İslâm Ahlâkının Kaynakları – İslam Ahlak Esasları 2.Ünite Özeti

GİRİŞ

İnsan istese de istemese de belirli bir düzen içerisinde hayatını sürdürmek zorundadır. Bu düzenin tam ve insicamlı haline ahlâk denilmektedir. İnsanların hayatlarındaki düzenler farklılıklar gösterseler de, her insanın az veya çok tutarlı, az veya çok şuurlu, az veya çok makul, hatta az veya çok iyi “bir” ahlâkı vardır. Demek oluyor ki, insanların hayatlarında birden fazla ve birbirinden farklı davranış düzenleri vardır. Bu da bizi şu sorulara cevap aramaya iter: Niçin birbirinden farklı davranış düzenleri vardır? Niçin bazı davranış düzenleri daha etkin ve baskındır? Hangi davranış düzeni tercih edilmelidir? Niçin? Bu sorularla birlikte davranış düzenleri arasındaki ihtilafın aşılması veya meşrulaştırılması mecburiyeti kendisini hissettirir ki, her iki halde de birbirinden farklı sorunlar ortaya çıkar.

Davranış düzenleri arasında makul bir tercih yapılamayacağını iddia eden, insanların bütün kararlarının nihai olarak eşdeğer (netice olarak hepsinin değersiz) olduğunu savunan bu tavra ahlâki görecilik/ahlâki rölativizm denilmektedir. Ahlâki görecelik, aynı zamanda bir ilim olarak ahlâkın mümkün olmadığını savunur. Ahlâki rölativizmi savunmak, ilk bakışta insanların özgürlüklerini savunmak gibi gözükür.

İSLÂM AHLÂKININ TEMELLERİ

Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in uygulamaları ve sahabenin buna fiilî ve kavlî (sözlü) şahadetinin muhtelif cihetlerden kaynak değeri vardır. Bunun yanında bütün Müslümanların tarih boyunca bu kaynakların verili şartlarda nasıl uygulanacağı ve ne gibi neticeler ortaya çıkardığı hususunda gösterdiği gayret ve bu verileri hem nakil, hem tasnif hem de üst bir dil oluşturarak makul bir şekilde uygulama pratiğinin de, sonraki nesiller için kaynak değeri vardır. Özellikle yaşayan iyi ahlâklı insanlar, yeni yetişen çocuklar ve gençler için, ahlâklı yaşama bilgisinin şehâdet (veya müşâhede yani gözüyle görüp, kulağıyla işitip, anlayıp uygulama) yoluyla ulaşabildikleri tecrübi kaynağıdır. Gençler hayırseverliğin iyi olduğunu kitaplardan, ne olduğunu ve kendi hayat şartları içinde nasıl tahakkuk ettiğini ve edebileceğini, irtibat halinde bulundukları ahlâklı ve hayırsever insanlardan, müşahede yoluyla görerek ve duruma göre de, hayır faaliyetine bizzat iştirak ederek, öğrenirler.

Kaynak Kavramı ve Terimi

Türkçe’de kaynak kelimesi, bir şeyin varlığını aldığı ve varlığını sürdürürken kendisinden beslendiği, kendisine dayandığı nihai ve ilk nesneyi (menşeini ve menbaını) ifade eder.

Konumuz açısından kaynak kelimesinin üç anlamı ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birinci manasıyla bir varoluş düzeni olarak İslâm ahlâkının kökeni, aslı ve varlık sebebini ifade eder. Bunu biz kısaca İslâm Ahlâkı nereden gelir? Nereden kaynaklanırl? Veya daha genel olarak İslâm Ahlâkının kaynağı/kaynakları nedir? diye sorarız. Daha farklı bir şekilde İslâm ahlâkının varlık sebebi nedir? sorusu, bu manası ile kaynak ile ilgili temel sorudur. Bu soru esas itibariyle felsefenin ve ahlâk felsefesinin sorusudur. Bu soru İslâm ahlâkına yöneltildiğinde, İslâm ahlâk felsefesinin inşa edici sorusu ve hareket noktasını teşkil eder. Burada soru, bir anlamda dil öncesi varoluş düzeni olarak ahlâkın varlığı ve tahakkuku ile alakalıdır. Mesela Fransız Filozofu Henri Bergson “Ahlâk İle Dinin İki Kaynağı” isimli meşhur eserinde ahlâkın bu anlamda kaynağını ele almıştır.

