Çevre Ahlâkı – İslam Ahlak Esasları 10.Ünite Özeti

GİRİŞ

Çevre, bizi kuşatan, canlı-cansız her şey; çevre ahlâkı ise çevre ile ilişkilerimizi ahlâki açıdan ele alıp düzenlemeye çalışan bir ahlâk dalıdır. Çevre ahlâkı, bir taraftan betimleyici bir biçimde insanlar ile doğal çevreleri arasındaki ilişkide tabii denge ve gidişatın korunması ve bu ilişkide zaman zaman ortaya çıkan sorunların ve nedenlerinin belirlenip çözümlenmesi ile ilgilenirken, öbür taraftan da değer koyucu bir ahlâk olarak insanların çevre ile ilişkilerinin ahlâki açıdan en iyi nasıl olması gerektiği ile ilgili kuramlar ve ilkeler geliştirir, öneriler getirir ve öğütlerde bulunur. Ahlâk, çevrelerindeki varlıklarla ilişkilerinin insan onuruna yakışır düzeyde erdemli, sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için insanlara yol gösterip rehberlik etmeye ve onların bu ilişkilerle ilgili ikilemli sorularına zararı, zulmü ve kötülüğü azaltıcı, buna karşın faydayı, şefkat ve merhameti ve iyiliği artırıcı tarzda cevaplar vermeye çalışan bir disiplinin ve insanlar arası etkinliğin adıdır.

Tüketici zihniyetin ve teknolojik atıkların artması gibi pek çok sebepten dolayı çevre sorunlarının artıp küresel bir kriz haline dönüşmesi, çevre ahlâkına yöneltilen soruların ve ondan beklenen cevapların da artmasına neden olmuştur. İnsanlar çevreyi nasıl görmeli ve ona nasıl davranmalıdır?

İnsanlar çevrelerindeki doğal kaynakları nasıl kullanmalı, üretim ve tüketim ilişkisi nasıl olmalı, eko sistem ve tabii denge nasıl korunmalıdır?

Çevremizdeki öteki türlere nasıl davranılmalı, hayvan hakları nasıl anlaşılıp uygulanmalıdır? Bizden sonraki nesiller ve gelecek kuşaklara karşı çevre ile ilgili yükümlülüklerimiz nelerdir? Bunlar ve benzeri sorular, çevre ahlâkını ilgilendiren ve çevre ahlâkçılarının cevaplamaya çalıştığı pek çok sorudan bir kaçıdır.

Çevre ahlâkının ele aldığı konularla ilgili yaklaşık 500 ayet ve pek çok hadis olması dolayısıyla genel İslâm ahlâkı içinde çevre ahlâkının her zaman var olduğu söylenebilir. Nitekim klasik ve modern İslâm ahlâkı eserlerinden iki örnek vermek gerekirse, İbn Miskeveyh’in Ahlâkı Olgunlaştırma adlı eserinde “Bitkiyi Cansızlardan Üstün Kılan Özellik” ve “Hayvanların Dereceleri” gibi bölüm başlıklarına rastlanabilirken, Ahmet Hamdi Akseki’nin Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı adlı kitabında “Hayvanlara Şefkat” gibi bölüm başlıkları vardır. Bununla birlikte, çevre konusunun ahlâk içinde çok daha önemsenen bir bölüm ve hatta bağımsız bir ahlâk disiplini haline gelmesinin , çevre sorunlarının küresel bir kriz halini aldığı 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlamış nispeten yeni bir gelişme olduğunu söylemek mümkündür.

Çünkü çevre sorunlarının geri döndürülemez ve sınırlı boyutlarda tutulamaz hale geldiğinin anlaşılması, çevre bilincinin birden artmasına ve çeşitli çözüm arayışlarından biri olarak, çevre ahlâkının da geliştirilmesine yol açmıştır. 

Bazı Batılı çevreciler, ‘dünyadaki varlıkların insanın hizmetine sunulduğu’ şeklinde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi dinlerin kutsal metinlerinde yer alan kimi ifadeleri çevre sorunlarının temel nedeni gibi göstermektedirler. Oysa durum tam anlamıyla böyle değildir. Çünkü Kur’an’ın belirttiğine göre Dünya da hayvanlar da insana yarar sağlamakla ve anlamlarını insanla ilişkileri içinde kazanmakla birlikte, ne Dünya ne de hayvanlar sadece insanlar için yaratılmış değillerdir. Örneğin şu iki ayette bu durum açıkça belirtilir: “Allah, yeri canlı yaratıklar için meydana getirmiştir.” (Rahman/55: 10)

Şu ayette ise hayvanlar daha açıkça zikredilmiştir: “Doğrusu suyu bol bol indirmekteyiz. Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir.” (Abese/80: 25-32, Bu ayetler, İslâm çevre ahlâkının en merkezi ayetlerinden olsa gerektir. Biraz aşağıda üzerinde duracağımız teshir ayetleri, bu ayette açıkça belirtilen gerçeği görmezden gelmemize neden olmamalıdır. Yeryüzü sadece insanlar için değil, bütün canlılar için yaratılmıştır. Dolayısıyla onların her birinin yeryüzünde, doğal halleriyle ve doğal ortamlarında yaşama hakları vardır. Hayvanların, değil neslini tüketmeye, doğal yaşam alanlarını daraltmaya ve yaşam koşullarını zorlaştırmaya hakkımız yoktur.

