Çevre Ahlâkı – İslam Ahlak Esasları 10.Ünite Özeti

GİRİŞ

Çevre, bizi kuşatan, canlı-cansız her şey; çevre ahlâkı ise çevre ile ilişkilerimizi ahlâki açıdan ele alıp düzenlemeye çalışan bir ahlâk dalıdır. Çevre ahlâkı, bir taraftan betimleyici bir biçimde insanlar ile doğal çevreleri arasındaki ilişkide tabii denge ve gidişatın korunması ve bu ilişkide zaman zaman ortaya çıkan sorunların ve nedenlerinin belirlenip çözümlenmesi ile ilgilenirken, öbür taraftan da değer koyucu bir ahlâk olarak insanların çevre ile ilişkilerinin ahlâki açıdan en iyi nasıl olması gerektiği ile ilgili kuramlar ve ilkeler geliştirir, öneriler getirir ve öğütlerde bulunur.

Ahlâk, çevrelerindeki varlıklarla ilişkilerinin insan onuruna yakışır düzeyde erdemli, sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için insanlara yol gösterip rehberlik etmeye ve onların bu ilişkilerle ilgili ikilemli sorularına zararı, zulmü ve kötülüğü azaltıcı, buna karşın faydayı, şefkat ve merhameti ve iyiliği artırıcı tarzda cevaplar vermeye çalışan bir disiplinin ve insanlar arası etkinliğin adıdır.

Tüketici zihniyetin ve teknolojik atıkların artması gibi pek çok sebepten dolayı çevre sorunlarının artıp küresel bir kriz haline dönüşmesi, çevre ahlâkına yöneltilen soruların ve ondan beklenen cevapların da artmasına neden olmuştur. İnsanlar çevreyi nasıl görmeli ve ona nasıl davranmalıdır?

1. Yararlılık (Menfaat) Kuramı

Yararlılık, faydalılık ya da menfaat kuramı, tabiata her şeyden önce yararzarar kavramları ekseninde bakar. Yarar ve zararda asıl dikkate alınan da, insanın yarar ve zararıdır. Bu kuram büyük ölçüde insan merkezli (antroposentrik) denilebilecek bir kuramdır.

Batı çevre etiğinin yüzeysel ekoloji ve koruma etiği kuramına denk düşer. Doğal kaynaklar insana yararlı olduğu için korunmalı, gittikçe küresel bir krize dönüşen çevre sorunları da nihayette insan yaşamına zarar verecek boyutlara ulaştığı için önlemler alınmalıdır.

Çevreye yarar-zarar açısından bakmak, çok üst düzey bir bakış olmasa da, yanlış da değildir; aksine son derece gerçekçi bir bakış açısıdır. Hem çevrenin insana sağladığı yararlar apaçık gerçeklerdir hem de insanları harekete geçiren en etkin faktörlerin başında yarar-zarar kaygılarının geldiği inkar edilemez bir gerçektir.

İSLÂM ÇEVRE AHLÂKININ 8 İLKESİ

1. Nimet İlkesi: ‘Çevre Nimettir’

“Yararlılık kuramı” ile bağlantılı olan ve çevreye bakışın, bilgi düzeyine göre farklılık göstermekle birlikte herkes tarafından anlaşılıp kabul edilecek olan en gerçekçi ve en yaygın ilkesi, çevremizdeki varlıkların bizim için birer nimet, ihtiyaçlarımızı karşılamaya ve kendilerinden istifade etmemize yönelik birer kaynak olduklarıdır. Hayvanlarıyla, bitkileriyle, yer üstü ve yer altı zenginlikleriyle, toprağı, havası, suyu ve ateşiyle doğal çevre bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılamaktadır.

Bunların iki türüne Kur’an’da özellikle dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, çevrenin bizim maddi, bedeni ihtiyaçlarımızı karşılayan, bize bedensel varlığımızı idame ettirebilmemiz konusunda yararlı olan bir nimet olmasıdır. Bu hususu belirten ayetlerden sadece birkaçı şöyledir: “Allah’ın gökte olanları da, yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?…” (Lokman/31: 20). “Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratan var mıdır? O’ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz?” (Fatır/35: 3).

Evren ve doğa, normal halinde düzgündür ve insana düşen onu bu doğal hali içinde korumak, onun yapısını bozmamaktır: “Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”( Araf /7: 56; Krş. Bakara/2: 205) Çevrede korunması gereken şeyler elbette tek tek saymakla bitmez. Ama bunlar arasında özellikle ormanlar ve ağaçların korunmasını, suların ve toprağın korunmasını, temiz havanın korunmasını ve hayvanların korunmasını ana başlıklar olarak zikretmek mümkündür.

Ne var ki, sorumluluğumuz sadece emanete hıyanet etmemek ve mevcudu en güzel haliyle korumakla sınırlı değildir. Çünkü vasfımız, sadece emanetçilik değil, bundan çok daha fazlası ve çok daha üstünüdür. İnsanlar, her şeyden önce ve her şeyden önemli olarak, yeryüzünde Allah’ın halifeleridir. Bu da bizi sorumluluk kuramının ikinci ilkesi olan hilafet ilkesine getirmektedir.