İkincisi, birinci manası ile İslâm ahlâkı hakkında bilgi veren ve bunu öğrenme ve öğretme imkanını ortaya çıkaran unsurları ifade eder. Bir ilim olarak İslâm ahlâkının imkanı, buna bağlıdır. Bunu biz kısaca İslâm ahlâkını nasıl veya nereden öğreniriz? Veya İslâm ahlâkını öğrenmenin yolları nelerdir? soruları ile ifade ederiz. Bu sorular daha çok, ortaya çıkmış olan ve yaşanan bir ahlâk sisteminin içerdiği ilke ve kurallar hakkındaki sorulardır. Bu anlamda İslâm ahlâkının kaynakları Kur’an, sünnet ve daha önce yaşamış ve halen hayatta olan İslâm büyüklerinin eserleri ve örnek hayatlarıdır.

Üçüncü olarak daha çok bir ilim/disiplin olarak bu alanda telif edilmiş kitaplar ve yazılı olarak bize ulaşmış diğer metinler kast edilir. İslâm Ahlâkı hakkında hangi eserler telif edilmiştir? sorusu, artık ahlâkı bir ilim olarak dikkate aldığımızı ve bu alanda belirli bir düzen içinde telif edilmiş eserlerden bahsettiğimiz ortaya çıkar. Bu manalar ve soruların birincisi kendisine İslâm ahlâkının varlığını, ikincisi bilgisini ve nihayet üçüncüsü bu konudaki sistematik düşünceyi, Müslümanların ahlâk hakkındaki sistematik düşüncesini, kendisine konu edinmektedir. Bu kaynaklardan her birinin bir nakli bir de akli kısmı bulunmaktadır. Başta K. Kerim olmak üzere bütün naklin etkin olabilmesi için anlaşılması gerekir. Anlaşılması ise zorunlu olarak akli bir faaliyettir. Nakil akıl olmadan etkin olamaz. Diğer taraftan akıl üzerinden/tarafından anlaşılarak etkin olan naklin anlaşılmış hali, en azından anlaşılıp yeni sayılabilecek bir duruma uygulanmasına bağlı olarak, “genişlemiş” ve “gelişmiş” olacaktır. Daha sonra nakil bu genişlemiş haliyle yeniden akıl üzerinden etkin olacak, yeniden genişleyip gelişecek ve yeniden uygulanacaktır. Bu süreç hiç kesintiye uğramadan devam edeceği için, ahlâk alanının kaynakları en temelde nakil ve akıl olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Burada belki nakil ile ilgili olarak şu noktada bir tefrik yapılabilir: ahlâkın var olması ile nakledilmesi birbirinden farklı iki vakıadır; bu sebeple bunlar birbirinden ayrılmalıdır.

İslâm Ahlâkının Varlık Nedeni Olarak Kaynakları

Ahlâk, her ne kadar toplumsal bir boyuta sahip olsa da, nihai çerçevede ferdîdir ve ferde aittir; fertte gerçekleşir. Bu sebeple hakiki varlık olarak insanın sahip olduğu özellikler de, ahlâki açıdan farklı bir asıl, bir kaynak konumundadır. Genel anlamı ile bir tane İslâm ahlâkı olmakla birlikte, insanların şahsi özelliklerine bağlı olarak, insanlarda bu ahlâkın bir veya birden daha fazla ciheti baskın bir konumda olabilir. Günümüzde daha çok zeka tipleri veya farklı zeka tipleri olarak bilinen ve hakkında konuşulan insanın bu ciheti, ahlâkın ferdi ciheti ve tarafı ile doğrudan irtibatlıdır. Daha doğrusu insanların şahsi özellikleri, ahlâki hayatlarında da farklı ahlâki ilke ve kurallara daha fazla önem vermelerine sebep olabilir. Bazı insanlarda ahlâkın adalet ciheti daha fazla ön plana çıkarken, diğerlerinde merhamet, sıdk (doğruluk), şefkat ve muhabbet daha fazla ön plana çıkabilir. Diğer taraftan daha sonra üzerinde durulacağı gibi insanların mesleki hayatı da, en azından meslek hayatını doğrudan ilgilendiren konularda, meslek hayatının gerektirdiği hassasiyetleri daha fazla ön plana çıkartma ihtiyacını ortaya çıkarabilir. Zenaatte “himmet”, ticarette “sıdk”, yönetimde ve yargıda “adalet”in ön plana çıkması, bu alanların öncelikleri ile doğrudan alakalıdır. Bu cihet, ahlâki hayatta ferdî bir boyut olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda mesleklerin de kendi mahiyetlerine uygun olarak bazı ahlaki değerleri daha fazla dikkate almayı gerektirdiği ortaya çıkmaktadır. Kısaca biz ahlakın insicamlı (tutarlı) bir bütün olmakla birlikte, insan ve toplum hayatında bazı farklılaşmaları engellemediğini söyleyebiliriz.

