Din ve İnanç – İslam İnanç Esasları 1.Ünite Özeti

Giriş

Din insana hem bireysel isteklerinin ortaya çıkmasında hem de madde karşısında eğilmemesin de ilk elden yardım eder. Kişi varlığı gereği bencil duyguların esiri olmaya yatkındır.

Bu duyguların törpülenmesi din sayesinde mümkün olur. Yine birey, sonsuz bir hürriyet ve sınırsız bir gücün elinde bulunmasını arzu eder.

Din bu isteklerin de bir sınırı olduğu duygusunu insanlara hatırlatarak ancak sonsuz isteklerin sonsuz olan varlığa teslimiyetle mümkün olacağını bildirir. Dinin insanlara yaptığı telkinler daha iyi bir birey oluşturmaya yönelik olması nedeniyle, insanın yaratıklar önünde ve tabiat olayları karşısında şaşkınlıktan kurtulmasını ve dehşete düşmesini önlemeyi amaçlar.

Dinin Tanımı

Din bilginleri genellikle din kelimesinin Arapça deyn kökünden bir mastar veya isim olduğunu kabul ederler. Temel anlam olarak dinin; itaat, ceza, mükâfat, örf, adet, hüküm, tutulan yol ve usul kelimeleriyle karşılandığı ifade edilir. Bu kelimenin Türkçe karşılığınin borç ve yükümlülük anlamlarında olduğu düşünüldüğünde, kişinin varlığını meydana getiren, kendisinin ödemekle yükümlü olduğu varlığa duyduğu minnet ve iç bağlılığı, yani itaati ifade ettiği ortaya çıkmaktadır.

Genel bir din tarifi yapmak gerekirse din: İnsanın düşünce ve inanca dayalı değerlendirmelerini içeren zihinsel fonksiyonlar, her türlü tavır ve davranışlar, insanın diğer insanlar ve varlıklarla olan ilişkilerini düzenlerken dikkat etmesi gereken ilkeler, sosyal davranışlarını belirleyen prensiplerdir.

Dinlerin Sınıflandırılması

İslam âlimleri genelde hak ve batıl din şeklinde bir sınıflama yapmışlardır.Kur’an’ın diğer inanç sistemlerine din dediğini belirtmek gerekir (bk. Âl-i İmrân 3/85).

İlahi vahye dayanmayanlara batıl din demişlerdir. İlâhi vahye dayanmakla birlikte Allah’tan geldiği şeklini koruyamamış Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlere de muharref din adını vermişlerdir.

Klasik dinler tarihi kitapları ise hak dinlere milel, batıl dinlere de nihal adını vermişlerdir.

Dinlerin kaynağına bakılarak yapılan sınıflamaya göre, semavi dinler ve beşeri dinler ayırımı yapılmıştır.

Kutsal kitaplarının bulunup bulunmamasına göre yapılan tasniflerde de Ehl-i kitap Yahudi ve Hıristiyanları, kitabı olduğu şüpheli dinler de Mecûsiler ve Maniheistleri ifade etmek için kullanılmıştır.

Dinler tek tanrılı ve çok tanrılı olmak üzere de sınıflandırılmış ve ilkel dinler, milli dinler ve dünya dinleri adlandırmaları yapılmıştır. Bu konuda dinleri sınıflamanın çok çeşitli yöntemleri olduğu bir gerçektir. Ancak bu bilgileri göz önüne alarak dinleri yerel kabile dinleri, millî dinler ve evrensel dinler şeklinde üç kısma ayırarak anlamak uygun görünmektedir.

İslam Dini

İslam’ın Mekke döneminde ilk zamanlar din insanın iman ve ameline uygun olarak hesaba çekileceği âhiret gününü ifade ederken, sonraları tevhid ve teslimiyet anlamına verildiği görülür. İnsanın sadece Allah’a kulluk etmesi ve O’na ortak koşmaması Mekke’de nazil olan ayetlerin din kelimesine yükledikleri etkin anlamlardır.

İslam’ın Medine döneminde din anlam olarak, tevhid kavramından bir dine mensup olan insan topluluğuna (ümmet) geçmiştir. Kendini Allah’a teslim edenler bir cemaat oluştururken bunun dışındakiler başka bir toplum olarak ifade edilmiştir. İslam’ın hak din olduğu ve diğer dinlerden ayrılan bir yönünün bulunduğu vurgulanmıştır.

Kur’ân’da din kelimesine yüklenen anlam genişlemesine göre tarif edilecek olursa gerçek din: “Allah tarafından konulan, Hz. Muhammed’e gelen, insanların hem bu dünyalarını hem de ahiretteki mutluluklarını sağlayan, insanların birbirleri ve diğer varlıklarla ilişkilerinde ilkeler koyarak onların mutlu olmalarını, insanlar arasında ihtilaf ve çekişmeleri önleyerek karşılıklı güven ve barış içinde yaşamalarını temin eden ve akıl sahiplerini hür iradeleriyle iyi ve güzele yönelten ilahî kanunun adıdır.”

