İslâm Ahlâkının Bireysel Boyutu 1: Güzel Ahlâk (Faziletler) – İslam Ahlak Esasları 5.Ünite Özeti

GİRİŞ

Ahlâk ilminin tanımlarından birisi de, “beğenilen güzel fiilleri yapıp, beğenilmeyen fiillerden kaçınmayı sağlayan, insani nefsin eylemlerinden ve huylarından bahseden bir ilim”dir. Bu tanımdaki güzel davranışlar erdemleri, kötü davranışlar reziletleri temsil etmektedir. Fazilet-rezilet kavramları gerçekte iyi-kötü kelimelerine tekabül etmektedir.

İnsanın ahlakı ilgilendiren vasıfları fazilet ve rezilet olarak iki kısma ayrılmaktadır. Fazilet, insanda iyi fiilleri ortaya çıkaran meleke iken, kötü fiillerin ortaya çıkması rezilet ile alakalıdır. Fazilet sahibi insan, ahlaklı insandır; fazilet sahibi olmayan insan ise, ahlaksız ve kötü ahlaklı bir insandır. Felsefe geleneği içinde telif edilmiş olan klasik ahlak kitaplarımız ahlaki bir varlık olarak insanı ele alırken, bu ciheti ön plana çıkarırlar. Hangi fiillerin fazilet ve reziletlerin alt başlığında ele alındığı yakından incelendiğinde, iyi ve kötü fiillerin neler olduğu konusunda felsefi gelenek içersinde eserlerini telif etmiş olan düşünürlerle tasavvuf ve hadis geleneği içerisinde eserlerini telif etmiş olanlar arasında esasa müteallik farkların bulunmadığı görülür.

Fark, özellikle felsefi gelenek içinde eserlerini telif etmiş olan düşünürlerin ahlakı, fizik ve psikolojinin verileri çerçevesinde ve onların bir devamı olarak ele almalarından kaynaklanmaktadır. Yalan söylemek, cehalet, kötü bir durumda kalmış bir insanı kurtarmak için müdahele cesareti gösterememek, bütün ahlakçılarımız tarafından kötü olarak kabul edilir. Ancak bunun açıklaması söz konusu olduğunda ve bunun aşılması ile ilgili teklifler söz konusu olduğunda önemli farklar ortaya çıkmaktadır.

DİNDARLIK-AHLÂK İLİŞKİSİ

İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’an ve onu yaşantısında tecessüm ettirmiş peygamberin hayatı, sünnettir. Hz. Peygamber’in ahlâkının “Kur’an ahlâkı” olduğunu söyleyen hadisler bu gerçeğe işaret etmektedir. Hatta dinin “samimiyet” olduğunu söyleyen İslâm peygamberi bu gerçeği farklı bir şekilde ifade etmiştir. Çünkü insan, temiz bir doğa, “fıtrat” üzerine dünyaya gelmiştir. Hayat denen sahne insanın bu temiz özünü gölgeleyebileceği gibi açığa da çıkarabilir. İşte dinin işlevi de tam olarak bu esnada devreye girer. Zira samimi olmak, fıtratın açığa çıkmasıdır. Nitekim Kur’an’ın ruhların sadece Allah’ı tesbih ederek huzura ereceğini söylemesi de bu gerçeği bütün boyutlarıyla bir araya getirmektedir. Ahlâkın anlamı ve görevi de bundan başkası değildir.

Kur’an’da güzel ahlâk veya fazilet için hasene, hidâyet, sıdk, amel-i salih ve ihsan gibi pek çok kavramın kullanıldığı dikkati çekmektedir. İnsanın en şerefli varlık olarak yaratıldığını ifade eden İslâm dini, bu şerefin ancak ve ancak ahlâklı olmakla mümkün olacağını beyan etmiştir. İnsanın ruh ve bedenden müteşekkil olduğunu söyleyen insanlığın ortak tecrübesi ve İslâm dini, arınmanın ahlâklılıktan geçtiğini bildirmiştir. Nitekim Kur’an “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense ziyan etmiştir” (Şems/91: 8-9) diyerek bu gerçeği teminat altına almıştır.