Ahlâki şuur, insanın kendi kendisinin ve kendisi üzerinden de diğer insanların, buna bağlı olarak da bütün kâinatın ehemmiyetini fark etmesi ile başlar. Her insan önemlidir. İnsanın önemli olması, onun yaptığı ve düşündüğü, inandığı ve bildiği her şeyi önemli kılar. Kendisinin önemli olduğunu fark eden insan, kendisi gibi olan diğer insanların da, en az kendisi kadar veya en azından kendisi gibi ve kendisi kadar önemli olduğunu teslim eder. Daha doğrusu ahlâk eğitiminin ciddi bir aşaması, insanın kendi yaşadığı hayatın ve birlikte yaşadığı diğer insanların hayatının, fiilleri ve kararlarının önemli olduğunu fark etmektir. Bu fark edişle birlikte insan kendisinin tek başına değil, birlikte yaşadığı diğer insanlarla birlikte varolduğunu keşf eder; bu keşifle birlikte, diğer insanlara ehemmiyet vermeyi veya onların ehemmiyetini fark etmeyi ve dikkate almayı, kendi ahlâki gelişiminin ön şartı olarak kabul eder.

Ahlâkın Kaynağı Olarak Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim

Birinci manası ile İslâm ahlâkının kaynağı vahiydir. Bu vahyin bir düzen içinde Hz. Peygamber’in hayatında tahakkuku (gerçekleşmesi); daha sonra da onun etrafında yaşayan insanlar tarafından müşâhede (kısaca katılımcı gözlem) yoluyla öğrenilip üstlenilmesi; bundan sonraki nesiller için ise, bu ilk neslin hayatında tahakkuk edenin diğer nesiller tarafından yine müşahede yoluyla benimsenip üstlenilmesi olarak belirmektedir. Bu durum İslâm ahlâkının kaynağının, sahabe sonrası toplumlar için ilk elden, tevatür olduğunu söylemenin gerekçesini teşkil eder. Buradaki tevatür, bilme ile var olmanın özdeş olduğu bir bulunuş şeklini ifade etmektedir. İnsanların varlığını devam ettirmesi, en temel ahlâki ilkelerin ve kuralların, bir şekilde ve en azından asgari ölçüde, etkin olması anlamına geldiği için, insanların bütününde böylesi bir bilginin bilfiil mevcudiyetini göstermektedir.

İnsanın sahip olduğu havas-ı selime (beş duyu) ile, bütün insanlarda müşterek olan bir cisim algısına sahip olması ve bu algı üzerinden diğerleri ile irtibatını ve iletişimini sağlayıp muhafaza etmesi gibi, doğruluk, insanların dokunulmazlığı, mülkiyete saygı gibi temel ahlâki kuralların da, insan topluluklarının devamı için ve devamı sebebiyle, ahlâki makuliyetin esasını teşkil ettiğini söyleyebiliriz.

Ahlâk kendinde teorik (nazari) değil pratiktir (amelidir). Bir insanın ahlâkı, onun hayat düzenidir; kendi hayatında etkin olan ilke ve kurallardır. Ahlâk, hakiki manası ile insanların hayatlarındadır; kitaplarda değil. Ahlâki ilke ve kuralları anlatan bir kitap, “ahlâk” değil, “ahlâk hakkında” kitaptır. O kitapta anlatılan ilke ve kurallar, bir insan tarafından üstlenildiğinde, o insanın ahlâkı olur; ve o kitap, o şahsın ahlâkı hakkında hem varlık hem de bilgi kaynağı haline gelir. Kur’an-ı Kerim bu konuda bilinen en önemli belki yegane örnektir. Nitekim K. Kerim, Hz. Peygamber ve sahabeden başlayarak, bütün Müslümanların ahlâkının varlık ve bilgi cihetinden kaynağıdır. Müslümanlar ahlâki ilke ve kurallarını K. Kerim’den aldıkları gibi, hakiki bir Müslüman’ın ahlâkı hakkında bilgi edinmek isteyen herkesin başvuracağı ilk “kaynak”, ilk “merci” de K. Kerimdir.