Dinin Kaynağı

Din, Allah tarafından konulur. O’ndan başkasının din oluşturma hakkı yoktur. Bu sebeple dinî hükümlerin kaynağı da Allah’tır. O’nun dışında hiç kimsenin dinî hükümleri değiştirme ve yürürlükten kaldırma yetkisi yoktur. Bu genel kuralın içine Peygamberler de dâhildir. Onlar da dine bir ekleme ve eksiltme yapamaz. İlahî vahiy doğrultusunda Allah’tan aldığı emir ve yasakları insanlara aktarır ve onların anlayabileceği şekilde bu emir ve yasakları onlara açıklar.

İlk Peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin genel adı İslâm’dır.

Bazı batılı düşünürler dinin kaynağını atalara tapınma, ruh, tabiat olaylarındaki gizil güç, kutsallık, korku ve ümit olarak görmüşlerdir.İslâm’ın kaynağını da Hz. Peygamber’e dayandırmak istemişler ve onun getirdiği dine Muhammedîlik (Muhammedanism) adını vermişlerdir.

İNANÇ

İnanç Türkçe’de “Bir düşünceye gönülden bağlanmak, Allah’a veya bir dine inanma, birine duyulan güven duygusu, bir kimse ya da şeyin doğruluğunu, büyüklüğünü ve gücünü sarsılmaz bir duygu ile benimsemek” anlamına gelir.

İmanın Kelime ve Kavram Anlamı

Arapçada sağlamlaştırmak, kesin karar vermek ve tasdik etmek anlamına gelen itikad da iman karşılığı kullanılmaktadır.terim olarak iman “Hz. Peygamberin vahiy yoluyla getirdiği tüm hususlarda tereddütsüz tasdik etmek ve getirdiklerine inanmak” demektir. “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettikleri kesin inanç ilkelerinde peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” şeklinde de tarif edilmektedir. Bu inancı benimseyen kişiye mü’min dendiği gibi, inancın gereklerini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de Müslim denir. Bunun Farsça’dan geçen çoğul ifadesine de Müslüman denir.

İmanın Mahiyeti

Ortak bir görüş bulunmamasına rağmen imanın mahiyeti hakkında oluşmuş düşünceleri meselenin kendi içindeki ilişkileri açısından şöyle sınıflandırmak mümkündür:

İman-Tasdik İlişkisi:İman öncelikle kalbin tasdik etmesi, yani onaylamasıdır. İman kalbin fiili olması nedeniyle insanın inançla ilgili hususları (mümen’ün bih) kalben kabullenmesin şarttır.

Tasdik kavramı bir hükmü veya bir haberi kesin olarak kabul etmek manasına gelir. Tasdikte kesin kabullenmenin gaybla ilgili hususları kapsaması bir ilke olarak kabul edilir.

İmam Mâtüridî, İmam Eş’arî, Bakıllanî, Cüveynî, Gazzalî ve Ebu’l-Muîn en-Nesefî imanın kalbin tasdikinden ibaret olduğunu savunmuşlardır.

Akâid âlimlerinin büyük çoğunluğu iman etmenin kalple gerçekleştiğini ileri sürerler ve delil olarak bu ayeti gösterirler: “Bedevîler inandık dediler. De ki, siz (gerçekte) iman etmediniz, ama teslim olduk deyin. İman kalplerinize yerleşmedi” (el-Hucurât 49/14).

Kalbi iman ile dolu olan kişilerin bir zorlama anında bunu inkâr etmeleri onların imanlarına zarar vermezken, hiç gereği yokken iki yüzlülükten iman ettiğini söyleyip bir başka yerde bu halini inkâr edenler mümin sayılmamaktadır.

İman-İkrar İlişkisi

İkrar, içten hissedilenlerin dil ile ifade edilmesine denir.

Mürcie ve Kerramiyye mezheplerinin imanı tanımı “inanılması gereken inanç esaslarını kalbin tasdiki olmaksızın, dil ile ikrar etmek yeterlidir” şeklindedir.

Yine de ikrarı yalnız başına imanın hakikati olarak değerlendirmek doğru değildir. Münafıklar ve Müslüman olmayanlar da bazen sözle inandıklarını dile getirmekte, ancak onların bu ifadeleri iman olarak değer kazanmamakta ve bu gibi kimselere Kur’an’da mümin denmemektedir.

İman için hem kabin tasdikinin hem de ikrarın birlikte olması gerektiğini söyleyen âlimler de vardır. Birini diğerine feda etmemenin lüzumu üzerinde duran bu bilginler genelde Hanefî âlimlerdir.

