Kelâmda Bilgi – Kelama Giriş 7.Ünite Özeti

Kelâmda Bilgi

GİRİŞ

Bu konunun önemi, Kur’ân’ın ilk inen ayetlerinde bütün açıklığı ile ortaya konmuştur: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı rahim duvarına yapışan bir nesneden yarattı. Oku! Rabbinin çömertliği sınırsızdır. O kalemle yazmyı öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (el-Alak 96/1-5) Hz. Peygamber’e ilk inen bu ayetlerde ilk sözün “Oku!” emri olması, ilme ne denli önem verildiğinin açık kanıtıdır. “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (ez-Zumer 39/9) ayeti ile “Allah’tan hakkıyla sakınanlar ancak bilen insanlardır.” (Fâtır 35/28) ayeti bu gerçeği dile getirir.

Arapça bir kelime olan “ilim” ve Türkçe’de bunun yerine kullanılan “bilgi” sözlükte “bilme”, “biliş” ve “tanıma” gibi anlamlara gelmektedir. Bilgi yerine kullanılan diğer kelime olan “marifet” ise, Arap dilcilerince ilim kelimesi ile eşanlamlı kabul edilmiş ise de, çeşitli bağımsız ilim dallarının ortaya çıktığı sonraki dönemlerde farklı anlamlar kazanmışır.

Terim anlamına gelince, kelâm âlimleri ilmin tam bir tarifinin yapılabileceği konusunda ittifak içinde görülmemektedir. Cüveynî (ö. 478/1085) ile Gazzâlî (ö. 505/1111) ilmin tarifinin zor olduğunu söylerken, Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) bunun mümkün olmadığı ancak mahiyetinin bilinebileceği şeklinde bir görüş ortaya koymaktadır. Bu iki olumsuz tavra karşılık ilmin tarifinin yapılabileceğini iddia edenler de olmuş ve bu alanda bazı tarifler yapılmıştır. Bunların en çok kabul görenlerini şöylece sıralamak mümkündür: “Akla ve duyulara konu olan objenin tanınması”, “Aksine ihtimal verilmeyecek şekilde anlamların birbirinden ayırt edilmesi.” Birinci tarifte hem aklın ve hem de duyuların bilgi edinmede rolü vurgulanmıştır. İkinci tarifte ise duyular göz ardı edilerek sadece aklın bilgi edinmedeki rolüne vurgu yapılmıştır.Felsefede ise bilgi, “bilen süje ile bilinen obje arasındaki ilişki” şeklinde tanımlanır. Benzer bir yaklaşım kelâm bilginleri arasında da göze çarpmaktadır.

KUR’ÂN’DA BİLGİ

Örneğin “Görmüyorlar mı ki biz suyu kuru ve otsuz yere götürüyoruz da o sayede ekin bitiriyoruz. O ekinden hayvanları da kendileri de yiyor. Onlar hâlâ görmüyorlar mı?” (es-Secde, 32/27) ayetinde gözün, dolayısıyla duyu organlarının önemi vurgulanır. birçok âyette de yerde ve gökte değişen olaylar sayılmak suretiyle insanın düşünmesi ve aklını kullanması sık sık vurgulanmıştır. “Onlar âdetâ sağır ve lâl, kördürler, bundan dolayı da düşünemezler” (el Bakara 2/171) ayetinde ise inkâr edenler gerçekte sağır, lâl, kör olmadıkları halde duyularını gereği gibi kullanmadıklarından bu şekilde nitelenmişlerdir. Ayrıca burada duyularını kullanmayanların akıllarını da gereği gibi kullanamayacaklarına işaret vardır. Bu, hem duyu-akıl ilişkisinin vurgulanması hem de bilgi edinme yollarının birinin diğerinden bağımsız olmadığının ifadesidir. Haber konusunda ise Allah’ın insanlarla kendisi arasında sözlü ilişkiyi sağlamak için gönderdiği peygamberlere “haber veren” anlamında “nebî” diye isimlendirmesi bunun en güzel örneğidir. Kur’ân, kişinin sağlam duyuları, kusursuz aklı ve doğru haber ile gerçek bilgi elde edebileceğinin altını çizer.

Kur’ân’da geçen kalb ve fuâd kelimeleri incelendiğinde, bunların ya aklın değişik bilgi düzeylerini ifade eden kavramlar ya da aklın yanında ona destek veren farklı bilgi araçları olduğu görülür. Çünkü bunlar Kur’ân’da olumlu ve olumsuz kullanılmaya uygun imkanlar olarak zikredilir.