Hak sahibi oldukları açıkça belirtilen yeryüzünde onların haklarını gasp etmenin, insan haklarını gasp etmekten fazla bir farkı olmadığını söylemek aşırı gitmek olmasa gerektir. Zira Kur’an’daki çevre ve özellikle hayvanlar açısından çok önemli bir başka ayet, hayvanlar ve insanlar arasındaki farkın bizim bazen abarttığımız kadar fazla olmadığını, onların da bize benzeyen yaratıklar, hatta topluluklar olduğunu belirtmektedir. Ayetin, hayvanlara bakışta hiç unutulmaması gereken anlamı şudur: “Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap’da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.” (En’am/6: 38)

Dolayısıyla, dindarlar yahut en azından Müslümanlar, kutsal metinlerde insana yapılan vurguyu, çevre sorunlarına neden olacak şekilde hayvanlar ve doğal çevreye karşı bir tahakküm vesilesi ve meşruiyeti olarak görmemişlerdir, görmezler ve hiçbir zaman da görmemelidirler. Sebebi kimler olursa olsun, çevre sorunları, sadece suçlunun bedelini ödeyeceği türden sorunlar değildir. Aksine Dünyanın bir yerinde ortaya çıkan bir çevre sorunu, onun her yerini ve ondaki herkesi etkileyebilmektedir. Hatta daha da kötüsü ve üzücü olanı şudur: Çevre konusunda sorunun kaynağı olan suçlular, sonuçta en az cezayı çekmekte, sorunda hiçbir rolü olmayanlar ise en ağır bedeli ödeyebilmektedir. Örneğin, suçlu gelişmiş ülkelerdir, cezayı gelişmekte olan ülkeler çeker; suçlu zenginlerdir, cezayı fakirler çeker; suçlu yetişkinlerdir, cezayı çocuklar çeker; suçlu insanlardır, cezayı hayvanlar, bitkiler ve doğal çevre çeker; ve suçlu bugünkü nesildir, cezayı gelecek kuşaklar çeker.

Dolayısıyla, çevre konusunda suçlu olmamak, çevre sorunlarından etkilenmemek anlamına gelmemekte; sorunun kapsayıcılığı, suçlu-suçsuz herkesi sorunun çözümüne katkıda bulunmak zorunda bırakmaktadır. Bu durumda, Müslümanlar da İslâm çevre ahlâkını geliştirmek ve bu ahlâkın kuramlarını ve ilkelerini yeniden ve acilen hayata geçirerek çevre sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak zorundadırlar. Bu bizim, dini, ahlâki ve insani görevimizdir. Aşağıda, önce İslâm çevre ahlâkının büyük kuramları, daha sonra da bu kuramların vurguladığı en temel çevre etiği ilkeleri ayetler ve hadisler eşliğinde irdelenecektir. Bu bağlamda, birbirini dışlamayan ve hatta hiyerarşik bir biçimde tamamlayan ama diğerinden özerk de görülebilen 4 ana kuram, ve her bir kuramla bağlantılı ikişer ilkeden oluşan toplam 8 temel ilke vurgulanacaktır.

İSLÂM ÇEVRE AHLÂKININ 4 KURAMI

İslâm çevre ahlâkına geçmeden Batı çevre etiği kuramlarına kısaca değinmekte yarar vardır. Batı düşüncesi, çevre etiğinde henüz çok büyük kuramlar geliştirmiş değildir. Derin ekoloji (deep ecology) ya da canlı merkezli (biocentric) etik denilen yaklaşım ile yüzeysel ekoloji (shallow ecology) ya da insan merkezli (anthropocentric) koruma etiği (conservation ethics) denilen yaklaşım, en yaygın kuramlardan ikisidir. Derin ekoloji yanlıları daha radikal görüşleri savunurken, koruma etiği yanlıları daha ılımlı ya da yüzeysel görüşleri savunmaktadırlar. Örneğin yüzeysel ekolojiye göre, bitki ve hayvan türleri gibi doğal çeşitlilik insanın kullanabileceği bir kaynak olarak yararlı görülürken ve korunması gerektiği savunulurken, derin ekolojiye göre doğal çeşitliliğin her bir öğesinin insana sağladığı yarardan bağımsız olarak kendi özsel değeri vardır ve onlar bundan dolayı korunmalıdır.

Yine örneğin çevre kirliliği, yüzeysel ekolojiye göre, ekonomik büyümeyi tehdit ediyorsa azaltılmalıdır; oysa derin ekolojiye göre, çevre kirliliğinin azaltılması ekonomik büyümeden daha önce gelir ve buna bakılmaksızın azaltılmalıdır. Keza, kaynak kavramı, birincilere göre, insanlar için kaynak, ikincilere göre ise, bütün canlılar için kaynak anlamına gelmektedir (Olphant, 2007).

Derin ekoloji yanlılarının çevre ve ahlâk açısından, insan merkezciliği aşan çok daha yüksek değerleri savunduğu ve bizim aşağıda Batı’daki gibi kutuplaştırmak yerine dikey sıralama içinde sunacağımız İslâm çevre etiği kuramlarının daha yüksek düzeydekilerine yakın olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte derin ekoloji ekolü de yeterince gelişmiş ve olgunlaşmış olmayıp kendi içinde gelişimini ve farklılaşmalarını sürdürmektedir.

