İnanç ve Davranış İlişkisi – İslam İnanç Esasları 9.Ünite Özeti

Giriş

İnancın herhangi bir şahsa yüklediği yükümlülükleri yerine getirip getirmemek, dinde samimiyetin ya da samimiyetsizliğin bir göstergesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de imanın nasıl olması gerektiği üzerinde şu şekilde durulur: “İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir” (el-Hucurât 49/15).

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır” (el-Enfâl 8/2-4).

Yukarıdaki âyette korku anlamına gelen “vecel” ile güvenmek/dayanmak anlamına gelen “tevekkül” kavramları işlevsel anlamda kalbin amellerinden; namaz ve zekât ise organların amellerindendir. Çünkü ameller kategorisine giren bu davranış türleri öncelikle kalbin iman etmesinin sonucudur.

Sözlükte iş, çalışma, fiil, çaba gibi anlamlara gelen amel/davranış, dinî kaynaklarda “emir, tavsiye ve yasaklara konu olan, sonunda ceza ve mükâfat bulunan tutum ve davranış” anlamını kazanmıştır. Kur’an-ı Kerîm’de mü’minlere emir ve tavsiye edilen her iyi davranış “inanç” kavramıyla birlikte kullanılmıştır. Bir davranışın iyi olmasının temel şartı inançla birlikte bulunmasıdır.

İyiliği umulan, kötülüğünden de güvende olunun bu insanlar, yaratılmışların en iyisidir. Kur’an-ı Kerîm’e göre: “Allah onlardan, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.” (el-Beyyine 98/8.) Bu sebeple, akâid kitaplarımızda insanın yaptığı eylemlerin imanla ilişkisi bir başka ifade ile inancın pratik değeri, buna bağlı olarak İslam’a mensubiyetintemel ilkeleri bağlamında İslam’ın asgarisi üzerinde durulmuştur.

İNANCIN PRATİK DEĞERİ

Kur’an-ı Kerîm’de davranış sözcüğü, yerine göre inançtan bağımsız, yerine göre inançla birlikte kullanılmıştır. Davranış sözcüğü “inanç”tan bağımsız olarak kullanıldığı zaman insanın hem iyi ve hem de kötü eylemlerini kapsar: “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” (ez- Zilzâl 99/7-8). “Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır. O kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir” (en-Nisâ 4/123). Fakat davranış sözcüğü Kur’an’da inanç kavramıyla birlikte yer aldığında sadece “iyi eylemleri” ifade eder (bk. el-Bakara 2/62; Sebe’ 34/37; et-Tegâbün 64/9).

Kur’an-ı Kerîm’de “inanç ve iyi davranış” ilişkisi “ağaç metaforu”yla çok güzel tasvir edilir: “Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir” (İbrahim 14/24-25). Bu âyette “güzel söz”, sembolik anlamda güzel ağaca benzetilmiştir. Ağacın diri kalması için nasıl ki bakıma ve sulanmaya ihtiyacı varsa, kalbdeki imanın da iyi ve güzel davranışlarla geliştirilmeye ve parlatılmaya ihtiyacı vardır.

Dinî Davranış Bakımından İnsanlar

Dört gruba ayırmak mümkündür. Bunlar Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar, Allah’ı görüyor gibi içtenlikle hareket edenler, günah işleyenler ve riyâkâr davrananlardır.

Sorumluluk Bilinci Taşıyanlar

Bu niteliğe sahip olan mü’minler takvâ sahibi olup gündelik hayatlarında dinlerine ve dindarlıklarına zarar verebilecek olan kötü davranışlardan kendilerini korudukları gibi daima uyanık bir tavır içinde olurlar.

İçtenlikle Hareket Edenler

Bunlar ihsân sahibi olup Allah katında güzel olan bir işi gereği gibi yerine getirirler, güzel davranışın özündeki iç güzelliği dış yüzündeki güzellik ile süsleyip ortaya koyarlar. İhsan mertebesi İslâm’ın kemalindendir. Cibril hâdisinden (Müslim, “İman” 1) öğrendiğimiz kadarıyla, inanç ve davranış güzelliğine sahip olan muhsin yani ihsan sahibi,Allah’ı görüyormuş gibi davranışlarında titizlik gösteren kimsedir.

Günah İşleyenler

Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen veya yasaklarına uymayan kişilere günahkâr veya fâsık denir. Kelime olarak “bir şeyden çıkan” anlamına gelen fâsık kavramı, din dilinde iman ettiği halde bile bile Yüce Allah’a ve Peygamber’e itaat etmeyen, dinî görevlerini terk eden ve günah fiillerini işleyenlere denir. Buna göre her kâfir fâsıktır, ancak her fâsık kâfir yani inançsız değildir.