Endülüs’te yetişmiş olan âlimlerden İbn Hazm Ahlâk, -el-ahlâk ve’ssiyer fî müdâvâti’n-nüf’us- isimli eserinde akıllı olmayı, kulluk bilincinde olma ve kulluğu yerine getirme, dolayısıyla da erdemli olma olarak tanımlar. Aklın zıddı günahkârlık ve erdemsizlik, yani ahmaklıktır. İslâmî literatürde ‘Allah’a teslim olan ve ibadet eden kişinin, Allah’ın onun gören gözü, işiten kulağı olmasının’ anlamı burada yatmaktadır. Günahtan sakınan, karanlık perdeler ardında kalmayan kişinin görmediği tarafı Allah’ın tamamlaması, onun aklen yetkinleşmesi anlamına gelir. Erdemli olmayı ‘orta olma’ yani ifrat ve tefritten kaçınma olarak tasvir eder. Akıllı olma bir erdem olduğu gibi, adalet, cesaret ve cömertlik de temel erdemdir.

Adalet te, daha sonra göreceğimiz gibi, “orta yolu” ifade etmektedir. Adalet, muhtemel iki uçtan biri yerine, bunların tam ortasını bulmak anlamına gelmektedir. Sadece bir erdem ile alakalı olarak değil bütün erdemlerde ve erdemlerin birbiri ile ilişkisinde de orta yolu bulmak, adaletin gereğidir. Adil kişi zaten diğer erdemleri de gerçekleştirmiş demektir. İnsanın iyi olmasının kıstası, âdil olması ya da olmamasıyla doğrudan bağlantılıdır.

İbn Hazm, ahlak konusunda eser veren çok sayıda alim gibi insan denen varlığın teşekkülünde dinin işlevini açıklayarak, varoluş, “olma” ve din arasındaki organik bağı açığa çıkarmaktadır.

Kur’an’da kulluk (ibadet ve ubudiyet), inanan kişinin Allah’a bağlılığını eylemleriyle göstermesi, bilgi (marifet) anlamında kullanılır. Allah’ın insanı yaratış amacı, insanın onu bilmesidir. Aynı şekilde eşyanın bütünü içinde kendi yerimizi bilme, durumumuzu tanıma ve tasdik etme ve kişinin bu biliş ve tasdike göre hareket etmesi hem bireysel hem de toplumsal açından adaleti getirecek olan edebli olmadır. Bilme, sevme, hissetme, adil olma ve eylemde bulunmanın hepsini ihata eden bir akıl nosyonu var olmakla birlikte, pratikte bunun tecessüm ettirilmesi gerekmektedir.

İmam Gazali Mîzân el-‘Amel isimli ahlak eserinde, ilm ve amelin âhirete hazırlık ve mutlu olmanın yegâne yolunun iman ve salih amel olduğunu söylemektedir. Bu cümleden olmak üzere ahlâk ilminin nihaî hedefi de, ilm ve amel terkibini vurgulamaktan geçer. İbrahimî geleneğin ve İslâm’ın değere vurgusunun altında yatan asıl neden, değerin bütünleştirici, dönüştürücü ve tamamlayıcı özelliğidir. Çünkü değer sistemi toplumsal mekanizma refleksleriyle varlık-bilgi ön kabulleri arasındaki ilişkiyi tanzim ederek, dünya görüşü imgeleriyle sosyal yapılar arasındaki uyumu sağlar.

Tasvir etmeye çalıştığımız konuya, bir başka açıdan bakarak özetlememiz mümkündür. Ahlâk, vicdanın normatif bir biçim kazanmasıdır. Daha doğrusu onun normatifliği varlıkla uyumunu ifşa eder. Çünkü kelime anlamı itibariyle vicdan, varlığı yerli yerince görebilme ve hakkı teslim edebilme anlamına gelen adalete (adl) en yakın kavramdır. İlahi iradenin sesini, vecde gelerek duyabilme, varlığı görebilme ve bulabilmedir. Bunun içindir ki, ‘vicdanın sesi’, hakkın sesine en yakındır. Etimolojik olarak v-c-d (vecede) kökünden, bulmak anlamından neşet eden vicdan, vecd sayesinde ulaşılan merhaledir ki, vücud’a ulaşılır. Bütün bu deltaları kendinde birleştiren “vâcid”, meydana çıkaran ve yaratan anlamına gelir (yaratıcı); “mevcut” ise, var olan; mevcudat ise var olanlar demektir. Dolayısıyla, hem vecd, hem de vicdan, var kılıcı bir özelliği haizdir.