Ahlâki Bilginin Kaynağı Olarak Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim

Yukarıda ifade edildiği gibi ahlâkın kaynakları demek ikinci manası ile ahlâki bilginin kaynakları demektir. Temel soru neyin iyi ve kötü olduğu ile alakalıdır. İyi fiiller/davranışlar nelerdir? Kötü davranışlar nelerdir? Ve iyi ve kötünün bilgisini nereden ve nasıl elde ediyoruz? Bu sorulara biz kısaca “nakil” ve “akıl” olarak cevap verebiliriz. İnsanın doğumundan itibaren nasıl yetiştiğini ve elde ettiği bilgileri, -buna iyi ve kötü davranışların bilgisi de dahildir-, nasıl elde ettiğine bakacak olursak, insanın iyi ve kötü hakkındaki bilgilerini esas itibariyle naklen elde ettiğini fark ederiz. İnsan iyi ve kötü hakkındaki bilgilerini önce ailesinden sonra da ait olduğu toplumdan ve toplumsal eğitim kurumlarından elde eder. Ancak sadece burada kalmaz; öğrenirken ve öğrendikten sonra kendisi de elde ettiği bu malumat üzerinde düşünür ve bununla ilgili olarak kendi kanaatini ve tavrını geliştirir. Dikkat edilecek olursa biz hayatımızda ne “saf” bir akılla karşı karşıyayız, ne de “saf” bir nakille. Akıl, nakil ile nakil de akıl ile irtibatı içinde bizim bütün hayatımıza ve kararlarımıza refakat etmektedir. Biz bu çerçevede kendi ferdiyetimizi ve özgünlüğümüzü, ahlâki alandaki kararlarımızı da vererek oluşturuyoruz.

İnsanların Hz. Peygamber’den din ve onun pratik yönü olarak ahlâk adına aldıkları şeylerin hepsi, nihai olarak K. Kerim ile irtibatlıdır. K. Kerim sadece Hz. Peygamber’e değil, bütün insanlığa gönderilmiş olduğu için, hem Hz. Peygamber’in hayatında hem de sahabe’nin hayatında görünür hale gelen ahlâkın aynı zamanda bilgi kaynağıdır. Hz. Peygamber’in ahlâkını anlamak, hakkında konuşmak, sözlerini anlamak isteyen herkesin müracaat etmesi, bilmesi gereken ilk kaynak, K. Kerim’dir. K. Kerim İslâm ahlâkının varlık kaynağı olduğu gibi kendisi ile ortaya çıkmış olan bu ahlâk hakkında doğru bilgilerin bulunduğu ilk ve bağlayıcı asli kaynaktır da.

Mesela Peygamber Efendimizi işaret eden ve onda insanlar için “üsve-i hasene” (en güzel örnek) olduğunu söyleyen ayet (Ahzab/33:21) böyledir. Bu ayette ahlâki bir ilkeye işaret edilmektedir. Benzer bir şekilde “Allah’a, Resulüne ve sizden olan ulü’l-emr’e itaat” da (Nisa/4:59), bir ilke emridir. Bu emrin muhtevası, ancak söz konusu olan, me’mur bih’in muhtevası incelenerek belirecek/belirlenecektir. Ama “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emri (Hûd/11:112), bir ilkeyi değil, bir kuralı, ahlâki bir “normu” dile getirmektedir. Burada “dosdoğru olmak”, anlamı belli ölçüde açık bir tabirdir ve bu tabir, belki dil dışı unsurları da dikkate almayı gerektirse de, dil üzerinden anlamı belirlenebilecek bir özelliğe sahiptir.

Hz. Peygamber’i Cenab-ı Hakk “sen büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem/68: 4) şeklinde tavsif ederken, Müslümanlara da, “rasul’de üsve-i hasene vardır” (Ahzab/33:21) diye işaret ederek, Hz. Peygamber’de olan ile olması gerekenin buluştuğu ve bir vahdet teşkil ettiğini; dolayısı ile bu cihetten Hz. Peygamber’in ahlâki örnek olduğunu ifade etmiş olmaktadır.