Riyakâr Davrananlar

Söz, beden ve servet yoluyla yapılan ibadetlerde gösterişe yer veren kimseye riyakâr veya mürai denilir. Bu tür kötü karaktere sahip olan kimseler herhangi bir iyi davranışı Allah’ı hoşnut etmek için değil, insanların beğenisini kazanmak için yaparlar. Amaç insanlar üzerinde manevi nüfuz, şan, şöhret ve dünyevi çıkar elde etmektir. İslam inancında bunun adı “gizli şirktir” (Tirmizi, “Hudud” 24).

Mü’min bütün davranışlarını âhirette hesap verebileceği bir zemin üzerine kurar, Rabbine ibadet ederken veya dinî ve ahlâkî bir davranış sergilerken beklentilerine Allah’tan başka hiç kimseyi ortak etmez (el-Kehf 18/110). Riyakâr her ne kadar kalben inandığı için mü’minse de davranışlarını ihlâs ve samimiyet içinde yapmadığından dolayı amelleri Allah katında makbul değildir. (el-Bakara 2/264). Çünkü ibadet ve diğer dinî davranışlar başkalarına gösteriş için değil sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmek için yapılır.

İNANÇ VE DAVRANIŞ İLİŞKİSİNİN BOYUTLARI

İnanç ve davranış bağlamında dış boyutu oluşturan davranışlar iç boyut adı verilen inançtan soyutlandığında doğla olarak eksiklik ortaya çıkar. Eksiklik ve kusurun olduğu yerde olgunluk ve mükemmellikten söz edilemez. Meselâ bir kimse nübüvvetin gerekliliğine iman etmeyip sadece getirilen ilahî öğretinin değerler boyutuna vurgu yaparsa iç boyuttan soyutlandığı için Allah katında bir anlam ifade etmez. Demek ki imanın temel rüknü olan iç boyut yerine getirilmedikçe sonuç durumunda olan davranışlar dinî sorumluluğu ortadan kaldırmaya yetmez.

Kur’an’da iç ve dış arasındaki tutarsızlık adı verilen “nifak” durumu ortaya çıkar. Bilindiği gibi nifak, bir kimsenin dille inançlı olduğunu dışavurup içindeki gerçek inkârını gizlemesidir. Kur’ân-ı Kerim’de bu tür tutarsızlıklar şöyle dile getirilir: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve mü’minleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” (el-Bakara 2/8–10).

Aşırılık ve Gerilik Arasında Denge Anlayışı

Aşırılık ve gerilik anlayışına karşın inanç konularında dengeli bir bakış açısı benimseyen ekoller ise İslâm’ın asgarisinin kalbi tasdik olduğunu söylemekle birlikte, olabildiğince davranışın gerekliliğine kuvvetli bir şekilde vurgu yapmışlardır. Çünkü İslam’ı benimsemek topyekün olarak dini kabul etmek ve özümsemektir. İslam’ın bireylerden istediği de inanmanın yanında farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktır. Ancak bir kimseye Müslüman isminin verilmesi doğrudan dinî emir ve yasakları yerine getirip getirmemekle ölçülemez. Bu durum farzların bir kısmını eksik yapanın İslâm’dan çıkmasını gerektirmediği gibi onu müslüman toplumdan dışlamayı haklı kılmaz. Kaldı ki bir konunun inanç hükümlerinden sayılabilmesi için onun temel kaynaklarda yer alması gerekir. Bunlar da Kur’an âyetleri veya doğruluğu kesin olan hadislerdir.

İnancı sesli olarak ifade etmek imanın özüne dâhil temel bir rükün olmadığı gibi davranış da inançtan bir parça değildir. Bundan dolayı inanç konularında dengeli bir bakış açısını benimseyen Ehl-i sünnet mensupları, “davranış inancın değil, inanç, davranışın şartıdır” kuralını koymuşlar, davranışı inancın bir sonucu olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla mü’minler namaz kıldıkları, zekât verdikleri ve hacca gittikleri için iman etmezler, iman ettikleri için bu ibadet ve taatları yerine getirirler. Bu ince farkın iyice anlaşılması ve buna göre meseleye bakılması gerekir. Çünkü davranış inancın bir sonucudur. İnançlı olduğu halde gerek tembellikten, gerek nefsanî arzulardan, gerek sosyo-ekonomik ve gerekse sosyo-kültürel şartlardan dolayı davranışlarını ihmal eden kimseler dinden çıkmaz.

