İslam’da din-devlet ayrılığı yoktur!

Güç ve kuvvetin hâkim olduğu dünyamızda, haklı da olsalar zayıflara itibar yoktur. Bugün Müslümanların örnek ve güçlü bir tek bile devletleri olsaydı, insanların İslâmiyet’e ilgi ve teveccühleri çok farklı olurdu. Bütün şer güçlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne düşmanlıkta ittifak ettikleri bir dönem yaşıyoruz. Başındaki Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın Milletin, ümmetin, insanlığın hizmetinde olup devletini lider bir devlet yapma mücadelesi, hizmeti, gayretleri, zalimlerin, emperyalistlerin rahatını bozmuştur. Buna bu ülkenin ekmeğini yiyen, her türlü imkanını kullanan, bu ülkede yaşayan, insan şeklindeki hayvanlardan daha aşağı mahlukları görünce daha çok üzülüyoruz. İnsanlar ayırımı yapamıyorlar. 

 

İnsanlar İslâmiyet’in güzelliklerini pratikte görmek istiyorlar. Sırf geçmişin başarılarıyla övünmek, bizi inandırıcı kılmıyor. “İslâm güzel de, siz neden güzel değilsiniz?” diyorlar. Aradaki şu farkı/çizgiyi düşünmüyorlar bile. Şeklî dindarlığın, bazı dindarlık alametlerinin  öze inmeden dindar bilinmesi, ‘dış görünüş dindarlığı’ anlayışını yerleştiriyor. Yaşayışları, bozuk toplumda çok basit uygulamaların bile dindarlık kapsamına girmesi, dindar bilinenlerin toplum içinde yaptıkları yanlışlıkların, iyi örnek olamayışlarının Dine mal edilmesi büyük bir problemdir. Söylenmesi gereken “Müslümanlar kusurlu, İslam kusursuz” düşüncesidir. 

 

İslam özünden, kaynağından öğrenilmeyince, sahih bir Din bilgisine ulaşmayınca, ibadetler âdetleşip, âdetler ibadetleşince, ilmî dindarlıktan uzaklaşıp, hissi dindarlıkla yetinilince, ölçüyü de bilmeyince, herkes yaşadığı hayatı Müslümanların hayatı olarak yutturmaya çalışıyor. ‘Mü’min Kimliği’ oluşturmak için hayatın içinde bir Peygamber olarak Rasulüllah Efendimizin yaşayışı örnek alınıp, eksikliklerimizin tamamlanması, ifrada (aşırılığa) gittiğimiz yahut tefritte (geride/pasif) kaldığımız amellerimizi itidal ve istikamet çizgisine çekmeyince, Dinimiz ciddiye alınmamış, hayat tarzımızın muhasebesi yapılmamış olur. Dini meseleler felsefe haline getirilmiş veya laf ebeliği yapılmış, sorular veya verilen cevaplar magazin gibi seviyesiz noktaya çekilmiş olur. Hatta akademisyenler, hoca olarak bilinenler, TV programlarına katıldıklarında Allah Rızası’nın dışında maddi/manevi menfaat için yaptıklarından millete/ümmete Dinî bakımdan faydalı olamamışlardır. Yapılan yanlışlıklara, gayri ahlaki hallere de meşrûiyet kazandırır hale getirmişlerdir. İnandığımız gibi yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanmaya başlar halin de müsebbibi olmuşlardır.

 

 
İslam ile Devlet ikiz kardeş gibidirler. Benim Peygamberim “İslam ile Devlet ikiz kardeş gibidirler. Bunlardan biri olmaksızın, öteki kâmil olmaz. İslam bir binadır, devlet onun koruyucusu. Temeli olmayan bina çöker, koruyucusu bulunmayan yer dağılır gider” buyururken, siyaseti, devleti, rejimi İslam’dan uzak tutan, Dinimizi hayatın dışına çeken bir yapıyı nasıl İslami bulabiliriz?