İslâm Ahlâkının Bireysel Boyutu

Ahlâk, insan ruhunun sevme, düşünme, irade, eylem ve tecrübe gibi boyutlarını geliştirmek suretiyle, sınırı ihlal etmeden ve ruhun küçülmesini göze almadan, bunların her biriyle diyaloğu ve ilişkiyi temin etmeyi hedefler. Kısacası ahlâk “bütün bir kişilik” geliştirebilmek için vazgeçilmez öneme sahiptir. İnsanın sevebilme, inanabilme ve güvenebilme yönü, onun ruhunun asıl gücüyle buluşmasını, hatta güncellenmesini temin eder. Şu halde insan ve Tanrı arasındaki en güçlü bağın adı sevgidir. Sevebilme özelliği, ruhun kendini fark etmesinde önemli bir yer işgal eder. Bu özellikten uzak olan kişi, kendine yabancıdır. Sevgi, insanı kendiyle buluşturmada vazgeçilmez öneme sahiptir.

Seven ruh, tam bir rikkat içinde olduğu için aynı zamanda adalet duygusu da etkin durumdadır. Din (iman), kendinde gücü, sevgiyi ve adaleti birleştirdiği için insanın kendini gerçekleştirmesini mümkün kılar. Dolayısıyla dinin dinamizmi, sevgi, güç ve adaletin birliği olarak, ölçü, cesaret, cömertlik ve saadeti teminat altına alır. Kâbe bu anlamda dinin bir özetidir. İlk insanın yaratılmasından (sevgi), insanın ölümlülüğünün bir ifşasına ve emre itaatten (benlikten azad oluştan/Hz. İbrahim’in Kurban olayı), insan olmanın farkına varılmasına ve insanın şeytanın tuzağından kaçışına kadar, insanî vasıflar vetiresi sergilenmektedir. Kısacası bu tablo, ‘işte insan gerçeği’ dedirtmektedir.

Dünya ve ahiret, ruh ve beden, geçmiş ve gelecek, melek ve şeytan, adalet ve zulüm kutupları ‘tevhid’ ekseninde yeniden inşa edilmektedir. Kendisinin “güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini” söyleyen Hz. Muhammed de yönünü dine çeviren ve “tevhid”i eksene alan kişinin ruhen yükselip, arınacağına; huzur ve ahengi yakalayacağına işaret etmektedir.Böylece güzel ahlâkın, dinin en önemli boyutu olduğu açığa çıkmaktadır. Bu anlamda Hz. Muhammed ‘gayb’ ve müşahede âlemini bir araya getirmektedir. Çünkü onun hayatı, dinin neticesini somut olarak gösterdiği için ‘gayb’ı yakınlaştırmıştır. Yağmurun başağı büyütüp ürün vermesi sayesinde toprağın altının görünür hale gelmesi gibi, ‘iyi insan’ profili de, insan tohumundaki madde ve manayı bir araya getirmeye modellik yapar.

Yine bir başka yerde iman edene hem sevgi verileceği hem de başkaları tarafından sevileceği söylenmektedir. Bu ortak bağlılıktan dolayı Allah’ın düşmanı bu kişinin de düşmanı olacaktır (Taha/20: 39): “Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil) bırak; deniz onu kıyıya vursun da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.” Sevgi en iyi ayraç ve elverişli derinleşme ve bütünleşme aracıdır. Sevgiden nasipsiz olan kişi, sevmeyi bilmemekte ve inanması da yüzeyel kalmaktadır. Sevgi olmayınca, ‘insanı diğer varlıklardan ne ayırabilir?’ diye sormak saçma bir soru olmayacaktır. Kur’an’ın ‘ülfet’e bir mihenk taşı işlevi vermesi boşuna değildir. “Birbirine düşman kişileri ülfet güvencesiyle birbirine emin kılan” (Al-i İmran/3: 103) Allah, bu sayede, en büyük hikmetlerinden birini insana hibe etmiştir. Hanif dinin ümmeti olmak da, bu sevgiyle bağlanmak demektir. Zaten ümmet (topluluk), Arapça köken itibariyle ana (ümm) kelimesinden neşet etmiştir. Bu durumda toprak ana (rahim) ya da ümmet, rahmettir, berekettir. Eğer ümmeti besleyen sevgi ve iman damarları kurutulursa, sözde ve müsvedde bir toplumdan söz edilecektir ve bu durumda adeta sağ göz, sol göze güvenemez hale gelecektir.