4. Hilafet İlkesi: ‘Biz Yeryüzünün Halifeleriyiz.’ Hilafet ilkesi, sorumluluk kuramının ikinci ve daha üst düzey ilkesidir. Terim kaynağını Kur’an’daki şu ve benzeri ayetlerden almaktadır: “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti; melekler, ‘orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler;

Allah ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” (Bakara/2: 30) Hilafet ilkesinin gerektirdiği en önemli sorumluluklardan birincisi çevreyi imar etme ve geliştirme, ikincisi de çevreyle olan imtihanımızı, denenmemizi/sınanmamızı kazanmaktır. Şu ayet açıkça Allah’ın insanlardan yeryüzünü korumakla kalmayıp imar etmelerini istediğini göstermektedir: “… Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur…” (Hud/11: 61)

Memnuniyet, hoşnutluk ve güzel görmeye neden olan sevgi, güzel ilişkiye, güzel davranmaya ve iyilik etmeye de neden olur. Doğal çevre ve hayvanlara karşı olan sevgi ve iyilik etme, belki de en üstün iyiliklerdendir; çünkü bu tür iyilikler, karşılık bekleyerek yapılabilecek iyiliklerden değil, karşılıksız iyiliklerdendir ve bu da iyiliğin en üstün şeklidir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulur: “O, yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır. Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.” (Leyl 92/19-21) Ashaptan bazıları “Ya Rasulallah! Hayvanlara iyilik yapmakta bizim için sevap var mıdır? dediler. Rasulullah buyurdu ki: “Her bir yaş ciğer (canlı) sahibine yapılan iyilik için sevap vardır.” (Buhari, 2005, 383) Merhamet ve sevgi gibi yüksek düzeyde erdemlilik, elbette insanların ulaşabileceği en üst ahlâki düzeylerdendir.

Bununla birlikte, sıradan erdemliliğin de üzerinde, erdemlilikle bilginin ve dini bağlamda biraz da maneviyatın birleştiği bilgelik, hikmet sahibi olma hali, daha da üst bir düzey olsa gerektir. Bu düzey de bizi, bilgelik kuramının iki temel ilkesi olan ubudiyet ve kutsiyet ilkesine getirmektedir

7. Ubudiyet İlkesi: ‘Her varlık Abidtir.’“Bilgelik kuramı”, çevredeki varlıkların insandan bağımsız olarak özsel değer taşıdıklarını görme ve kabullenmenin dini/İslâmi bir versiyonudur. Ama başlangıçta belirtilmesi gerekir ki bilgelik,  erkesin ulaşması veya anlaması gereken bir düzey değildir. Bilgelik kuramının birincisi ilkesi, ubudiyet ilkesidir. Ubudiyet ilkesi, canlı cansız bütün varlıkları abid olarak görmek gerektiğini çağrıştıran bir ilkedir.

Çünkü Kur’an’da defalarca çevredeki bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettiği ve O’na secde ettiği gibi hususlar açıkça belirtilmektedir: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? …” (Hacc/22: 18) “Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler. Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” (Nahl/16: 49, 50).

Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ve bundan sonraki kutsiyet ilkesi, herkesin tam olarak anlaması beklenen hususlar olmasa gerektir. Zaten bu noktadaki anlama güçlüğü Kur’an’da da belirtilmektedir: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsra/17: 44. Krş. Hadid/57: 1; Cuma/62: 1; Nur/24: 41)

Ubudiyet ilkesi, çevreyi sadece abid gibi görmeyi değil, onun ötesinde, kalp yumuşaklığı ve takva gibi konularda kendisiyle kıyaslanılabilecek ve hatta gıpta edilebilecek varlıklar olarak görmeyi ve onlarla Allah korkusunda, teslimiyette ve takvada yarışmayı da çağrıştırmaktadır.

Nitekim sıradan bir gözle bakıldığında doğal çevrenin belki en duyarsız varlığı gibi algıladığımız taşlar ile ilgili şu ayet bu hususa çok güzel bir örnektir: “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır.” (Bakara/2: 74)

8. Kutsiyet İlkesi: ‘Her Varlık Kutsaldır.’ Kutsiyet ilkesi, bilgelik kuramının ikinci ve genel olarak İslâm çevre ahlâkı ilkelerinin de sekizinci ve sonuncusudur. Kutsiyet ilkesi, doğadaki tüm varlıkların, abit olmalarının da ötesinde kutsal bir değer taşıdıklarının kabulü anlamına gelir. Müslümanlar için mescitler kutsal yerlerdir; ve Hz. Peygamber, yeryüzünün tamamının kendisine mescit kılındığını söylemiştir: “Yeryüzü bana mescit kılındı …” (Buhari, Salat 56, hadis no: 84).

Bu hadis, yeryüzünün en azından mescit mesabesinde bir kutsallık taşıdığını, adeta mescit bilinmesi gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, tam olarak anlamak kolay olmasa da, yer veya gök, canlı veya cansız tüm varlıkların kutsiyetini çağrıştıran Kur’an ayetleri de vardır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır: “Doğu da Batı da Allah’ındır; nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar…” (Bakara/2: 115; krş. Nisa/4: 126)

Bir başka ayette de Cenab-ı Hak kendisini yer ve gökle ilintili olarak şöyle anlatır ki bu ayet tüm varlığın bir anlamda kutsal sayılabileceğini göstermektedir: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir.

O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nur/24: 35)

Bu ayetlerde belirtildiği üzere her yerin Allah’ın olması ve Allah’ın nurunu yansıtması, her yere kutsalın yansıması ve ondan bir şeylerin taşıyıcısı olarak bakmanın mümkün, meşru ve hatta makbul olduğunu göstermektedir. Bu da İslâm çevre etiğinin en üst düzey ilkesidir.

Müslümanlar en alt düzeydeki yararlılık kuramından başlayarak, sırasıyla daha üst düzeyler olan sorumluluk, erdemlilik ve bilgelik düzeyinde çevre bilincine sahip olmaya çalışmalı ve çevreye karşı bu bilinç düzeylerinin gerektirdiği ahlâki ilkeler ve erdemlere uygun bir biçimde davranmalıdır.

Çevre ile ilgili davranışlarımızdan dolayı Allah’a karşı, insanlığa karşı, vicdanlarımıza karşı ve gelecek kuşaklara karşı sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.