Bununla birlikte ikrarı, imanın aslı ve ilk rüknü değil onun şartı olarak değerlendirirler. Böylelikle dilsiz olup konuşamayan veya herhangi bir hastalıktan dolayı ifade edemeyen kimselerin mümin olduğu hususunu ayırt etmiş olurlar.

İman-Bilgi İlişkisi

İnsanın bilgi edinme kaynakları beş duyu, doğru haber ve akıldır.inanılması gereken konuları sadece bilmek iman etmek için yeterli midir, sorusudur. Bu soruyu evet diye cevaplayan Cehmiyye ve Neccâriyye mezhepleridir. Onlara göre kişinin iman esaslarını sadece bilmesi mümin olması için yeterlidir. Matüridî ve Mu’tezilî âlimler ise bunun yeterli olmadığını ve eğer bu yeterli olsaydı her âlimin mümin olması gerekeceğini söyleyerek onları eleştirmişlerdir.

Daha önce vurgulandığı gibi imanda gayb ilkesi vardır. Gaybın, yani duyularla kavranamayan varlıkların bilgiye konu olması mümkün değildir. Bu bakımdan bilgi iman edilecek hususların içeriğini kapsamaktan uzaktır.İmanın bilgiden ibaret olması halinde her cahilin kâfir, her bilginin de mümin olması gerekir diye âlimlerden itirazlar gelmiştir.

İman-Amel İlişkisi

İslam düşüncesinde iman konusunda yapılan değerlendirmelerden biri de imanın, kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve İslam’da emredilmiş ibadet veya taat türünden birinin veya yasaklanmış bir emrin yapılmaması, yani amellerin yerine getirilmesi şeklindeki tanımıdır. Bu görüş sahipleri Hâriciyye, Mu’tezile, Şia ve Zeydiyye mezhepleri ile Selef âlimleridir.

İman sadece kuru bir kabul, vicdanla sınırlı bir olgu değildir. İman nuru insanın içini aydınlattığı gibi amel de müminin hayat tarzını düzenlemektedir. İkisi bir arada olduğu zaman mükemmel bir mümin tipi ortaya çıkmakta ve İslam’ın sadece bir teoriden ibaret olmadığı davranışlarla görülebilmektedir.

İmanın Oluşumu

Bu imanın en kısa ve kestirme yoludur. Tevhid yani “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah yani Allahtan başka ilah yoktur. Muhammed O’nun resûlüdür” veya şehâdet yani “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluh yani Ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve resûlu olduğuna şahitlik ederim” sözlerini inanarak söylemek mümin olmanın kapısını açmak demektir.

Hz. Peygamber’in O’nun gönderdiği son elçi olduğuna şeksiz şüphesiz inanmaktır. Bu şekilde iman etmeye toptan (icmalî) iman denilir.

Müminin imandan sonra İslam’ın daha temel inanç esaslarına yönelmesi ve onlar hakkındaki iman ve bilgisini daha üst seviyelere çıkarması gerekir. Bu şekilde işi detaylandırarak ayrıntılı bir şekilde tek tek iman esaslarına açık ve geniş bir şekilde inanmaya tafsîlî iman denir.

İmanda Artma ve Eksilme

İmanda artmanın hem nitelik hem de nicelik yönünden olacağını söyleyenler aynı zamanda amelin imandan bir cüz olduğunu savunan Selefiyye, Mu’tezile, Şia, Zeydiyye ve Hariciyye mezhepleridir.

İman ve İslam

Ameli imanın bir parçası kabul edenler, iman ve İslam ayrımı dini metinlerde olsa da iman ve İslam aynıdır, birdir görüşündedir. İmam Mâtüridî’ye göre, Kur’ân ve Sünnet’te ayrı zikredilse da iman ve İslam aynıdır. Çünkü imandan çıkan İslam’dan çıkmış olur, İslam’dan çıkan da imandan çıkmış olur. Kaldı ki iman ve İslam bazı ayet ve hadislerde aynı manaya kullanılmaktadır: “Musa dedi ki: Ey kavmim, eğer Allah’a iman ettiyseniz (mümin) ve O’na teslim olduysanız (Müslim) sadece O’na güveniniz” (Yûnus 10/84). Bu ayette her iki kelime de birbirinin anlamına kullanılmakta ve aralarında bir fark gözetilmemektedir.