Allah’ın sevgi vermesi ve sevilen bir kişi olmanın yolu ona teslim olmaktan geçmektedir. Allah’a isyan eden kişinin sevgiden bahsetmesi nasıl bir sevgi olacaktır? Ahlâk da bu teslim olmanın içinden yükselecektir. Dolayısıyla teslimiyet, bağlılık ve ilgili olmayı kendinde en çok barındıran kelime sevgidir. Sevgi, adaleti, bilgeliği, fedakârlığı besleyen bir güçtür. İman, zaten sevmek ve güvenmektir. İnanarak kişi, odaklanmayı ve bütünleşmeyi gerçekleştirir. Ahlâkın anlamı da tam olarak böylece belirmeye başlar. Allah ile insan arasındaki deruni ilişki, duygu, bilgi, tecrübe, ibadet olarak bireysel boyutta ahlâkî bir ilişkidir. Bunun insanlar arası diyalogdaki görünümü uyumlu toplumdur. Ancak İslâm ahlâkında bireysel ahlâk ön plandadır.

İnsan toplum içinde olduğuna göre birey ve toplum birbirini besler; ahlâk da her iki boyutu gerektirir. Ancak İslâm ahlâkının en belirgin özelliklerinden biri, Allah ve insan arasındaki ilişkinin özel ve şahsi olmasıdır. Bu, Hıristiyanlıkta olduğu gibi kilise benzeri herhangi bir kurumun kontrulü ve tasarrufu altında değildir. Bu bakımdan İslâm düşüncesinde, kişisel gelişime oldukça önem verilir. Çünkü ahlâki bakımdan gelişmişlik Allah’ın cemal isimleriyle yani güzel nitelikleri ile bezenmektir. Faziletler ve reziletlerin neler olduğu hususunda genel bir ittifak vardır; ancak bunların temellendirilmesinde ve anlatımında takip edilen yollar birbirinden farklıdır. Bunlar arasında filozofların yöntemi en sistematik olanıdır. Bu sebeple önce felsefi ahlak eserlerinde ortaya konulan, daha sonra Gazali ve İbn Hazm gibi alimler tarafından da kullanılan, filozofların ortaya koyduğu şablonu kullanan sistematik esas alınarak faziletler ve reziletler konusu ele alınacaktır.

İslâm Ahlâkında Faziletler

Fazilet kavramı insanın kabiliyetleri ile alakalı olarak kullanılmaktadır. İnsanın muhtelif kabiliyetleri vardır ve bu kabiliyetler doğuşta “kuvve” olarak, yani potansiyel olarak mevcutturlar. Bu kabiliyetlerin etkin olması ile hayat gerçekleşir. Müslüman filozoflar insanı tabii/fiziki dünyanın bir devamı, aynı zamanda bütün mevcudatın (makrokosmos) bir özeti olarak kavrarlar. İnsan “zübde-i alemdir”; veya “küçük alemdir” (alem-i sagir=mikrokosmos). Böyle olduğu için de kendisi dışındaki bütün mevcudatı imkân olarak ve içinde taşır. Bu anlayış çerçevesinde onlar üç ayrı nefsi birbirinden ayırırlar: nebati/bitkisel nefis, hayvani nefis ve insani nefis. Bu nefislerin her birinsin özellikleri vardır ve sırasıyla biri diğerinden daha fazla özellik taşır.

Nebati nefsin özellikleri, cisimlerden farklı olarak, beslenme, büyüme ve üreme özellikleri bulunmaktadır. Hayvani nefiste ise kendi idrak ve isteğiyle yer değiştirme/hareket özellikleri bulunmaktadır. İnsani nefiste ise, hem nebati/bitkisel nefsin hem de hayvani nefsin özelikleri bulunduğu gibi, bunlara ek olarak “düşünme ve konuşma kabiliyeti” (kuvve-i natıka) bulunmaktadır. Bu sebeple insanın sırf nutuk/konuşma ve düşünme cihetini dikkate alarak insani nefsin bu cihetine, “melekî nefis” denilmiştir. Aynı zamanda bilme/öğrenme kabiliyeti olarak da isimlendirebileceğimiz ve insanın ayırıcı hususiyetini teşkil eden “konuşma/düşünme” kabiliyeti cihetinden insan nefsine “natık nefis” adı verilmektedir.

