda daha hassas olmaları gerekmektedir. Ayrıca böyle durumlarda çocukların bakım ve eğitimi de aileleri farklı çözüm arayışlarına itmektedir. Bu da anneler üzerinde farklı bir açıdan baskı ve endişe ortaya çıkarmaktadır.

Ailede zaman zaman ufak tefek kırgınlıkların yaşanması, bazı tartışmaların olması doğaldır. Bu da hayatın bir parçasıdır. Önemli olan, bunların büyütülmemesi, karşılıklı af ve tolerans ile tekrar huzurlu ortama dönülmesidir.

d. Ana-Babaya Karşı Görevlerimiz

Ailede saygıya en lâyık olanlar anneler ve babalardır. Annemiz ve babamız bizim dünyaya gelişimizin maddî sebebidirler. Anne ve babadaki çocuk sevgisi, doğal ve içten bir sevgidir. Bu sevgi ve şefkat, hayatın her aşamasında farklı biçimde ortaya çıkar.

Bundan dolayı, Kur’an-ı Kerîm’de hiçbir yerde “çocuklarınızı seviniz” şeklinde bir buyruğa rastlanmaz. Ama anneye babaya saygı emri farklı bağlamlarda tekrarlanır. Çünkü çocuğun, anne ve babasının, kendisi için katlandıkları zahmeti, yaptığı iyilikleri unutma ihtimali vardır. Bunların unutulmayıp, onlara saygıda kusur edilmemesi gerektiği Kur’an’da da, hadislerde de sık sık vurgulanır. Dinimizde anne ve babaya saygı gösterip onlara iyi davranmak emredilmiştir. Onların dualarını ve rızalarını almak Allah’ın hoşnut olduğu davranışlardandır. Kur’an-ı Kerîm’de ana-baba hakkı ve onlara iyi davranmak ayrı ayrı değil, çoğu yerde beraber ve Allah’a itaatten hemen sonra zikredilir:

“Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana-babaya da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme. Onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.” (İsrâ/17: 23-24)

Özet olarak ifade edersek, anne-babamızın bizim üzerimizdeki haklarını şöyle dile getirebiliriz:

a. Bizden istedikleri, dinin yasakladığı bir şey olmadığı sürece, isteklerini yerine getirmek,

b. Onlara saygıda kusur etmemek,

c. Bakıma ve yardıma muhtaç oldukları zaman kendileriyle ilgilenip yardımcı olmak, hal-hatır sorarak gönüllerini almak, incitici söz söylememek, onları sıcak aile ortamından ve torun sevgisinden mahrum bırakmamak,

d. Öldüklerinde evlât olarak üzerimize düşen görevleri yerine getirmek, onlara her zaman dua etmek,

e. Zaman zaman ana-baba dostlarını ziyaret etmek suretiyle annemizin ve babamızın hatıralarını yaşatmak.

Anaya-babaya karşı görevlerimiz ile ilgili ayrıntılı bilgi için M. Yaşar Kandemir’in Peygamberimin Sevdiği Müslüman adlı kitabının Anaya Babaya İyi Davranmalı bölümünü okuyunuz.

e. Ana-Babanın, Çocuklarına Karşı Görevleri

Çocuk, Allah’ın anne-babaya bir lütfu ve hediyesi, bir bakıma anne ile baba arasındaki sevginin de meyvesidir. Tıp bilimindeki gelişmelere rağmen, hâlâ birçok ailenin anne-baba olamadığı düşünüldüğünde, çocuk sahibi (anne baba) olmanın, başlı başına şükre değer çok önemli bir olay olduğu kolaylıkla anlaşılır.

Çocuklar bizim günümüze neşe ve sevinç, hayatımıza anlam katan en değerli varlıklarımızdır. Ancak, çocuklarımızı gerektiği gibi yetiştirmek, onları dünyaya getirmek kadar önemli ve sorumluluk isteyen bir iştir. Bir milletin geleceği, çocuklarının iyi yetişmiş olmasına bağlıdır. Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, anne ve babaların, çocuklarına karşı birtakım görevleri, başka bir deyişle, çocukların anne ve babalar üzerinde birtakım hakları vardır. Onları şöyle ifade edebiliriz:

1.Güzel Bir İsim Sahibi Olmak.
2.Eşit Muâmele Görme Hakkı.
3.Maddî İhtiyaçlarının Karşılanması.
4.Manevî İhtiyaçlarının Karşılanması.
5.Eğitim Hakkı.
6.Çocuk, Önünde Pratik Örnekler Bulabilmeli.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.