 

 
İslam’da din-devlet ayrılığı yoktur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin düştüğü/düşeceği durum âyetlerle beyan edilmiştir. Peygamberimiz, aynı zamanda devlet kurucusu ve devlet başkanı idi. Ana kaynak dindir, İslam’dır, Şeriattır. İslam âleminin içinde bulunduğu vahim durum, yaşanmayan İslam’a mal edilebilir mi? ‘Şeriatla yönetilen ülkelerde hep dikta rejimi olması. Şeriat, insanı diktatör olmaya itiyor olmasın?’ tarzındaki sözler, çok üzücüdür. Bu düşüncede olanların yollarının, yönlerinin doğru ve iyi olmadığını gösterir. Emperyalist devletlerin emrine girmiş, maddi ve manevi hayat tarzlarını Batı’ya/ABD’ye/İsrail’e göre ayarlamış rejimin mensuplarının faturası nasıl İslam’a çıkarılabilir? Böylesine bir insafsızlık bir Müslüman’a yakışır mı?  Yaşadığımız zamanda mü’minlerle mü’min olmayanlar arasında bir farkın olmaması için ısrarla uğraşıyor olmak bizleri teyakkuza sevk etmelidir. Küfür tarafının İslam düşmanlığı aynıdır; ne kalktı ne de azaldı! Kılık kıyafetten yemeye içmeye, konuşmadan örfe kadar her şeyde iman farkı olması gerekirken bu fark gitgide erimektedir. ‘folklorik din’anlayışıyla İslam’ı kavrayamayız.
 

 

İslam, sarıktan cübbeden, mahkeme kararlarındaki hırsızlara verilen cezaların uygulanmasından ibaret mi? İslam’ın temel meselelerini bilmeyen, Edilleyi Şer’iyyeden,  İslam’i ilimlerden habersiz insanımızın sadece sloganvâri cümlelerle, rahatımızı kaçırmayan, ‘folklorik din’anlayışıyla İslam’ı kavrayamayız. Bu durumdaki insanımıza düşen ‘suimisal emsal olmaz’ kaidesince kötü örnekleri genelleştirmemek, örnek almamaktır. Yanlışlarını, hatalarını da dine mal etmemektir. Ayrıca sahih kaynaklarla beslenen idealist, tenezzülsüz, yaptığı hizmetleri Allah Rızası’nın dışında yapmayan âlimleri bulup, onların dizi dibine oturmaktır. Sıra/masa ile rahleyi birleştiren bir din eğitimi almaktır.

 

 
Âyet/vahiy Kuran-ı Kerim en üstte birinci müracaat kaynağımız, İkinci sırada Rasulüllah Efendimiz. Siyeri ile hadisleri ile Sünneti Seniyyesi ile… Üçüncü sırada Peygamberimizin dizi dibinde yetişen Sahabeyi Kiram’dır. Sonra o izi süren Allah dostları, mürşidler, müctehitler, imamlar, vs.

 

 
Sırayı/sıralamayı bozmayalım. Âyet/Hadis/Sahabe sıralaması… Allah ve Rasulü’nün ölçüsüne uymayan taraf varsa,Hangi cemaat, vakıf, dernek, tarikat/tasavvuf yolcusu olursak olalım, Allah ve Rasulü’nün ölçüsüne uymayan taraf varsa, ‘Allah’a isyan noktasında bazı icraatlar/faaliyetler/eylemler bulunuyorsa, tavır koymak “emri bil maruf, nehyi anil münker yapmak” şarttır, zarurettir. (Gazali’nin İhya’sında bu bölüm dikkatli bir şekilde okunabilir.)

 

 
Suudi Arabistan’da Afganistan’da, Irak’ta krallıkla yönetilen veya adı cumhuriyet olup da aslı diktatörlük olan diğer İslâm ülkelerinde yaşanan olumsuzluklar, İslâm adına işlenen cinayetler, insan hakkı ihlalleri bizleri çok zor duruma sokuyor. Muhataplarımıza: “Sizde de aynı olumsuzluklar var, dünyayı sömürüyorsunuz, zayıfları eziyorsunuz, bizdeki olumsuzlukların pek çoğu sizden kaynaklanıyor” dememiz, bizi haklı çıkarmıyor. Zira başkalarının kötü olmaları bizim iyi olduğumuzu göstermez. Hz. Ömer’in söylediği gibi, “Allah kötülüğü kötülüklerle değil, iyiliklerle değiştirir.” Aslolan iyi olmak ve iyiliği, iyi temsil etmektir. İman ve küfrü iki ayrı cephe olarak görmek, bu cepheler arasındaki sürtüşmenin ebediyete kadar süreceğini, sürtüşmenin genellikle savaşlardan çok, kültürler arası sürtüşmeler olarak ortaya çıkacağını idrak etmek demektir. Kâfirlere karşı imanın vakarını kaybetmenin her çeşidi, mü’min için tehlikedir. Mü’min, Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını da düşman bilir. Mü’min kendini korumalı, çevresinin mü’min çevre olmaktan uzaklaşmasına karşı hassas olmalıdır. İslâm’ın nasıl yaşanacağının en güzel ve mükemmel örneği, Resulullah Efendimizdir. İslâm’a uymayan beyanlar ve tavırlar, kimden gelirse gelsin reddedilir. İsterse o kişi havada uçsun, denizde yürüsün!

