İnançsızlık – İslam İnanç Esasları 10.Ünite Özeti

Giriş

İslâm kaynaklarında inançsızlık anlamında kullanılan küfür sözlükte bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına gelir. İnançsızlığın felsefî karşılığı ateizmdir. İnsanın doğal yapısında potansiyel olarak bulunan inanç duygusunu örtmeye küfür veya inkâr, herhangi birini inançsızlığa nispet etmeye tekfir, kalbindeki inancı gizleyen kimseye de kâfir adı verilir. Ayrıca küfrün Allah’ın verdiği sayısız nimetlere şükretmeyip nankörlük yapmak anlamı da vardır. Nankörlük nimet verenin iyiliğini göz ardı etmek, onu yok saymak manasına gelir.

Terim olarak küfür Allah’ın varlığını ve birliğini, Kur’an’da açık ve kesin olarak belirtilen hükümlerin tamamını veya bir kısmını, nübüvvetin gerekliliğini ve ölüm ötesi hayatı kabul etmemek gibi inanış ve davranışlardır. Dolayısıyla burada kabul ve tasdik anlamında inançtan yoksunluk, inanç ilkelerini tamamen veya kısmen red durumu meydana gelmektedir. Ayrıca gerçeğin üzerini örtme sözkonusu olduğu için bu durumdaki kimselere kâfir denilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de açıkça mutlak olarak kullanıldığında imanın zıddı anlamına gelen inkâr, Allah’ın birliğini ve yüceliğini, peygamberin getirdiklerini inkâr etmek manasında kullanılmaktadır (Âl-i İmrân 3/70; el-Enbiyâ 21/30; el-İsrâ 17/98–99).

Nankörlük , Allah’ın verdiği sayısız nimetleri inkâr manası taşır ve insanı dinden çıkarmaz. Bunlar insanı inanç bakımından küfür sınırına ulaştırmayan günahlardır (bk. en-Nahl 16/112). Ahlakî anlamda bunun adı bir çeşit saygısızlık ve erdemsizliktir. Hâlbuki dini açıdan Allah’a teşekkür etmek, O’nu takdir etmek anlamına gelir ve nimetlerin artırılmasına vesile olur (bk. el-Bakara 2/152).

İslamî öğretide iman asıl, küfür ise, eğretidir. Her insanda inanma yeteneği ve ibadete etme eğilimi vardır. “(Resulüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm 30/30) âyetinde geçen fıtrat sözcüğü, gerçeği, kabul ve kavrama yeteneğidir. Bir rivayette fıtrat şöyle geçer: “Her insanı annesi, fıtrat üzere dünyaya getirir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi yapar. Eğer anne ve babası müslümansa, çocuk da Müslüman olur” (Müslim “Kader” 25). Görüldüğü gibi çocuklar küfre bulaşmamış tertemiz bir yaratılış üzere dünyaya gelirler. Dini inancı kabul etmeye yatkın olmalarına rağmen sonradan çevrenin baskısı ya da etkisiyle dine yaklaşım tarzlarında değişimler yaşanabilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de küfür kelimesiyle eş anlamlı olarak geçen başka sözcükler de vardır. Kur’an’da otuz altı yerde geçen inkâr sözcüğü; Allah’ın ayetlerini yalanlama (el-Ğâfir 40/81); nimetlerini (en-Nahl 16/83), peygamberlerini (el-Mü’minûn 23/69); Kur’an’ı (er-Ra’d 13/36) ve âhireti (en-Nahl 16/22) inkâr bağlamında küfürle eşdeğer görülmüştür. Ayrıca Allah’ın ayetlerini inkâr anlamında cühûd (Hûd 11/59; en-Neml 27/14); ilahi vahyin doğrudan inkâr edilmesi manası taşıyan kizb (ez-Zümer 39/3) de ilişkili terimler arasındadır.