İnsanda, o halde, üç nefis birlikte bulunmaktadır: nebati, hayvani ve meleki nefis. Bunların her birisi insanda bir kuvve tarafından temsil edilir: nebati nefis şehevi kuvvede, hayvâni nefis gadabi kuvvede, meleki nefis ise nutuk kuvvesinde. Birinci kabiliyet, insanın gıda, cinsel arzu ve diğer arzu ve isteklerine esas teşkil eder, ki adına “şehevi kuvve” denilir. Bu kuvve insanın biyolojik varlığını sürdürmesini sağlayan kabiliyetini ifade etmek için kullanılmaktadır. İkinci kabiliyet ise insanın varlığını ve sahip olduğu şeyleri savunmaya ve korumaya (muhafaza) yöneliktir; adına gazap kuvvesi denilmektedir. Üçüncü kabiliyet ise insanın hem diğer varlıklarla hem hemcinsleri ile, yani diğer insanlarla, hem de insanların üstündeki alemle düzenli bir irtibat kurma imkanını ifade eder. Klasik ahlak anlayışı sadece bitkisel ve hayvansal ihtiyaçlarını karşılayan, yani sadece bedensel ihtiyaçlarını karşılayan ve bunun için mücadele eden, insanların, henüz insani boyuta ulaşamadığını; insan olmanın düşünme ve konuşma kabiliyetini kullanarak nebati ve hayvani kuvveleri kullanmayı ifade ettiğini dile getirir.

Burada söz konusu olan kuvveler, metafizik, mantık ve fizikte kullanılan “cins” kavramı ile ifade edilirler. Buna göre insanda bulunan bütün kuvveler bu üç cinsten müteşekkildir. Bu cinslerin her birisinin altında çok sayıda nev’ bulunmaktadır. Daha sonra üzerinde duracağımız alt başlıklar her cinsin altındaki nev’leri ifade etmektedir. Bir bitki ve canlının bitki ve canlı olarak varlığını devam ettirmesi, sahip olduğu kuvvelerin/kabiliyetlerin etkin olmasına bağlıdır. Aynı şey insan ve mevcut olan her şey için de geçerlidir. Eğer insan biyolojik varlığını muhafaza edip sürdüremezse, yani bu alandaki kabiliyetleri etkin olamazsa, o zaman biyolojik varlığını sürdüremez. Aynı şey nutuk kabiliyeti için geçerlidir. Nutuk kabiliyeti de insanın insan olarak varlığını sürdürebilmesi için etkin olmak zorundadır. Eğer insan bu kabiliyetlerini etkin kılamazsa, o zaman insan olarak varlığını sürdüremez. İşte felsefe ki bilinen bütün ilimleri içine almaktadır, insanın insan olarak varlığını sürdürmesini nasıl sağladığını kendisine konu edinmektedir. Bunu yaparken de tamamen insanın kabiliyetlerini keşf edip, bunların nasıl uygulanıp, nasıl geliştirileceğini ortaya koymaya çalışmaktadır.

İslâm ahlâkında faziletler konusu işlenirken, öncelikle faziletlerin insan nefsinin hangi boyutundan beslendiğinin belirtilmesi gerekmektedir. İslâm ahlâkı konusundaki görüşleriyle dikkati çeken Osmanlı dönemi ahlâkçılarından Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk’ı Alâî isimli eseri bu konuda önemli bir kaynaktır. Çünkü o hemen hemen kendinden önceki ahlâk düşünürlerinin görüşlerini çoğu bakımdan sürdürmüştür; ayrıldığı, farklı düştüğü noktalar olduysa onları da işlemek suretiyle hem bir sentez hem de bir özet yapabilmiştir denilebilir. İnsanî nefsin iki gücü vardır.

1. İdrak gücü: Bu güç sayesinde nefis, aklın idrak gücünü gerçekleştirir. Bunun iki görünümü vardır.

a) Nazari Güç: Bunun aşırılığa veya eksikliğe gitmemesi, yani orta düzeyde/itidal üzerine olması sayesinde hikmet meydana gelir.

b) Amelî Güç: itidal üzerine fiiller, yani “orta yol” çıkarırsa adalet meydana gelir.

2. Hareket Ettirici Güç: Bu güç sayesinde beden itki veya motivasyon gücü kazanır.

a) Hareket Ettirici Arzu Gücü (Şehvet): Aşırılığa gitmediği sürece “orta hal/düzeyde” olduğu müddetçe iffet meydana gelir.

b) Hareket Ettirici Saldırgan Güç (Gazap): Aşırılığa gitmediği sürece “orta hal/düzeyde” fiiller, cesaret meydana gelir.