 

 
     Her anı değerlendirmek ve her anın değerini bilmek mü’minin temel şiarıdır. İnsanlığımızı tartışılır hale getiren bir noktadaysak; birtakım mensubiyetlerin ve aidiyetlerin, sıfatların ve unvanların hiçbir anlamı kalmaz. “Bu da insanlık mı?” dedirten haller eleştirilmez. ruhunda kirlilik olmasın. Alınlara leke sürülmeye çalışılmasın. Sonra, insanın kendine zulmetmesi de zalimliktir; nefsine bu hakkı tanırsan, öbür zalimden bir farkın kalmaz ki…

 

 

Şükürden aciziz, ama bu halin şuurunda olmaya mecburuz. Mazhar kılındığımız nimetlere liyakat yolunda, gayret göstermeye mecburuz. Bunca himaye ve lütuf sonrasında gafletten büyük bela olmaz. Bunu hiç unutmayalım. Mazeretimiz yoktur. Her mümin için bir gayret ve tekamül vazifesi mutlaka vardır. Ahlakın da, ilmin de tefekkürün de, her şeyin madeni ve cevheri imandır. İyi-güzel-doğru ne varsa, oradan gelir, oraya gider. Mücadelenin başarısı, gafletten tam kurtulmaya bağlıdır. Kurtulmaya ve şuurlanmaya.  

Gaflet, insanın kendi kendine zulmetmesidir. Kendi kendine zulmeden, başkasının zulmünden nasıl ve ne hakla şikâyet edecek. İslam’ı yaşamak, onu hayatın bütünlüğü içinde yaşamaktır. “İslâm’ı bana anlat” diyenin karşısına çıkıp; “İslâm sevgi dinidir, İslâm barış dinidir, İslâm hoşgörü dinidir” sözleriyle yetinen cevaplar vermek, hiçbir şey söylememekle eş değerlidir. Önemli olan; ‘İslâm’da sevgi nedir?’ onu anlatmaktır. “İslâm’da insan, barış, saadet nedir, nasıl kazanılır?” onu anlatmaktır. Yaşayışımızla örnek olmaktır. Ferdi, ailevi, sosyal, ticari/ekonomik, bütün hayatımızın ölçüsünün pratiğinde “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek” temel prensibimizdir. Hak/hukuk meselesi geniş düşünülmeli; kul hakkından, milletin/devletin hakkından ümmetin hakkına varıncaya kadar… 

 

 
   “Evrensel”i de yanlış bellemişler. İslâm’ın evrensel oluşu, genel olarak benimsenmiş olan her şeyin İslâm’a mal edilmesi demek değildir. “İslâm evrenseldir” demek, “İslâm’ın ölçüleri ve değer hükümleri, bütün zamana, kâinata ve âlemlere hitap eder” demektir.

 

 
Biz herkesi ve her şeyi sevmeliymişiz, herkesi ve her şeyi hoş görmeliymişiz! Öyle yaparsak biz yokuz demektir. İnsanlık, Batı’nın maddî manevî tahakkümü altında ızdırap çekiyor. Nesi hoş bunun? Zalimin zulmü hoş görülebilir mi? Bunun nesini hoş görelim.

 

 
     Önümüzdeki asır, Üstadın ifadesiyle; “Ya ol, ya öl!” emrine muhataptır. Dünya, ya bir inanç ve düşünce çağına girecek veya delinerek, kirlenerek, çatlayıp patlayarak tükenişini tamamlayacak.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.