KÜFRÜN KISIMLARI

Şuurlu bir şekilde Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve O’nun Allah’tan getirmiş olduğu esasları kişinin kalbiyle kabullenmemesi, diliyle de inkâr etmesidir. Kişinin kalbiyle Allah’ın ilah olduğunu bilmesi, fakat diliyle inancını söylememesi inanç esaslarını kabullenmeye yanaşmamasıdır. Kişinin kalpten Allah’ı ve gerçeği bilip, dil ile de zaman zaman bildiğini açıklamasına rağmen kıskançlık, kin, ihtiras, sapıklık, şan, şöhret, makam endişesi ve kavmiyetçilik gibi sebeplerle kabullenmiyor görünmesidir (meselâ bk. el-Bakara 2/34). İnsanın Allah’a ve Resul’üne iman etmesi, fakat cehaleti sebebiyle dinde emir ve yasaklardan olan şeyleri inkâr etmesidir. Her ne kadar cehil kelimesinde bilgisizlik ve hafif meşreblilik anlamı varsa da iyiyle kötüyü birbirinden ayırt edememe durumundan dolayı küfür anlamı da vardır (bk. el- Feth 48/26). Kişinin inanılması gereken şeyleri, diliyle söylemesi, fakat kalbiyle tasdik etmemesidir. Münafıkların durumu bu kısma girer. Kur’an’da onların iman iddialarından şöyle bahsedilir: “İnananlara rastladıkları zaman, “inandık” derler, elebaşılarıyla kaldıklarında, “biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz” derler.” (el-Bakara 2/14; el-Münâfikûn 63/3). Herhangi bir kişinin bilgisizliği sebebiyle küfür olduğunu bilmediği bir sözü söylemesinden dolayı hemen inançsızlıkla suçlamak, İslam’ın hoşgörü anlayışına uygun değildir.

İNKÂR KAVRAMININ KAPSAMI

Allah’ın varlığı ve birliği, peygamberlik, vahiy, ahiret gibi inanç konularının tamamını ya da bir kısmını inkâr eden kimseler yerine göre kâfir, müşrik veya münafık gibi isimler almaktadırlar. Her ne kadar inkâr ettikleri konular ve aldıkları nitelikler farklı olsa da anlam bakımından hepsi de inançsızlık noktasında birleşmektedirler.

Şirk

Sözlükte şirk “ortaklık” manasına gelir. Dinî anlamda şirk, Allah’ın ulûhiyet, sıfat ve fiillerinde eşi ve ortağı olduğunu kabul etmek ve Allah’tan başkasına ibadet etmektir. Bu da putlara, ağaçlara, hayvanlara, kabirlere, semavî cisimlere, tabiat kuvvetlerine, ruhanî varlıklara ve insanlara ulûhiyet vererek tapınmak şeklinde meydana gelir. İşte Allah’a, ulûhiyet makamına yakışmayan kusur, acizlik ve hata gibi eksiklikleri ifade eden sıfat mefhumları yüklemek şirktir.

Küfür, Allah’a şirkten daha umumi olup, şirki de içine alır. Bu manada her müşrik kâfirdir ama her kâfir müşrik değildir. Meselâ, Mecusîlerde olduğu gibi iki ilahın varlığını benimsemek hem şirktir ve hem de küfürdür (el-Hacc 22/17). Hâlbuki âhiret gününe inanmamak küfürdür ama şirk değildir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de müşriklerle Ehl-i kitap, kafirlerin iki ayrı zümresi olarak zikredilir (el-Beyyine 98/1).

Allah’a şirk koşmak, günahların en büyüğüdür. Şirk ile küfrün Allah tarafından bağışlanamayacağı, bunun dışında kalan günahlardan dilediğini Allah’ın bağışlayacağı, şirkin en büyük zulüm olduğu belrtilmiştir (bk. en- Nisa 4/48; Lokman 31/13). Allah’ı inkâr edenlerle O’na ortak koşanların varacağı yer, ateştir (el-Mâide 5/72). Büyük şirk Allah’tan başka varlıkları sevmede ve onlara ta’zimde aşırı gitmek suretiyle de ortaya çıkabilir. Kur’an’a göre ulûhiyetin en büyük özelliklerinden birisi, sevilmektir. Allah’tan başka herhangi bir varlığı Allah statüsünde bir sevgiyle sevmek insanı ortak koşmaya götürme sebebidir (el-Bakara 2/165).

Nifak

Kur’ân-ı Kerîm’de “İnsanlardan, inanmadıkları halde, Allah’a ve âhiret gününe inandık diyenler de vardır” (el Bakara 2/8) hükmü nifakın dil ile ikrar bulunduğu kalb ile tasdikin olmadığını vurgular. Dolayısıyla nifak ehlinin, yani münafıkların kalplerinde tasdik bulunmadığı için itikadi açıdan kâfir hükmündedirler ve cehennemde ebedî olarak kalacaklardır (en-Nisâ 4/140, 145).

İtikadî nifak inanca zarar verir ve insan vicdanında derin sarsıntılar meydana getirir. Amelî nifak yani
davranışlarda farklı dışavurumlara sahip olmak ise ahlaki anlamda ikiyüzlü hareket etmek, insanda şahsiyet gelişimini olumsuz yönde etkiler.