Bu 4 kuram şunlardır: Yararlılık (Menfaat) Kuramı, Sorumluluk (Mesuliyet) Kuramı, Erdemlilik (Fazilet) Kuramı ve Bilgelik (Hikmet) Kuramı.

Bunların hepsi de geniş anlamda İslâm çevre etiği kuramlarıdır; ve bu itibarla da, aynı oranda olmamakla birlikte, hepsinin temelinde Kur’an ve Sünnet öğretileri ve öğütleri bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu farklılaşmayı sağlayan, önemsedikleri kavram ve eylemlerin öncelik sırasıdır. Bazıları çevreye yarar-zarar ekseninde yaklaşırken, bazıları görev ve sorumluluk bilincini daha fazla öne çıkarmaktadır. Kimisi de erdemlilik ya da bilgeliği merkeze almaktadır. Bunlar, öne çıkarılan ilkeleri gördüğümüzde daha fazla netleşecektir. Ancak bunlar birbirinden kopuk veya birbirine alternatif olan kuramlar değil, yek diğeriyle bağlantılı olan ve onu yükselterek tamamlayan, yüzeysellikle başlayıp derinliğe doğru ilerleyen dikey boyutlu kuramlardır.

1. Yararlılık (Menfaat) Kuramı

Yararlılık, faydalılık ya da menfaat kuramı, tabiata her şeyden önce yararzarar kavramları ekseninde bakar. Yarar ve zararda asıl dikkate alınan da, insanın yarar ve zararıdır. Bu kuram büyük ölçüde insan merkezli (antroposentrik) denilebilecek bir kuramdır. Batı çevre etiğinin yüzeysel ekoloji ve koruma etiği kuramına denk düşer. Doğal kaynaklar insana yararlı olduğu için korunmalı, gittikçe küresel bir krize dönüşen çevre sorunları da nihayette insan yaşamına zarar verecek boyutlara ulaştığı için önlemler alınmalıdır.

Çevreye yarar-zarar açısından bakmak, çok üst düzey bir bakış olmasa da, yanlış da değildir; aksine son derece gerçekçi bir bakış açısıdır. Hem çevrenin insana sağladığı yararlar apaçık gerçeklerdir hem de insanları harekete geçiren en etkin faktörlerin başında yarar-zarar kaygılarının geldiği inkar edilemez bir gerçektir. Dolayısıyla insanların çevreye yararlılık kuramı ekseninde bakmasının, bu yararcılık insan dışındaki türlerin ve doğal yapının aşırı ve dengesiz bir biçimde zararına olmadığı sürece, eleştirilecek bir yanı yoktur; aksine çevrenin insanlara ne kadar büyük yararlar sağladığı ve bunların her geçen gün tehlikeye düştüğüne dair insanlarda ciddi bir farkındalık ve bilinç oluşturulmalıdır.

Nitekim, çevrenin insana çeşitli açılardan yararlar sağladığı gerçeği, Kur’an’da sıkça belirtilen ve dikkat çekilen hususlardandır. Bu bağlamdaki ayetlerden biri şudur: “Gökleri ve yeri gereğince yaratmıştır. … İnsanı nutfeden yaratmıştır. … Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerini de yersiniz. Onları getirirken de, gönderirken de zevk alırsınız. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere, yüklerinizi taşırlar. … Sizin için atları, katırları ve merkepleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır. … Yukarıdan size su indiren O’dur. Ondan içersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda dersler vardır.” (Nahl/16: 3-10.)

Yararlılık kuramının aşağıda detaylandıracağımız iki temel ilkesi olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan biri “nimet ilkesi” denilebilecek olan, tabiatın insana dünyevi, biyolojik, bedensel vb. konularda faydalar, menfaatler sağlaması, bir diğeri de, “ayet ilkesi” denilebilecek olan, tabiatın insana manevi, teolojik, ahlâki vb. konularda dersler, delaletler, ibretler vererek epistemolojik, teolojik ve ruhsal gelişimimize yönelik yararlar sağlamasıdır. Bu iki ilkenin her ikisini birden şu kısa ayette görmek mümkündür: “Ehli hayvanlarda size ders vardır; onlardan çıkan sütten size içiririz; onlarda daha birçok menfaatiniz vardır…” (Mü’minun/23: 21) Yararlılık kuramı ve onun ilkeleri, İslâm çevre etiğinin öncelikli ve yaygın bir kuramıdır; ama bu onun en önemli ve üstün olduğu anlamına gelmemektedir. Kar-zarar hesabı mantığı ile çevreye bakan bu kuramın bir üstünde sorumluluk kuramı gelmektedir.