Kur’ân’da bilgi elde etme aracı olarak geçen kalbe, sezgi demek bile mümkündür. Çünkü sezgi, insanın içine aniden doğan bir bilgi türüdür. Bu bilginin elde edilmesinde ne aklın ne de duyuların bir rolü vardır. Yine Kur’ân’da sezgiyi çağrıştıracak bir başka kavram olarak basiret kavramı kullanılır. Basiret kavramı halk arasında daha çok öngörü, iç görü ve bir şeyi önceden sezme/hissetme anlamında kullanılır. Bu yönüyle Kur’ân’daki kullanımı ile örtüşür. Sezgiye günümüz düşüncesinde altıncı his adı verilmekle birlikte diğer beş duyu ile tam bir benzerliğinden söz edilemez.Peygamberlerin vahiy almasını sezgi ile karıştırmamak gerekir. Çünkü vahiy Allah’ın peygamberine özel bir bilgi aktarma biçimidir. Halbuki sezgi her insanın sahip olduğu bir bilgi edinme özelliği ve yoludur.

KELÂMDA BİLGİ

Bilgi Edinme Yolları

Kelâmda bilgi edinme yolu, duyular, haber ve akıl şeklinde belirlenmiştir.Kelâmcının, Kur’ân’ı birinci bilgi kaynağı ve yol haritası olarak görmesi ile bu durum doğru orantılıdır.

Beş Duyu: Kelâmda duyular görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama şeklinde beş duyu olarak geçer. Her bir duyunun ancak kendi alanı ve belirlendiği hususlarda işlev göreceği özellikle belirtilir. Bunun anlamı, görme duyusu ile işitilmeyeceği, işitme duyusu ile tat alınamayacağı, dokunma duyusu ile görülemeyeceğidir.

Haber: Kelâmda haber aktarma yoluyla insanda hasıl olan gerçeğe uygun bilgi şeklinde tanımlanır. Gerçeğe uygun olması haberin doğru olduğu, aktarma şeklinde gerçekleşmesi de dış bir araç ile insana ulaşması anlamına gelir. Çünkü kişinin duyularını ve aklını kullanarak bizzat kendi çabasıyla elde ettiği bilgi haber olarak değerlendirilmez. Bir bilginin haber olabilmesi için kişinin kendi dışında bulunan bir aracı vasıtasıyla onu elde etmesi gerekir. Bu bilginin gerçeğe uygun düşmesi haberin doğru, gerçeğe uygun düşmemesi ise yalan olması anlamına gelir.

Peygamberlere melek aracılığı ile gelen vahiy olarak adlandırılan bilgiler de haberdir. Aynı şekilde peygamberin kendisine gelen bu vahyi insanlara aktarması ve onların da diğer insanlara aktarması haber kategorisinde değerlendirilir. Bu çerçeveden bakıldığında dinin esasları bütünüyle haber türü bir bilgidir.

Kelâm kaynaklarında haberler kesinlik hiyerarşisine göre birkaç sınıfa ayrılır. Kesinlik düzeyinin en üst noktasında bulunan haber mütevatir olandır. Mütevatir haber, yalanda birleşmeleri imkansız görülen bir topluluğun verdiği haberdir. Burada iki şart söz konusudur: Birincisi bir topluluk olması ikincisi ise bu topluluğun yalanda birleşmelerinin imkansız görülmesidir. Bu yolla gelen bilgiler doğru ve kesin bilgi kabul edilir. Bu bilgiye dayanan hükümler de dinde vacip veya farz sayılır. Mütevatir olmayan haber, tek kişinin veya yalan üzere birleşmesi imkan dahilinde olan bir topluluğun verdiği haberdir. Bu tür habere âhâd haber adı verilir. Kelâm ilminde tek bir bireyin verdiği haber kesin kabul edilmez ve ona dayanan hüküm de kesin hüküm olarak görülmez. Bir haberin mütevatir veya âhâd haber olması, haberin gerçekliği ve gerçekleşmişliği ile alakalıdır. Kelâmî ifade ile haberin sübut yönünü gösterir. Bunun yanında haberin içeriğinin açık ve anlaşılır olması da önemlidir. Buna kelâm dilinde haberin delalet yönü denilir.