Hikmet

Kınalızade ve Tûsî gibi İslâm ahlâkçıları asıl erdemlerden birisinin isminin de hikmet olmasıyla ortaya çıkan dört ayrı hikmet kavramı arasında karışıklık çıkabileceğine dikkati çekerek, bunların birbirlerinden farklı olduğunu vurgular. Onlar, üç erdemden birisi olan hikmetin, felsefe teriminin karşılığı olan ve “mevcudu beşer takatince bilmek” manasına gelen meşhur hikmet olmadığını hatırlatırlar. Yine bunun amelî hikmet manasına da olmadığına, aksine nazarî hikmetin üçüncüsü olduğunu belirterek şu inceliğe dikkat çekerler: Hikmet nazarî ve amelî olmak üzere ikiye bölünmüştür. Amelî hikmet de ahlâk, tedbiru’l menzil ve ilm-i siyaset olarak üçe ayrılır. Amelî hikmet içinde yer alan ahlâk da hikmet, iffet ve şecaat şeklinde üçe ayrılır.

Bu durumda hikmet yine kendinin bir alt bölümü olup kendisine bölünmüş gibi olur. O, asıl erdemler arasında yer alan bu hikmetin, “haricî varlıkları beşer takatince bilmektir” diye de tarif ettiği ilk hikmet manasına olmadığını belirtir. Yine hikmet-i nazarî ve hikmet-i amelî diye taksim edilen hikmetin de bu hikmetle aynı olmadığı açıktır. Diyebiliriz ki felsefe için İslâm coğrafyasında veya düşüncesinde çoğu zaman hikmet kelimesi kullanılmıştır. Burada cehaletin zıddı olarak kullanılan hikmet, felsefî tasavvur anlamında değil, eşyayı ve insanı kendi yerlerince kavrayabilme yetisidir. En önemlisi de kendinin insan olduğunun farkında olma ve bu bilgiyle eylemde bulunmadır.

Hikmet Erdeminin Altında Yer Alan Erdemler

a) Zekâ
b) Çabuk anlama
c) Zihin açıklığı
d) Kolay öğrenme
e) İyi düşünme
f) Ezberleme
g) Hatırlama

Cesaret

Üstünlük sağlama güdüsünden kaynaklanan bir erdemdir. Çoğu zaman bu güdüye öfke gücü denmektedir. Bu güçten kaynaklanan erdeme ise cesaret denilmektedir. Öfke gücünün fazla olması halinde kişi saldırgan; eksik olması durumunda ise korkak olacaktır. Gazap/öfke gücünün yeterli derecede orta durumda olması ise cesareti doğuracaktır. Bu erdem olmadığı zaman adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Mesela Kindî’ye göre, cesaret, yapılması gerekeni yapmak ve ortadan kalkması gerekeni de önlemek için her türlü riski göze alabilmektir. Diğer erdemlerde olduğu gibi cesaret faziletine dahil olan erdemleri de görmemiz gerekir:

Cesaret Erdeminin Kapsamına Giren Erdemler

a) Olgun nefs
b) Olayları cesur karşılama
c) Yüksek gayret
d) Sebat
e) Yumuşak huyluluk
f) Ölçülü olmak
g) Yüreklilik
h) Dayanıklılık, katlanmak
i) Tevazu
j) Onur duygusu
k) Yufka yüreklilik (Rikkat)

İffet

Bedenin korunması ve geliştirilmesi için gerekli olan şeyleri sağlama, gereksiz olanlara da ilgisiz kalma erdemidir. Bu erdem, şehvet güdüsüne bağlıdır. Fazlalığında günahkârlık, azlığında ise şehvet eksikliği olmaktadır. İffet faziletine dahil olan erdemler ise şunlardır:

İffet faziletinin kapsamına giren erdemler:

a) Hayâ
b) Merhamet
c) Yumuşaklık
d) Nefsin güzel ahlâkla donanmaya rağbet etmesi
e) Uyumlu ve geçimli olmak                                                                                                                                                      f) Arzuları dizginlemek
g) Sabır
h) Kötülük sebeplerine karşı dirençli olmak
i) Musibet ve belaya karşı sabır
j) Kanaat
k) Vakar
l) Fedakârlık etmek
m) Cömertlik
n) Kerem