2. Sorumluluk (Mesuliyet) Kuramı

Sorumluluk kuramı, yararlılık kuramı kadar insan merkezci ve faydacı değildir. Çevremizdeki varlıklara, bizim faydamıza olup olmamaları açısından ziyade, onların hakları ve bizim de onlara karşı ödevlerimiz, görevlerimiz, yükümlülük ve sorumluluklarımız açısından bakmayı esas alır. Herhangi bir şeye, bize faydası açısından bakmakla, bizim ona karşı sorumluluklarımız açısından bakmak, elbette bir değildir ve ikincisi birincisinden daha üst düzeyde bir bakıştır. İnsan kendisine verilen her türlü nimetten ve dolayısıyla bunların önemli bir kısmını oluşturan çevreden Allah’a karşı sorumludur ve bu konudaki davranışlarından dolayı sorguya çekilecek, eylemlerine uygun düşen mükafat veya mücazat ile karşılaşacaktır. Bu konuda var olan pek çok ayetten sadece bir kısa örnek vermek yeterlidir: “Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür/102: 8) İnsan sahip olduğu nimetlerden ve ilişki içinde olduğu öteki varlıklardan sadece Allah’a karşı değil kendi vicdanına karşı da sorumludur ve onu vicdanı da er veya geç sorguya çekecektir: “Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” (İsra/17: 14)

Sorumluluk kuramı ile ilgili olarak da iki temel ilke dikkati çekmekte veya öne çıkmaktadır. Aşağıda göreceğimiz üzere bunlara, “emanet ilkesi” ve “hilafet ilkesi” demek mümkündür. Çevre bize emanettir ve bu emaneti koruyup ona hıyanet etmemek bizim görev ve sorumluluğumuzdur. Ayrıca, sorumluluğumuz sadece emaneti korumakla bitmemekte, onun korunması ve imarında Allah’ın halifesi olmak, daha üst düzeyde görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Yararlılık ve sorumlulukla ilgili bu ilk iki kuram, İslâm çevre etiği ile ilgili temel ilkeleri kapsamaktadır. Bunların ilkelerine uyulduğunda Batı çevre etiğinde yüzeysel ekoloji veya koruma etiği denilen kuramlardaki etik gereklilikler karşılandığı gibi ötesine de geçilmektedir. Bununla birlikte, İslâm çevre etiğinin daha ileri düzeyi oluşturan iki kuramından daha söz etmek mümkündür. Üçüncü düzeydeki kuram erdemlilik kuramıdır.

3. Erdemlilik (Fazilet) Kuramı

Herhangi bir şeye ya da çevreye yararlılık açısından bakmanın üzerinde sorumluluk açısından bakmak var olduğu gibi, görev ve sorumluluk açısından bakmanın üzerinde de, gönüllülük ve erdemlilik açısından bakmak vardır. Dolayısıyla sorumluluk kuramının üzerinde de erdemlilik kuramı gelmektedir. Birine karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek, çoğu kere, fıkhi veya hukuki bir meseledir. Sorumluluğun ötesinde iyilikler yapmak, sevgi beslemek, feragatte bulunmak ise ahlâk ve erdem meselesidir. Bu husus çevre için de geçerlidir; ve çevreye erdemli bir insanın bakışıyla bakmak, İslâm çevre etiğinin daha üst düzey bir kuramıdır. Bu bağlamdaki ayetler saymakla bitmeyeceği için tek bir kısa örnek yeterlidir. “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal 99/7-8)

Erdemlilik kuramının da birçok ilkesi olabilmekle birlikte, en temel sayılabilecek iki tanesinin acıma ve sevgi duygularına dayalı “merhamet ilkesi” ve “muhabbet ilkesi” olduğunu söylemek mümkündür. Menfaatin üstünde mesuliyet, mesuliyetin üstünde fazilet olduğu gibi, faziletin üstünde de hikmet veya bilgelik kuramı vardır.

4. Bilgelik (Hikmet) Kuramı

Bilgelik, erdemli davranışların da ötesinde bir derinlik, sıradan insanlar bir yana, sorumluluğunu yerine getiren erdemli insanların bile kavrayış gücünü aşan biçimde, varlıklar, olaylar ve olguların arka planına vukufiyet ve bunun gerektirdiği gibi davranabilme, ama aynı zamanda bilgisinin sınırı konusunda sıradan insandan bile daha mütevazı olabilme gibi üstün niteliklerin adıdır. İslâm çevre etiğinin belki en üst düzeyi de çevreye bilgelik gözüyle bakmak ve çevremizdeki her şeyde olağan üstü bir bilgelik görebilmektir. Bu durumu bildiren pek çok ayetten biri şudur: “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında gibi [hak ve hikmet üzere] yarattık, ama insanların çoğu bilmezler.” (Duhan/44: 38, 39. Krş. Rum/30: 8)

Bilgelik kuramının da iki temel ilkesinin olduğunu söylemek mümkündür. Bunlar, Kur’an’ın bahsettiği ama herkesin anlaması kolay olmayabilen “ubudiyet ilkesi” ve “kutsiyet ilkesi”dir. Bunlar her varlığın kendi içinde değerli olduğunu gösteren ve böylece İslâmi ekolojinin en derin ya da en yüksek ilkelerdir. Bu düzey, Batılıların derin ekoloji dedikleri düzeyin de üstünde düzeylerdir. Yararlılık, sorumluluk, erdemlilik ve bilgelikten oluşan bu dört kuramın her biri, kendilerine uyan iki temel İslâm çevre etiği ilkesini öne çıkarmakta ve böylece sekiz temel İslâm çevre ahlâkı ilkesi ortaya çıkmaktadır.

İSLÂM ÇEVRE AHLÂKININ 8 İLKESİ

1. Nimet İlkesi: ‘Çevre Nimettir’

“Yararlılık kuramı” ile bağlantılı olan ve çevreye bakışın, bilgi düzeyine göre farklılık göstermekle birlikte herkes tarafından anlaşılıp kabul edilecek olan en gerçekçi ve en yaygın ilkesi, çevremizdeki varlıkların bizim için birer nimet, ihtiyaçlarımızı karşılamaya ve kendilerinden istifade etmemize yönelik birer kaynak olduklarıdır. Hayvanlarıyla, bitkileriyle, yer üstü ve yer altı zenginlikleriyle, toprağı, havası, suyu ve ateşiyle doğal çevre bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılamaktadır.