Hz. Peygamber’in fiil ve sözlerinin tamamının herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacağını beklemek anlamsızdır. Onun tebliğ ve beyan ettiği tayin edici ilke ve kuralların tamamının bütün Müslümanlar tarafından aynı veya benzer şekilde algılandığı da bir hakikattir. Hz. Peygamber ahrete irtihal ettikten sonra bütün dünyaya dağılan on binlerce sahabinin bir ve aynı dini yaşaması, bir ve aynı davranış düzenini yaşayarak, hemen her yerde aynı ahlâkı göstermeleri Hz. Peygamber’in tebliğinin ve beyanının tam olarak anlaşıldığının bir ifadesidir. Bu durum klasik dilde kısaca “sahabenin icmaı” olarak ifade edilir ki, bu da İslâm dini ve dolayısı ile ahlâkının delalet ve sübut cihetinden yakin ifade eden ilke ve kurallarını ihtiva eder. Sahabenin icmaının diğer bir ismi ise, özellikle K. Kerim’in nakli söz konusu olduğunda kullanılan, tevatür kelimesidir. Tevatür sübut ve delalet yönünden yakin ifade eder. Çünkü mütevatir olan, yani tevatür olarak nakledilen herhangi bir şeyin varlığı ile bilgisi bir ve aynı şeydir. Tevatürde varlık ile bilgi özdeştir. Bunu K. Kerim üzerinden kısaca şöylece ifade edebiliriz. K. Kerim’in tevatüren nakledilmesi demek, formel bir uzlaşma için bir araya gelme ihtimali olmayan insanların birbirlerinden bağımsız olarak K. Kerim’i okumaları demektir. K. Kerim esas itibariyle “okunduğu” ve “okunarak” nakledildiği için, K. Kerim’in bilinmesi ile onun varlığını sürdürmesi bir ve aynı şeydir. Burada Kur’an’ın bilinmesi ile varolması arasında bir öncelik ve sonralık, veya illet-malul ilişkisi mevcut değildir. Kur’an’ın bilgisi ile varlığı bir ve aynı şeyin iki ayrı ifadesidir. Benzer durum ahlâk için geçerlidir. Daha sonra bu kitapta ana hatları ile zikredilecek bütün temel ahlâki ilkeler ve kurallar (değerler/ahlâki hükümler) Müslümanların hayatında ve onların hayatı olarak, yani yaşanarak nakledilmiştir. İslâm ahlâkının ilkeleri ve kuralları konusundaki bilgilerin bu kadar yaygın ve yakin derecesi yüksek olması, bununla doğrudan alakalıdır.

Bir İlim olarak Ahlâk ve Kaynakları

İslâm ahlâkının ikinci kaynağı akıldır. Ancak aklın kaynak olması, kendiliğinden ve esastan müstakil ahlâki ilke ve kurallar vazetmek olmayıp, nakille gelenin anlaşılması ile alakalıdır. Bunun yanında aklın esas kaynak değeri, ahlâk alanının ilim haline getirilerek, bunun ortaya çıkardığı meseleleri ortaya koymaktır. Bu meseleler de, ana hatları ile şu şekilde sıralanabilir: (1) rivayetlerin tasnifi; (2) buradan kuralların çıkarılması; (3) rivayetler ile kurallar arasındaki irtibatı kurmanın makul yolu/yönteminin müzakere edilerek ortaya konulması.

Ahlak ilmi, ahlaki ilke ve kuralların uygulanmasını da dikkate alır. Buna bağlı olarak ahlaki ilke ve kuralları anlama ve uygulama sürecine refakat eder. Ahlak ilminin vazifesi uygulamaya refakat ederken ortaya çıkan imkanları kullanarak, yeni durumları değerlendirme, yeni bir durumda hangi kuralların etkin olacağı ve bu kuralların nasıl uygulanacağını belirleme noktasında ortaya çıkmaktadır. Bunu klasik dil şu şekilde ifade etmektedir: Bütün bu rivayetler ve veriler belirli kriterler çerçevesinde önce tasnif edilir, sonra bunlar belirli bir düzen içerisinde, fasıllara ayrılarak tafsil edilir; ancak bu ilim olmak için yetmez; bunun için bütün bu verilerin ve rivayetlerin anlaşılması da gerekmektedir. Rivayetlerin ve verilerin anlaşılması aşamasına tahsil edilmesi denilmektedir. Ve nihayet anlaşılmış olan rivayet ve veriler mevcut durum dikkate alınarak, ortaya çıkan sorunları kavramak ve çözmek için kullanılır. Bunun yapılabilmesi için bunların bu cihetten ele alınması ve tedkik edilmesi gerekmektedir. Bütün bu aşamalar belirli bir yöntemi ihtiva etmektedir ve bu yönteme de kısaca tahkik denilmektedir. Kısaca birinci kısımda bulunan esasın sürekli ve sistematik bir şekilde işlenerek, ilim haline getirilmesi ve bunun üzerinden yeni yetişen nesillerin belirli bir düzen içerisinde ahlâklı şahıslar olarak yetiştirilmesi imkânı ortaya çıkarılmaktadır.