İnancın Korunması ve Davranışlardaki Süreklilik

İslam inanç sisteminde kesin tasdikin mahiyeti de gönüllü olarak benimseme ve kabul etmektir. Ö yüzden tasdik bir çeşit teslimdir. Bunun en kuvvetli delili de “Sen bizi tasdik edici olmadın” (Yusuf 12/17) âyetidir. Tasdikin özel yeri kalptir, dil onun tercümanıdır. Kalb ile olan her tasdik aynı zamanda inkâr ve itirazları reddedip her seferinde daha güçlü bir şekilde bağlanmak demektir. O halde iman, hakikî olarak kalbin tasdik etmesi, mecâzi olarak da tasdikin gereklerini organlarla yerine getirmektir. Zira davranışlar da inancın bir ürünü ve meyvesi gibidir. Bundan dolayı, davranışlarla süslenen bir inancın etkisinin yüksekliği unutulmamalıdır.

Davranış İnancın Bir Parçası Değildir

Ehl-i sünnet âlimleri iman ve amelin farklı şeyler olduğu iddialarını pek çok âyet ve hadisten hareketle gramatik olarak delillendirmişlerdir. Bu görüşlerden bazıları şöyledir:Kur’an-ı Kerîm’de inanç ve davranışın arası Türkçe’de ‘ve’ anlamına gelen Arap dilindeki ‘vav’ bağlacıyla birbirinden ayrılmıştır. “İman edenler ve salih amel işleyenler..” (el-Bakara 2/277) âyetinde önce inanç sonra da davranış zikredilmiştir. Bundan başka davranışın inançtan başka bir şey olduğuna dair pek çok âyet vardır (Meselâ bk. Yûnus 10/9; Hûd 11/23; el- Ankebût 29/7, 9, 58; Lokmân 31/8; Fâtır 35/7; Fussilet 41/8; eş-Şûrâ 42/22). Bu âyetlerde davranışlar, inanç üzerine atfedilmiş, yani ilave edilmiş olduğundan ikisi ayrı olgu olarak ele alınmak durumundadır. Arapça dil kurallarına göre atfedilen şey kendisi üzerine atıf yapılandan başka bir şeydir. Eğer davranış, inancın bir parçası olsaydı, önce “iman edenler”, sonra da “iyi davranışta bulunanlar” denmesine gerek kalmazdı. Kaldı ki âyetlerde geçen inançtan maksat kalb ile tasdik etmektir. Bu da gösteriyor ki, inanç ile davranış ayrı ayrı şeylerdir. Elbette inançla davranış arasında sıkı bir irtibat vardır ama kendi anlamlar dünyasında herbirisi farklı şeylerdir. Davranışın inançtan bir parça olmadığına delil olan başka âyetler de vardır. Mesela “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur” (et- Tevbe 9/18) âyeti ibadet ve davranışları tek tek sayarak inancın üzerine eklemiştir. Her biri farklı olan namaz kılmak ve zekât vermek gibi davranışlar inanma üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla burada atfedilenler arasındaki farklılık daha açık olarak ortaya çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de yeni bir davranış emredilmeden ya da henüz bir davranış ortada yokken bile “iman edenler” şeklinde hitap tarzlarına rastlamak mümkündür. Buna en açık kanıt şu âyettir: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” (el-Bakara 2/183). Burada bir davranış türü olan oruç inançtan soyutlanmıştır. İnanç ayrı, davranış ayrıdır. Ayrıca şu ayetlerde de durum bundan farklı değildir: “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin, işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin” (el-Enfal 8/20, 27; en-Nûr 24/21). Açıkca bu âyetlerde “ey iman edenler” diye seslenilmiş, sonra da mü’minlerin uymaları gereken emir ve yasaklar zikredilmiştir. Bu ifadede olumlu ve olumsuz olan davranışların inanç gerçekliğinden ayrı olduğu açıkça ortadadır.

Kur’an-ı Kerîm’de geçen bazı âyetlerde büyük günah inançla birlikte zikredilmiştir. Şu âyet buna çok güzel bir örnek teşkil eder: “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever” (el-Hucurât 49/9). Bu âyette büyük günah olan öldürme fiilini işleyenlerden “mü’minler” diye bahsedilmiştir. Eğer davranışlar inançtan bir parça olsaydı iyi davranışı olmayanın inancı da olmaması gerekirdi. Ama âyetten anladığımız kadarıyla mü’minlerden iki grubun birbiriyle vuruşması büyük günah olmasına rağmen yine de Yüce Allah onlardan “mü’minler/iman edenler” vasfını kaldırmamıştır. Bu durum da inanç ve davranışın ilişkili olsalar da ayrı ayrı olgular sayıldığını göstermektedir.

Kaynak:Din Hizmetleri Alan Bilgisi ve AÖF sınavlarına hazırlanmak amaçı ile AÖF İnanç Esasları Dersinin 8.Ünite özeti www.dhbtdersleri.com sitesi adına Cüneyt Sönmez tarafından yazılmıştır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.