Adalet

Adalet, bütün aşırılıkların ortası ve genel olarak rezîlet demek olan aşırılıklardan kurtulmayı sağlayan bir erdem olduğu için bütün erdemlerin en tam olanı ve adeta ortak olanıdır. İslâm Ahlâkçılarından İbn Miskeveyh bunun için olmalı ki, “adalet” ve “vahdet” kavramı arasındaki derin bağlantıya işaret etmektedir. Çünkü varlıkta birlik yetkinliği ve tamlığı dolayısıyla erdemi; çokluk, başkalık ve kargaşa ise istikrarsızlık, eksiklik, dolayısıyla rezileti gösterir. Diğer erdemleri kişi yerine şu ya da bu şekilde getirse dahi adaleti ifa etmeyebilir. Böyle olursa da onun kemalinden söz etmek mümkün değildir. Oysa adaleti gerçekleştiren kişi diğer erdemleri de yerine getirdiği için erdemli kişi sayılır. Amaç da saadeti ele geçirmek yani mutlu olmaktır. Saadete götüren araçlar, erdemler göz ününe alındığında çoğu zaman onun da bir erdem kategorisi olarak değerlendirildiği dikkati çekmektedir.

İslâm filozoflarından İbn Rüşd’e göre, adalet erdemi, bilgelik, yiğitlik ve ölçülülükten (iffet) ve cömertlikten oluşan diğer dört erdemin toplumda gerçekleşmesinin teminatıdır. Ona göre, ahlâk ile hukuk arasında zorunlu bir bağlantı vardır. Fıkıh/hukuk, bireysel veya bireyler arsındaki ahlâkın analizi veya ahlâkın tesis edilmesinin ilmidir. Ona göre hukuki düzenlemelerin temel gayesi, beşeri erdemleri (fedâil nefsâniyye) tesis etmektir. Beşerî erdemler ile toplum sağlığı arasında doğrudan bir ilişkinin varlığını vurgulayan İbn Rüşd’e göre, ruhsal ve fiziksel olarak toplum sağlığının ifsad olmuş olmasının en önemli göstergesi, şehir halkının hekimlere ve yargıçlara gereksinim duymasıdır. Bu iki gösterge, toplumsal yapının çökmekte olduğuna ve halkının görüşlerinin bozukluğuna işaret eder. Erdemli toplumda ise bu iki mesleğe ihtiyaç azdır. Hatta o, yargıcın mesleğini icra edişi üzerinden de ahlâk hukuk ilişkisine dair önemli saptamalarda bulunur. Çünkü İbn Rüşd’e göre, erdem ve adalet aynı noktada kesişir.

Adalet Erdemine Dâhil Olan Erdemler:

a) Sadâkat
b) Ülfet (uzlaşma, kaynaşma)
c) Vefâ
d) Şefkat
e) Yakınlarıyla ilgilenmek,
f) Mükâfat
g) Müşterek işlerde insaf ve itidal üzerine davranmak
h) Herkese karşı dürüst davranmak
i) Yakın ve dostlarının sevgisini kazanmak
j) Teslim (her şeyi ile ilâhî iradeye dayanmak)
k) Tevekkül
l) İbâdet

Nasıl Erdemli Olunur?

İbn Hazm şöyle demektedir: “Erdemler ile erdemsizlikler (el-fedâil ve’rrezâil, faziletler ve reziletler), ibadetler ile günahlar (et-ta’ât ve’l-me’âsî) arasında nefsin nefret etmesi ile ünsiyet kurmasından/alışmasından başka bir ilişki yoktur. Mutlu (sa’îd) kişi, nefsini erdemlere ve ibadetlere alıştıran, onları sevdiren; erdemsizliklerden ve günahlardan uzaklaştıran, nefret ettiren kişidir. Mutsuz (şakî) kişi ise nefsini erdemsizliklere ve günahlara alıştıran, onları sevdiren; erdemlerden ve ibadetlerden uzaklaştıran ve onlardan nefret ettiren kişidir.” (İbn Hazm, 2009, s. 48).

İbn Hazm’ın bu ifadelerinde faziletleri kazanma ve reziletlerden de uzak durmanın nihai olarak insanın bunlara alışarak bunlarla arasında bir yakınlığın oluşmasına bağlı olduğunu ifade etmektedir. Burada verilen cevap aynı zamanda nasıl faziletli olunur sorusunun da cevabıdır. Kısaca ilk bakışta faziletler, insanın iyi davranışları tekrar tekrar işleyerek alışmaları yoluyla kazanılır. Buradan faziletli olmanın insanın kendi gayreti ile elde ettiği bir nitelik olduğu kolayca anlaşılabilir. Ancak burada “alışma” olarak tercüme edilen kelime “ünsiyet”tir. Ünsiyet alışkanlıktan öte, insanların birbirleri ile olan irtibatlarını, bağımlılıklarını fark ederek, bunu şuurlu bir bağ haline getirmelerini ifade eder. İnsanlar arasındaki ünsiyetin ortaya çıkması, nefretin tam zıddıdır; insan tabiatında olanın, ona uygun bir şekilde ve onu güçlendirerek etkin olmasıdır.