İslâm ahlâkının kaynakları derken kastedilen üçüncü anlam tam da bu çerçevede ortaya çıkmaktadır: İslâm ahlâkının ilimleşme süreci ve bu sürece katkıda bulunmuş olan temel eserler ve bunların müellifleri. Demek oluyor ki, İslâm ahlâkının bir rivayet bir de dirayet kısmı vardır. Rivayet kısmı, onun varlığı ve bilgisi ile alakalı iken, dirayet kısmı bir davranış düzeni ve davranış düzeninin bilgisini kendisine konu edinerek, bunu daha üst bir dilde ele alıp, bir taraftan bunların anlaşılması ve hakiki veya muhtemel karşıtlarına karşı savunulmasını sağlama yanında, yeni yetişen nesillere sistematik bir şekilde İslâm ahlâkını öğretmeyi mümkün kılmak ile alakalıdır. Kısaca İslâm ahlâkının bir rivayet bir de dirayet kısmının mevcut olduğunu ve bunların birbiri ile irtibat içerisinde ele alınmasının, bu alanın günümüzde  öğrenilmesi ve öğretilmesi için gerekli odluğunu söyleyebiliriz.

Ahlâk konuları ilk asırlarda geniş hadis külliyatı içinde, muhtelif başlıklar altında ele alınmıştır. Bu çerçevede Hz. Peygamber’in ahlâkı “edeb”, “birr” ve “hüsnü’l-hulk” gibi başlıklar altında tasvir edilmiştir. Bu tasvirde doğrudan rivayet dili kullanılmış; duruma göre onun bir fiili, bir sözü veya bir takriri onun ahlâkının unsurları (şahitleri veya delilleri) olarak zikredilmiştir. Bu tür eserleri okuyanlar belirli durumlarda Hz. Peygamberin nasıl davrandığını, neyi tavsiye ettiğini ve neye müdahale etmeyerek, onayladığını görmektedirler. Bu türden eserler her şeyden önce temel hadis kitaplarıdır (kütüb-i sitte veya kütüb-i aşere). Bunların yanında yine muhaddisler tarafından telif edilmiş ve özellikle ahlâki rivayetlere tahsis edilmiş eserler de bulunmaktadır. Bu eserler de, başlık olarak Abdullah b. Mübarek’in (öl. 181/707)“Kitâbü’z-zühd ve’r- rekâik”i, Ahmed b. Hanbel’in (öl. 241/855) ve Kütüb-i Sitte müelliflerinden Buhârî’nin (256/877) “el- Edebü’l-müfred”i gibi muhtevalarını ifade edecek başlıklarla hazırlanmıştır. Bunların yanında ismi “âdâb” veya “edeb” ile başlayan çok sayıda eser telif edilmiştir. Bunların büyük bir kısmı bir “davranış düzeni”ni ortaya koydukları için, çok çeşitli alanlarda olsalar da, “edebü’l-katib” gibi doğrudan ahlâki konuları ele almayanlarda bile, ahlâki bir boyut vardır. Bu tür eserlerin kaza (yargı) ile ilgili alanı, yani muhakeme usulünü tasvir eden eserler hukuki olan ile ahlâki olanın, en azından muhakeme (yargılama) sürecinde birbiri ile irtibatı içinde tasvirini ele almakta; bu tasvir üzerinden belirli bir davranış düzeni öğretilmektedir. Özellikle bu alanda rivayet ile dirayetin, nakil ile aklın nasıl birlikte yürüdüğünü takip etmek mümkündür. Özellikle önceleri bir mahkeme salonunun veya binasının bulunmadığı şartlarda yapılan muhakemenin, daha sonra daha karmaşıklaşmış toplumsal ilişkiler düzeni içinde yapı kazandığı ve bu yapının işleyişinin normatif düzeninin, daha basit olandan hareketle nasıl geliştirildiğini burada görmek mümkündür. Başlığı “âdâb” veya “edeb” olan ahlâk eserleri oldukça önemli bir yekun tutmaktadır. Bunlar arasında toplumsal ve ferdi hayatı bir bütün olarak ve birbiri ile irtibatı içinde, modern teorik sistemlere meydan okurcasına, tam bir sistem olarak ortaya koyan Maverdi’nin Edebü’d-Dünya ve’d-Dini’i yanında, bir tür iletişim, tartışma ve araştırma ahlâkı olan ve bunu aynı zamanda bir yöntem olarak ortaya koyan “adâbü’l-bahs ve’l-münazara” literatürü vardır. Bu literatür, edebü’l-kaza (muhakeme usulü) literatürü yanında Osmanlı döneminde çok ilgi görmüş ve bu alanlarda çok önemli çalışmalar yapılmıştır.