Bunların iki türüne Kur’an’da özellikle dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, çevrenin bizim maddi, bedeni ihtiyaçlarımızı karşılayan, bize bedensel varlığımızı idame ettirebilmemiz konusunda yararlı olan bir nimet olmasıdır. Bu hususu belirten ayetlerden sadece birkaçı şöyledir: “Allah’ın gökte olanları da, yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?…” (Lokman/31: 20). “Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratan var mıdır? O’ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz?” (Fatır/35: 3).

Nimet ilkesinin uygulama alanında öncelikle Müslümanlardan istediği ve sonra da tüm insanlar için öngördüğü hususlardan biri onu kirletmemek, temiz tutmak, bir diğeri de onu israf etmemektir. Büyük veya küçük çapta toprak, hava, su, sokaklar ve caddeler ve benzeri alanlarda herhangi bir çevre kirliliğine neden olmamak, çevre temizliği konusunda çok duyarlı ve titiz olmak, İslâmın Müslümanlardan istediği en temel şartlardandır. Müslüman, çevre kirliliğinden zihin ve gönül kirliliğine kadar her türlü kirliliğe karşı olmak ve temizlikten yana olmak zorundadır. Yeryüzü ve oradaki nimetler Allah’ın yarattığı doğal ve asli hallerinde korundukları ve kirletilmedikleri zaman tertemizdirler.

Bu hususta bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah’tır.” (Mü’min/40: 64) Kirletmeyip temiz tutmak ayetlerde emir olarak da geçmektedir. Bunlardan biri elbise temizliğini emretmektedir: “Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terke devam et.” (Müddessir/74: 4,5) Bir başkası, yiyecek temizliğini emretmektedir: “Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim.” (Mü’minun/23: 51) Bir başkası da mabet ve ev gibi mekan temizliğini emretmektedir: “Kabe’yi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim’in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrahim ve İsmail’e ahd verdik.” (Bakara/2: 125)

İsraf elbette hadislerde de yerilir ve su israfı konusundaki bir hadis çevre bilincinin en mükemmel özünü vermektedir. Hz. Peygamber bir gün ashaptan abdest almakta olan Sa’d’ın yanına varır ve “Bu israf nedir ey Sa’d?” der. Sa’d, “Abdestte israf olur mu?” deyince Hz. Peygamber: “Evet! Akan bir ırmağın kenarında olsan bile” buyururlar. (İbn Hanbel, Müsned, II, 221) İsraf etmediğimiz ve kirletmeyip temiz tuttuğumuz gibi, nimet ve lütuflar karşısında hakkıyla şükretmeli, şu ayette belirtildiği üzere nimete nankörlük edenlerden, şükürsüzlerden olmamalıyız: “Size, geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü (çalışasınız diye) aydınlık olarak yaratan Allah’tır.

Doğrusu Allah insanlara karşı lütufkardır, ama insanların çoğu şükretmezler.” (Mü’min/40: 61) Çevrenin biyolojik varlığımız için “nimet” olması, “yararlılık kuramı”nın ilk ilkesidir ama çevrenin bize yararı sadece biyolojik varlığımıza katkıyla sınırlı değildir. Çevre bizim bedensel varlığımıza katkıda bulunduğu gibi, ruhsal varoluşumuza da katkı sağlar; buna da “ayet ilkesi” demek mümkündür

2. Ayet İlkesi: ‘Çevre Ayettir’

Çevremizdeki varlıklar, Kur’an’ın belirttiği üzere, düşünen insanlar için bir akıl yürütme kaynağı ve insanların ‘nereden geldik, nereye gidiyoruz?’ gibi büyük varoluşsal ve metafiziksel sorularını cevaplamalarında ders alacakları önemli rehberlerinden biridir. Ayet ilkesi her şeyden önce insanları, çevreyi gözlemleyip üzerinde düşünmeye (taakkul) ve bu derin düşünceden değerli ve doğru dersler çıkarmaya (tefekkür) çağırmaktadır. Kur’an’da insanı bu tarz düşünmeye ve çevreye bu gözle bakmaya davet eden pek çok ayet vardır. Bunlardan sadece biri şudur: “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller [ayetler] vardır.” (Bakara/2: 164. Krş. Al-i İmran/3: 190; Rum/30: 20-25, 46; Şura/42: 29)

“Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” (Zariyat/51: 20,21mek mümkündür. Bu ilke tabiata okul gibi, kitap gibi (tekvini kitap) ve hatta öğretmen gibi bakmayı ve ondan ders almayı tavsiye etmekte ve gerektirmektedir. Tabiatın ders vericiliği, başta doğal teoloji veya doğa teolojisi bağlamında ilahiyat, özellikle teleolojik delil bağlamında din felsefesi ve ahlâki erdemlerin kozmik temellendirilmesi bağlamında etik veya ahlâk olmak üzere öğrenmenin ve kendini geliştirmenin pek çok alanını kapsamaktadır.