Erdemler ve Mutluluk

Erdemlerin amacı saadeti yakalamaktır. Bir başka ifadeyle erdemler mutluluğa ulaştırmada araçlardır. Ahlâk ve hukukun hedefi de budur. Hatta siyaset bilimi de bu gayeye hizmet eder. Erdemli bir toplum, dahası erdemli bir hükümdarı İslâm ahlâkı ekseninde yorumlayan Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) isimli eseri konumuzun bir tür tatbiki yönünü temsil edeceği için, bu bağlamda onun düşüncesini somut örnek olması bakımından alabiliriz.

Mutluluk Bilgisi’nde mutluluk-erdem ve bilgi ilişkisi öne çıkmaktadır. Kaşgarlı Mahmûd’un Divanü Lugâti’t-Türk, isimli eseri de Yusuf Has Hâcib’le mutabıktır. Onun Divan’ında da ‘bilik’ kelimesi kandil fitili olarak karşılanmakta ve bilgi ile aydınlık ve ışık arasındaki bağlantı, kelimenin etimolojisinde birleştirilmektedir.

1017’de Karahanlı Devleti’nin Balasagun şehrinde dünyaya gelen, iyi bir eğitim gören Yusuf Has Hacib, olması gereken veya ideal bir hükümdarı iyi bir siyasetname örneği olan eserinde şöyle tasvir eder: İyi bir hükümdar, adaletten ve doğruluktan şaşmaz; ağırbaşlı ve alçak gönüllüdür. Hırsızlık yapmaz, yalan söylemez, içki içmez, dedikodu etmez. Son derece cömert ve iyilikseverdir. Etrafındaki insanlara merhametli ve insaflı davranır. Adet ve geleneklere, görgü kurallarına uygun hareket eder. Her şeyden de önemlisi Yusuf Has Hâcib, bu ideal insan tipini soyut olarak ortaya koymaz; onu cemiyet içine yerleştirerek fertlerin diğer fertlerle ve devletle olan münasebetlerini inceler. Böylece eser, sosyoloji ve politikayı birleştirir. Yusuf Has Hâcib hikâyesini, dört kavramı temsil eden dört şahsın karşılıklı konuşmaları üzerine kurmuştur:

Hükümdar: “adalet”
Vezir: “baht/saadet”
Vezirin oğlu: “akıl”
Vezirin kardeşi: “kanaat”

Bu teşbihlerin anlamı ise şöyledir: Doğruluğu” temsil eden hükümdar Gün Doğdu devamlı parlaklığı ve herkesi aydınlatmasından dolayı güneşe benzetilir. “Saadeti” temsil eden vezir ise aya benzetilir. Çünkü dünya saadeti ayın menzilleri ve ışığı gibi inişli-çıkışlıdır. Vezirin halefi ve oğlu olan akıl, her şeyin hikmetini araştıran birisi olarak “aklı”, diğer oğlu “kanaat”ı ve akibeti temsil ederler. Bunların ahenkli çalışıması durumunda devletli bir sultandan veya mutlu bir devletten bahsedilebilir. Esasında bu hikâye, her bir insan varlığı için geçerlidir. Temel erdemlerin orta erdem olan adaleti gerçekleştirdiğini anımsarsak, mutluluk, akıl ve sabır “bütün bir şahsiyetin” oluşumunu temin eder.

Yusuf Has Hâcib’e göre, mutluluğu kazanmak insanın yetilerini kullanmakla doğrudan ilişkildir. Dahası ruhun irade, bilgi, eylem ve hissetme gibi görünümleri arasında ahengi yakalamak “huzur” olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla dünyada var olmanın amacı da bundan başkası değildir. Yusuf Has Hâcip ve diğer İslâm ahlâkçılarına göre, ahireti kazanmak için bu Dünya’dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve kusurları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya’da hem de Ahiret’te mutlu kılacaktır.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.