İrtidat

Sözlükte irtidat ve ridde gelinen yola tekrar gerisin geri dönmek anlamına gelir. Dini bir terim olarak da İslam’a girdikten sonra tekrar İslam’dan çıkarak küfre geri dönmektir. Dinden dönen kimseye de mürted adı verilir. Kur’an’da dinden dönen kimselerin durumu şöyle anlatılır: “İçinizden dininden dönüp kâfir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve âhirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler” (bk. el-
Bakara 2/217; el-Mâide 5/54; Muhammed 47/25).

İtikâdî irtidat, Allah’ı, Resulünü ve O’nun getirdiklerini inkâr ederek bir başka dine ya da anlayışa dönmektir. Kur’an-ı Kerîm’de “Kim imanı inkar ederse, şüphesiz amelleri boşa gider” (el-Mâide 5/5; ayrıca bkz. Âl-i İmran 3/22; el-A’râ 7/147; el- Kehf 18/105) buyrulmaktadır. Amelî irtidat ise şuursuzca dini uygulamalardan bir kısmını dine aykırı uygulamalarla değiştirmektir.

İNKÂRIN PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK SEBEPLERİ

İnkâr, gönül ve düşünce hastalığıdır. Kur’an’ın “maraz” dediği (el-Bakara 2/10) inançsızlık hastalığı daha çok vesvese ve kuşkuculuğa dayanır. Buna yakalanan kimse önyargılarından kurtulamadığı ve beş duyusunu gerçekliğin bilgisine kapattığı müddetçe itikadî körlük içinde yaşamaya devam eder.

Kur’an’a göre hevâ denilen bayağı arzular bir şirk nedenidir. “Hevasını kendine tanrı edineni gördün mü?” (el-Furkan 24/43). Zira kendi tutkularını idealize edenle arzularını tanrılaştıran bir kimsenin durumu arasında bir fark yoktur. Bu kimseler kendi elleriyle kendilerine hakikatin yolunu kilitlemiş olurlar (el-Casiye 45/23).

İnkârcının kalıcı bir vasfı olan mütekbbirlik imana kesinlikle aykırı bir tutumdur. Allah büyüklük taslayanların iman etmeyeceğini bildirmektedir (el-Mü’min 40/27–28; en-Nisa 4/173). Nefiste karar kılan bu kötü duygunun etkileri kişinin gerçeği görmesine engel olur, görse bile itiraf etmeyi, O’na bağlanmayı engeller (en-Neml 17/14). Kur’an’da, kibir hastalığının tedavisi için insanın kendi yaratılış nesnesine bakması önerilir (Abese 80/17–19).
Ayrıca Kur’an’da kibirlenmek, kâfirlerin en ayırt edici vasfı olarak tasvir edilir.

Kur’an-ı Kerîm’de kıskanç insanların sosyal hayattaki faaliyetleri şu şekilde anlatılır: “Kitap ehlinden birçoğu hak kendilerine belirdikten sonra içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler.” (el Bakara 2/109). Onun için Yüce Allah, kıskanç insanların kötülük yapmasından kendisine sığınmamazı tavsiye eder. (el-Felak 113/5).

Sosyolojik Sebepler

Toplumların inançsızlığa yöneltilmesinde önderlik yapan sosyal baskı gruplarından birisi de varlıklı olmanın şımarttığı kimselerdir. Kur’an’dageçen “mütref” kavramı ferdîlikten daha çok toplumsallığı ifade de kullanılanbir kavramdır. Ortaklaşa bir eylemi gerçekleştiren sınıf, grup bazında anlatılır. Bunlar servet ve taraftar çokluğu nedeniyle bir milletin kötülükte başı çeken varlıklı kesimidir (Bkz. Sebe’ 34/34–35).

İMAN VE KÜFÜR ARASINDAKİ SINIR

İslam dini aklı kullanmaya, tefekkür ve özgür irade sahibi olmaya büyük değer verir. Taassup ise muhalife karşı itidal ve hoşgörüden uzak, sert tutumlar ve aşırı dinî görüşleri tetikler. Taassup ve bir inanca körü körüne bağlı kalma ya da şartlanma hali, hoşgörü, tahammül gösterme ve ötekine saygı gibi değerleri ortadan kaldırır. Şiddet dilinin benimsenmesi düşüncelerin tükenmesi ve uygarlık bakış açısının kaybolmasını da beraberinde
getirir.

Tekfire yönelmenin bir diğer nedeni de bilgisizlik ve körü körüne taklitçiliktir. Halk arasında ihtilafların çok olması da bilgisizliğe dayanır. İslâm dininin yüceliklerini ve insana verdiği değeri bilmeyen cahil kimseler körükörüne kendilerinden öncekilere bakarak aynı kanaat ve fikirleri paylaşmayan, İslam dinini kendilerinin anladıklarından farklı anlayan şahısları dışlamaktadırlar.