Bu ders vericilik ve ders alma bağlamında bir ayette şöyle denmektedir: “Yukarıdan size su indiren O’dur. Ondan içersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda dersler vardır.” (Nahl/16: 10. Krş. Casiye/45: 3-6 ) Yararlılık kuramının nimet ve ayet ilkelerinden başka ilkeleri de olabilirse de biz bu iki temel ilkeyi vurgulamayı yeterli bularak, bunların bir üstünde ve tamamlayıcısı olan sorumluluk kuramının iki temel ilkesine geçiyoruz.

Emanet İlkesi: ‘Çevre Bize Emanettir.’ “Sorumluluk kuramı”nın birinci ilkesi olan emanet ilkesi iki şekilde anlaşılabilir. Çevre insana emanettir; yani insan çevrenin asıl sahibi değildir, onu sadece emaneten kullanmaktadır. Bu durumda, asıl sahibi olmadığımız şeyde çok büyük tasarruflarda bulunmamak, özellikle ona zarar vermemek (hıyanet etmemek) asıl sorumluluktur. Emanet ilkesi ikinci tarzda ve daha insan merkezli anlaşıldığında ise, çevremizdeki varlıklar bize emanet edilmiştir anlamına gelmektedir. Yani korunmaya muhtaç şeyler vardır ve onların korunması, bize güvenilerek, bize teslim edilmiştir. Bu bakış açısı da çevreyi daha ziyade koruyup kollama sorumluluğunu dile gerektirmektedir.

“Doğrusu Biz, sorumluluğu [emaneti] göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” (Ahzab/33: 72) Bütün evren, insana emanet edilmiştir. İnsan kendinden sorumlu olduğu gibi evrende var olan insan dışı varlıklardan da sorumludur. Çünkü o, akıl nimetine sahip tek varlıktır. İnsan, kendi varlığı da dahil olmak üzere bütün varlıklara karşı emanetçi olmanın bilinci ile hareket etmelidir. Uygulamada yapılması gereken, önce, emanet olan çevreye hıyanet etmemek, onun zarar görmesine imkan vermemek, bozulmasına neden olmamak, sonra da onu en mükemmel ve dengeli haliyle korumaktır. Çünkü Kur’an’a göre hiç kimse emanete hıyanet etmemelidir: “Hiçbir peygambere ganimete ve millet malına [emanete] hıyanet yaraşmaz; haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir.” (Al-i İmran/3: 161. Krş. Enfal/8: 27)

Evren ve doğa, normal halinde düzgündür ve insana düşen onu bu doğal hali içinde korumak, onun yapısını bozmamaktır: “Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”( Araf /7: 56; Krş. Bakara/2: 205) Çevrede korunması gereken şeyler elbette tek tek saymakla bitmez. Ama bunlar arasında özellikle ormanlar ve ağaçların korunmasını, suların ve toprağın korunmasını, temiz havanın korunmasını ve hayvanların korunmasını ana başlıklar olarak zikretmek mümkündür. Ne var ki, sorumluluğumuz sadece emanete hıyanet etmemek ve mevcudu en güzel haliyle korumakla sınırlı değildir. Çünkü vasfımız, sadece emanetçilik değil, bundan çok daha fazlası ve çok daha üstünüdür. İnsanlar, her şeyden önce ve her şeyden önemli olarak, yeryüzünde Allah’ın halifeleridir. Bu da bizi sorumluluk kuramının ikinci ilkesi olan hilafet ilkesine getirmektedir.

4. Hilafet İlkesi: ‘Biz Yeryüzünün Halifeleriyiz.’ Hilafet ilkesi, sorumluluk kuramının ikinci ve daha üst düzey ilkesidir. Terim kaynağını Kur’an’daki şu ve benzeri ayetlerden almaktadır: “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti; melekler, ‘orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler;

Allah ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” (Bakara/2: 30) Hilafet ilkesinin gerektirdiği en önemli sorumluluklardan birincisi çevreyi imar etme ve geliştirme, ikincisi de çevreyle olan imtihanımızı, denenmemizi/sınanmamızı kazanmaktır. Şu ayet açıkça Allah’ın insanlardan yeryüzünü korumakla kalmayıp imar etmelerini istediğini göstermektedir: “… Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur…” (Hud/11: 61)

Şu ayet de halife kılınmamızın nedeninin, doğaya ve hayvanlara üstünlük taslamak, onlara hakimiyet kurup her şeyi kendi türümüz ve hatta toplumumuz için tüketebilme imkanına kavuşmak, onları kendi çıkarlarımızın basit araçları konumuna indirmek değil, sunulan bu nimetlerle sınanmak ve sonuçta imtihanı kazanmak olduğunu göstermektedir:“Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur. …” (En’am/6: 165. Krş. Fatır/35: 39) İnsana düşen, çevremizde bulunanlarla ve onlara karşı muamelelerimizle yapılan bu imtihanda başarılı olmaktır.

Zaten bazı âlimlere göre, insanın halifeliği doğuştan gelen kategorik bir halifelikten ziyade potansiyel bir halifeliktir; bu üstün niteliğin sorumluluğunu yerine getirerek bu potansiyeli gerçeğe dönüştürebilenler, gerçek anlamda halife sayılırlar. Halifeliğin gereği olan imarı yapmak ve özellikle imtihanı kazanmak da bizi, daha üst bir kuram olan erdemlilik kuramına ve onun iki temel ilkesi olan merhamet ve muhabbet ilkelerine getirmektedir.