Diğer taraftan bu iki kavramın ayrı olduğunu belirten bilginler de kendilerine ayet ve hadislerden destek bulmuşlardır. Onlara göre iman ve İslam iki farklı kavramdır. İman içten bağlılık, İslam ise dıştan boyun eğmek demektir. İman kalp, İslam organ işidir. İmam Eş’arî bu görüştedir ve İslam’ın imandan daha geniş olduğunu ve İslam’ın imanı kuşattığını söyler. Bazılarına göre de iman başlangıç, İslam işin ortası ve ihsan ise işin kemalidir. Bunların delilleri arasında Bedevîlerin halini konu edinen (el- Hucûrât, 49/14) ayet yer alır. Allah Teâlâ onların durumunu Hz. Peygamber’e haber vererek inandık demiş olmalarına rağmen teslim olduklarını ve imanın kalplerine girmediğini haber vermiştir.

Mukallidin İmanı

Bir kimsenin çevresindeki ana, baba, kardeş, komşu, hoca ve değer verdiği diğer kişilere bakarak, hiçbir araştırma yapmadan inanmasına taklit, bu tür imana da taklidî iman denir. Böyle bir kişiye de mukallit adı verilir. İslam dini, insana sevk ettiği inanç esaslarını araştırıp, delil, akıl, tefekkür ve düşünceye dayandırarak iman etmesine önem vermiştir. Böyle iman türüne tahkikî iman, bu imanâ sahip kişiye de muhakkik adı verilmiş ve en yüksek iman etme şeklinin bu olduğu belirtilmiştir.

Bazı İslam âlimleri taklidî imanın geçerliliğine hükmetmişlerdir. Özellikle Ebû Hanîfe ve İmam Mâtüridî mukallidin imanının geçerli olduğuna hükmetmiştir. Eş’ariyye mezhebi de onların bu görüşüne katılmaktadır. Ancak bu iki mezhebe göre de mukallit, araştırmayı terk etmesinden dolayı sorumlu görülmektedir. Bu konuda en çok direten ise Mu’tezile mezhebi olup onlar, mukallidin imanını geçerli görmemiş hatta müminin, aklını kullanmak suretiyle iman esaslarını başkaları karşısında savunabilecek bir konumda olmasını istemişlerdir.

İmanda İstisna

İman konusunda tartışmalardan biri de “ben inşallah müminim” demenin caiz olup olmadığıdır. Bu hususa imanda istisna denir. Bir âyette “Kesinlikle hiçbir şey hakkında inşâ Allah (Allah dilerse) demeden Bunu yarın yapacağım deme. Unuttuğun zaman da Allah’ı an!” (el-Kehf 18/23-24) buyurulduğu için müminin yapacağı her şeyi takdir ve tayin etmede Allah’a güvenmesi gerekir. O halde iman eden kimse de bir eylem gerçekleştirdiğine göre o da inşallah demek durumunda mıdır? İşte bu konu tartışılarak iman konusunda böyle davranmanın şüphe ve endişe anlamı taşıdığı üzerinde durulmuştur.

Âlimlerin bazıları imanın kesinlikle şüphe ve tereddüt taşımaması gerektiği daha önce belirtildiği gibi “ben inşallah müminim” demenin doğru olmadığı belirtilmiştir. Nitekim bu görüşü savunan Matüridiler, iman lafzı dinde kesinlik ifade ettiği için istisna söz konusu olmadığını savunmuşlardır.

Eş’arîler, imanın hakikati ile ilgili değil ama olgunluk hali ve neticesiyle ilgili olarak imanda istisnayı mümkün görmüş, yani “ben inşallah müminim” demeyi mahzurlu saymamışlardır.

İmanın Geçerliliği

Ancak imanın âhiret yurdunda kurtuluşa vesile olabilmesi için bazı şartlar vardır.

İmanın geçerli olmasının şartları şöyle sıralanabilir:

1. İman son nefeste veya ihtimallerin tükendiği ümitsizlik (ye’s) anıyla sınırlı olmamalıdır.

2. Kişide mümin niteliğinin devam etmesi için dinin esas ve hükümlerini yok sayan veya yalan ve sahteliğe kaçan bir davranış sergilememelidir. Dini hükümler hafife alınmamalı, alay konusu yapılmamalı ve üzerinde ulu orta konuşulmamalıdır.

3. Hz. Peygamberin getirdiği dini hükümlerin tamamını hiç yüksünmeden bir bütünlük içinde kabul etmelidir. İslam’ın inanç ve ibadetleri arasında bir ayırım yapmadığı gibi ahlâk ve muamelat hükümleri arasında da bir ayırım yapmamalıdır.

4. Mümin olan kimse alçakgönüllü olmalı, Allah’ın azabı bana isabet etmez, diye düşünmemelidir.

Kaynak:Din Hizmetleri Alan Bilgisi ve AÖF sınavlarına hazırlanmak amaçı ile AÖF İnanç Esasları Dersinin 1 .Ünite özeti www.dhbtdersleri.com sitesi adına Cüneyt Sönmez tarafından yazılmıştır.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.