Ehl-i sünnet mensuplarının tekfir konusuna yaklaşımı ve iman-amel konusunda dengeli bir çizgi izlemesi bu sorunu çözmede katkı sağlayabilir. Nitekim onların “ehl-i kıble tekfir edilemez” ilkesi oldukça açıklayıcıdır. Nitekim Hz. Peygamberden gelen bir rivayette “kıblemize yönelerek bizim gibi namaz kılan ve kestiğimizi yiyen bir kimse Allah ve Resulünün güvenini kazanmış sayılır. O halde Allah’ın verdiği güven ve emana aykırı davranmayın” buyrulmuştur (Buharî, “Salât” 28; Ebû Davud “Cihad” 95).

ÇAĞDAŞ İNKÂRCI AKIMLAR

XIX. yüzyıla gelindiğinde gelişme hızını daha da artırmış olan bazı düşünce biçimleri dine ve kutsala karşı saldırgan bir tutum benimsemişlerdir.

Materyalizm

Maddeyi varlığın temeli ve ezeli sayan, madde âleminin ötesinde herhangi bir varlık alanı tanımayan ve Allah, ruh ve ahreti inkâr eden felsefî bir akımdır. Onlara göre maddenin üstünde bir yaratıcı, etkileyici ve idare edici herhangi bir varlık yoktur.

Materyalistlerin yaratıcı bir kuvvet olan Allah yerine koydukları maddenin günümüzde bir enerjiden ibaret olduğu açığa çıkmıştır. Mutlak, değişmez bir temel sayılabilecek cevher, maddeye ait bir asıl ve bir öz mevcut değildir. Dolayısıyla bugünkü ilmi ilerleyiş karşısında materyalizm zayıflamıştır.

Darwinizm

Evrim teorisi diye anılan, İngiliz biyoloji bilgini Charles Darwin (1809– 1882) tarafından geliştirilen bu görüş de maddenin yaratıcı kudret olan Allah tarafından yaratılmadığına inanmış bir akımdır.

Pozitivizm

Olguculuk duyu-ötesi alanı tamamen dışlayan, gerçekliğin bilgisini deney ve gözlemin sonuçlarına bağlayan bir akımdır. Fransız düşünür Auguste Comte (1798–1857) tarafından kurulmuştur. Bu düşünceye göre pozitif felsefe, insan zekâsının ulaşabileceği son aşama kabul edilir. Toplumlar böyle bir hedefe üç hal yasası denilen teolojik, metafizik ve pozitif hal süreçlerini yaşayarak ulaşabilirler. İlerlemecilik nazariyesi de denilen bu akıma göre, yasanın üçüncü halkasına ulaşıldığında artık dinlerin çağı kapanmış olacaktır. Bu aşamaya paralel olarak dinin yerini bilim, vahyin yerini seküler akıl, mucizenin yerini de ilmi keşifler alacaktır.

Freudizm

Dini inanç, temayül ve hazları, ahlakî davranış örneklerini, yüksek insanî duyguları, aile bağlarını, sanatı cinsel duygulara bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini ona indirgemek insan için düşünülebilecek en acındırıcı hal ve davranıştır. Bu davranış gözlem ve deneylere dayanan görüşler ilmî bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu, belki de bir ruh bunalımı veya intikam duygusundan kayanaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’e göre böyle bir düşüncenin ilham kaynağı nefsanî arzularını ilahlaştırmış varlıkların eseridir (el-Câsiye 45/23–24).

Elbette çağdaş inkârcı akımlar, yeni inanç biçimleri ve felsefi görüşler bunlardan ibaret değildir. Belki bunlara deizm, okültizm, satanizm, ruh göçü gibi diğer akım ve düşünsel anlayışları da eklemek gerekir. Önemli olan yaratıcı bir varlığı inkâr ve onun gönderdiği ilahî öğretileri görmezden gelmenin sağlıklı bir aklın ürünü olmadığını bilmektir. Bu görüşlere karşılık olarak yapılması gereken insana doğruyu öğretmek ve doğrunun ölçüsünü verebilmektir. Bundan sonra karar tamamen insanın özgür irade ve seçimine kalmıştır.

Kaynak:Din Hizmetleri Alan Bilgisi ve AÖF sınavlarına hazırlanmak amaçı ile AÖF İnanç Esasları Dersinin 10.Ünite özeti www.dhbtdersleri.com sitesi adına Cüneyt Sönmez tarafından yazılmıştır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.