5. Merhamet İlkesi: ‘Merhamet Tüm Canlıları Kapsar.’

“Erdemlilik kuramı”nın ilk ilkesi merhamettir. Erdemlilik, sorumluluğun gereklerini yerine getirmenin üstünde bir şeydir. Çevreye de sorumluluğumuzun sıradan gereklerinin üstünde bir gözle bakmak, İslâmın çevre ahlâkının temel ilkelerinden biri olsa gerektir. Çevremizdeki doğa ve canlılar, en üstün erdemlerle kendilerine muamele etmemizi hak etmekte ve bu tarz muameleler bizim daha yetkin/kamil insan olmamızın da gereği olmaktadır. Erdemli insan, tüm ilişkilerinde erdemli düşünüp duyan ve erdemli davranan insandır. Çevreyle ve özellikle de çevremizdeki canlılarla ilişkimizde riayet etmemiz gereken en önemli erdemlerden biri merhamet erdemidir. Merhamet, ilk olarak, haksız yere öldürmemek, acı vermemek, zalim olmamak, zulüm etmemek, yani merhametsiz olmamaktır.

Bir hadiste hayvanlarla ilgili merhametsizliğe karşı insanlar şöyle uyarılır: “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Cenab-ı Hak kıyamet gününde hesap soracaktır.” (Müslim, “Sayd”, 57) Hayvanlara zulmetmemek insanlara zulmetmemekle yakından bağlantılıdır ve o oranda ahlâki bir gerekliliktir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, “Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar” (En’am/6: 38) buyurmaktadır.

Merhamet, ikinci olarak da, kendimizin sebep olmadığı durumlar karşısında bile zor, zayıf ve mazlum durumda olanlara acımak, merhametli olmak ve her zaman yardım elini uzatmaktır. Çevremizdeki canlılar çoğu zaman böyle durumlara düşebilmektedir. Bu durumda onlara merhametsizlik etmemekle kalmayıp, şefkat ve merhametle yaklaşarak yardım etmek İslâm çevre ahlâkının yüksek ilkelerindendir.

Yine bir hadiste merhamete şöyle teşvikte bulunulmaktadır: “Siz yeryüzünde olanlara merhametli olunuz ki, göktekiler de size merhametli olsunlar.” (Ebu Davud, “Edeb”, 58; Tirmizi, “Birr”, 16) Keza, bir gün bir adam Rasulullah’a dedi ki: “Ya Rasulallah! Ben koyun kesiyorum, ancak ona acıyorum.” Veya şöyle dedi: “Ben koyunu kesmeye acıyorum.” Bunun üzerine Rasulullah iki kere şöyle buyurdu: “Sen koyuna merhamet edersen Allah da sana merhamet eder.” (Buhari, 2005, 378) Erdemlilik sadece merhameti değil, merhamete muhtaç olan veya olmayanlara karşı, elden geldiğince sevgiyi ve muhabbeti de gerektirmektedir. Bu da çevreye yönelik erdemlilik kuramının ikinci temel ilkesidir.

6. Muhabbet İlkesi: ‘Muhabbet Tüm Varlığı Kapsar.’

Muhabbet veya sevgi, birçok erdemsizliği önleyen, bir çok erdemi de kapsayan ve gerektiren en yüksek erdem ya da en yüksek erdemlerden biridir. Örneğin, sevgi ilgiyi, ilgi de iyilik etmeyi gerektirir. Gerçek sevgi, sevilene karşı yapılabilecek bütün kötülükleri de önler. Sevgi ile ilgili bu hususlar, çevre sevgisi için de geçerlidir. Sevgi merhamette olduğu gibi daha ziyade canlılara yönelik olmak durumunda da değildir. Sevgi, canlı-cansız tüm varlığı kapsar; dağları ve gökleri bile kuşatır.

Nitekim Sevgili Peygamberimizin Uhud dağı ile ilgili söylediği söz çok meşhur ve manidardır: “Uhud öyle bir dağdır ki, o bizi sever, biz de onu severiz.” (Buhari, Cihad, 71; Müslim, Hacc, 504) Sevgi bir şeyden zevk almayı, hoşnut ve memnun olmayı ve onu güzel görmeyi sağlar. Bunlar çevre sevgisi için de geçerlidir ve bazı ayetlerde bile gözükmektedir: “Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır…. Onları getirirken de, gönderirken de zevk alırsınız.… Sizin için atları, katırları ve merkepleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır….” (Nahl/16: 5-8) Doğadaki çeşitli olaylar, manzaralar, akarsular, şelaleler, ağaçlar ve çiçekler, kelebekler ve türlü türlü hayvanlar bizim için sevilmeye layık oldukları gibi bizim sevinmemize, neşelenmemize ve yaşama sevgimizin artmasına da sebep olurlar.