Tasavvuf alanında da ahlâkı doğrudan veya dolaylı olarak mevzu edinen çok sayıda eser telif edilmiştir. Birçok önde gelen sufi tasavvufu “güzel ahlâk” olarak tanımladığı için, tasavvuf ile ahlâk arasında asli bir irtibat vardır. Bu sebeple temel sufi eserlerinin her birisi aynı zamanda bir ahlâk eseri hüviyetindedir. Bunlar arasında Abdullah b. Mübarek’in Kitâbü’z- Zühd’ü, Haris el-Muhasibi’nin er-Riaye li-hukukillah’ı, Kelelebazi’nin (Gülabadi), et Ta’arruf’u, Ebû Talib el-Mekki’nin Kût el-Kulûb’ü, Serrac’ın el-Luma’ı, Kuşeyri’nin er-Risâle’si, Hucvirî’nin Keşfü’l Mahcub’u, Gazali’nin İhyâ’sı, Sühreverdi’nin Avarifü’l-Mearif’i, İbn Arabi’nin muhtelif ahlâk eserleri yanında el Fütühat el-Mekkiyye’si, Mevlana’nın Mesnevi’si ve daha sonra yaşayan yüzlerce sufinin eserleri, aynı zamanda az veya çok sistematik ahlâk eserleridir. Sufilerin eserlerinin en önemli özelliği, ahlâkı kurallar ve ilkelere uyma olarak görmeyip daha ileri giderek, insanda bu ilke ve kurallara uyma neticesinde ortaya çıkacak olan/çıkması beklenen hal ve makam olarak kavramaları; bunun neticesinde de, sadece kurallara uymayı ahlâki yetkinlik açısından yeterli bulmamalarıdır.

Felsefeciler arasında Kindi’den (öl. 252/866) başlayarak Ebu Bekir er- Razi (öl. 313/925), Ihvan-ı Safa, Farabi (öl. 339/950), fazla olmamakla birlikte İbn Sina (öl. 1037), İbn Miskeveyh (öl. 1030), Gazali (öl. 505/1111), Fahreddin er-Razi (öl. 606/1210), Nasirüddin et-Tusi (öl. 1274), Adududdin el-İci (öl. 1355), Celaleddin ed-Devvani (öl. 1502), Hüseyin b. Ali el-Kâşifi (1504) ve Kınalızade Ali Efendi (öl. 15729 eserleri, bu alanda temsil gücü yüksek eserlerdir. Bunarın dışında da çok sayıda eser telif edilmiştir.

Görüldüğü gibi İslâm ahlâkının kaynakları, nakil ile akıl olarak iki ana kısma ayrılmakla birlikte, naklin nerede bittiği, aklın nerede başladığı veya aklın nerede etkin olup naklin daha geri planda kaldığını açık ve seçik bir şekilde tespit etmek mümkün değildir. Bir fakihin, İmam Muhammed eşŞeybani’in ifade ettiği gibi, “rivayet (hadis) re’ysiz (anlayışa dayalı görüş), re’y de rivayet olmadan, olamaz”. O halde akıl ve nakil genel olarak İslâm medeniyetinde, özel olarak da İslâm ahlâkı alanında bir biriyle çelişen, muhalif iki unsur olmayıp, birbirinin mütelazımı olarak algılanmış ve böylece değerlendirilmiştir. Gazali’nin dediğine denk düşerek, nakil akla hareket alanı açmış, akıl da nakle etkin olma yollarını geliştirmiştir. Nakil ve aklı buluşturup telif eden ise, tevatür olmuştur.

 

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.