Nitekim bir ayette onların bizi nasıl sevindirdiğine dikkat çekilir: “Rüzgarları gönderip bulutları yürüten, onları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım yığan Allah’tır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah’ın kullarından dilediğine verdiği yağmurla, daha önceden kendilerine yağmur indirilmesinden ümitlerini kesmiş oldukları için onlar sevinirler.” (Rum/30: 48-49)

Memnuniyet, hoşnutluk ve güzel görmeye neden olan sevgi, güzel ilişkiye, güzel davranmaya ve iyilik etmeye de neden olur. Doğal çevre ve hayvanlara karşı olan sevgi ve iyilik etme, belki de en üstün iyiliklerdendir; çünkü bu tür iyilikler, karşılık bekleyerek yapılabilecek iyiliklerden değil, karşılıksız iyiliklerdendir ve bu da iyiliğin en üstün şeklidir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulur: “O, yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır. Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.” (Leyl 92/19-21) Ashaptan bazıları “Ya Rasulallah! Hayvanlara iyilik yapmakta bizim için sevap var mıdır? dediler. Rasulullah buyurdu ki: “Her bir yaş ciğer (canlı) sahibine yapılan iyilik için sevap vardır.” (Buhari, 2005, 383) Merhamet ve sevgi gibi yüksek düzeyde erdemlilik, elbette insanların ulaşabileceği en üst ahlâki düzeylerdendir.

Bununla birlikte, sıradan erdemliliğin de üzerinde, erdemlilikle bilginin ve dini bağlamda biraz da maneviyatın birleştiği bilgelik, hikmet sahibi olma hali, daha da üst bir düzey olsa gerektir. Bu düzey de bizi, bilgelik kuramının iki temel ilkesi olan ubudiyet ve kutsiyet ilkesine getirmektedir

7. Ubudiyet İlkesi: ‘Her varlık Abidtir.’“Bilgelik kuramı”, çevredeki varlıkların insandan bağımsız olarak özsel değer taşıdıklarını görme ve kabullenmenin dini/İslâmi bir versiyonudur. Ama başlangıçta belirtilmesi gerekir ki bilgelik,  erkesin ulaşması veya anlaması gereken bir düzey değildir. Bilgelik kuramının birincisi ilkesi, ubudiyet ilkesidir. Ubudiyet ilkesi, canlı cansız bütün varlıkları abid olarak görmek gerektiğini çağrıştıran bir ilkedir.

Çünkü Kur’an’da defalarca çevredeki bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettiği ve O’na secde ettiği gibi hususlar açıkça belirtilmektedir: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? …” (Hacc/22: 18) “Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler. Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” (Nahl/16: 49, 50). Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ve bundan sonraki kutsiyet ilkesi, herkesin tam olarak anlaması beklenen hususlar olmasa gerektir. Zaten bu noktadaki anlama güçlüğü Kur’an’da da belirtilmektedir: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsra/17: 44. Krş. Hadid/57: 1; Cuma/62: 1; Nur/24: 41)

Ubudiyet ilkesi, çevreyi sadece abid gibi görmeyi değil, onun ötesinde, kalp yumuşaklığı ve takva gibi konularda kendisiyle kıyaslanılabilecek ve hatta gıpta edilebilecek varlıklar olarak görmeyi ve onlarla Allah korkusunda, teslimiyette ve takvada yarışmayı da çağrıştırmaktadır. Nitekim sıradan bir gözle bakıldığında doğal çevrenin belki en duyarsız varlığı gibi algıladığımız taşlar ile ilgili şu ayet bu hususa çok güzel bir örnektir: “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır.” (Bakara/2: 74)

8. Kutsiyet İlkesi: ‘Her Varlık Kutsaldır.’ Kutsiyet ilkesi, bilgelik kuramının ikinci ve genel olarak İslâm çevre ahlâkı ilkelerinin de sekizinci ve sonuncusudur. Kutsiyet ilkesi, doğadaki tüm varlıkların, abit olmalarının da ötesinde kutsal bir değer taşıdıklarının kabulü anlamına gelir. Müslümanlar için mescitler kutsal yerlerdir; ve Hz. Peygamber, yeryüzünün tamamının kendisine mescit kılındığını söylemiştir: “Yeryüzü bana mescit kılındı …” (Buhari, Salat 56, hadis no: 84). Bu hadis, yeryüzünün en azından mescit mesabesinde bir kutsallık taşıdığını, adeta mescit bilinmesi gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, tam olarak anlamak kolay olmasa da, yer veya gök, canlı veya cansız tüm varlıkların kutsiyetini çağrıştıran Kur’an ayetleri de vardır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır: “Doğu da Batı da Allah’ındır; nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar…” (Bakara/2: 115; krş. Nisa/4: 126)

Bir başka ayette de Cenab-ı Hak kendisini yer ve gökle ilintili olarak şöyle anlatır ki bu ayet tüm varlığın bir anlamda kutsal sayılabileceğini göstermektedir: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nur/24: 35)

Bu ayetlerde belirtildiği üzere her yerin Allah’ın olması ve Allah’ın nurunu yansıtması, her yere kutsalın yansıması ve ondan bir şeylerin taşıyıcısı olarak bakmanın mümkün, meşru ve hatta makbul olduğunu göstermektedir. Bu da İslâm çevre etiğinin en üst düzey ilkesidir. Müslümanlar en alt düzeydeki yararlılık kuramından başlayarak, sırasıyla daha üst düzeyler olan sorumluluk, erdemlilik ve bilgelik düzeyinde çevre bilincine sahip olmaya çalışmalı ve çevreye karşı bu bilinç düzeylerinin gerektirdiği ahlâki ilkeler ve erdemlere uygun bir biçimde davranmalıdır. Çevre ile ilgili davranışlarımızdan dolayı Allah’a karşı, insanlığa karşı, vicdanlarımıza karşı ve gelecek kuşaklara karşı sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.