Akıl: İnsanda bulunan düşünme, anlama ve kavrama gücüne genellikle akıl denilir. Aslında akıl gücü insanın kavrama mekanizmasının merkezini oluşturur. İnsan bu güç sayesinde anlama, anlatma ve seçme faaliyetini yürütür. Bir başka deyişle insanın bir konuyu anlaması, onu bir başkasına açıklaması ve önüne çıkan seçeneklerden birini tercih etmesi bu akıl gücü sayesinde gerçekleşir. Bu yüzden kelâm ilminde akla bir bilgi edinme yolu ve aracı olarak bakılmıştır. Hatta Mu‘tezile ve Mâtürîdî alimleri aklın iyi ve kötü hususları bilebileceğini ve bu bilgisi ile kendisine yararına olanı tercih edeceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak Mâtürîdîler bu bilginin tümel (küllî) hususlar için söz konusu olabileceğini, tikel (aynî) şeyler hakkında mümkün olamayacağını söylemişlerdir.

Keşif ve rüyanın bilgi edinme yolu sayılması: Keşif, genel kabule göre Allah’ın bazı sevgili kullarına ilham yoluyla çeşitli konularda bilgiler vermesidir. Seven ve sevilen kul mertebesine erişen müminlere Allah’ın lutfu ile bazı perdelerin açılması ve kulun bilgilendirilmesidir. Bu mertebeye ulaşan kişiye de, Allah dostu anlamında velî denilir. Ancak bu tür olağanüstü olaylar sadece velî denilen kişilerde değil, başka şahıslarda da görülebilir.

Rüya, gören açısından bir değer taşısa bile, rüyadan hareketle dinî bir hüküm verilemez. Sadık – doğru olan rüya ile olmayanı birbirinden ayırmak çok kolay değildir. Çünkü ilham ve keşifte olduğu gibi rüya da, test edilemez ve sübjektiftir. Öte yandan yapılan psikolojik araştırmalar, rüyaların çok çeşitli nedenlerden kaynaklandığını/kaynaklanabileceğini ortaya koymuştur. Bu da rüyanın çok karmaşık bir konu olduğunu gösterir.

Bilgi Çeşitleri

Birinci ayrım, Allah’a ait bilgi ile insana ait bilgi, hem mahiyet hem de içerik olarak birbirinden farklıdır. Allah’a ait bilgi öncesiz ve sonrasızlık özelliklerine sahip iken, insana ait bilginin bir öncesi bir de sonrası vardır. Çünkü Allah için zaman ve mekan söz konusu olmadığından O’nun için önce ve sonradan söz edilemez. Ancak insan zaman ve mekan içinde bulunduğundan öncesi-sonrası, arkasıönü, sağı-solu bulunmaktadır. İnsanın sahip olduğu bilginin de öncesi sonrası ile belli bir niceliği ve niteliği vardır. Bu yüzden kelâm alimleri Allah’ın ilmine öncesiz ve sonrasız anlamında kadîm bilgi, insana ait bilgiye de öğrenme ile sonradan meydana geldiğinden ve başlangıcı bulunduğundan, sonradan olma anlamında hâdis bilgi demişlerdir.

İkinci ayrım ise bilginin akıl ile elde edilmesi ile nakletme yani haber yoluyla elde edilmesi bakımındandır. İnsanın düşünmesi ve akıl yürütmesi ile elde ettiği bilgiye aklî bilgi denilirken, bir başkasından nakil yoluyla alınan haberlere ise naklî bilgi denilmiştir. Söz gelimi insanın düşünmesi ve çıkarımlarda bulunması ile elde ettiği bilgiyi kendi aklıyla ürettiğinden aklî bilgidir. Ancak Allah’ın bir melek aracılığı ile peygamberine bildirdiği bilgi bir şahıstan diğer bir şahsa nakledilmiş bir bilgi olduğundan naklî bilgidir.

Aklın hiçbir çaba sarfetmeksizin elde ettiği bilgi, zarûrî/zorunlu bilgidir. Bu bilgiye, herhangi bir şüpheye ve ihtilafa yol açmayacak şekilde son derece açık olduğundan apaçık bilgi anlamında bedihî bilgi de denilmiştir. Bunun tersine insanın bir çaba ve düşünmesi sonucu elde edilen bilgiye kazanılmış anlamında iktisâbî bilgi adı verilmiştir. Bu tür bilgiye bir kanıt/delil yoluyla ulaşıldığından delile gereksinim duyan bilgi anlamında istidlalî bilgi adı da verilmiştir. Ayrıca nazar yani düşünme yoluyla elde edilmesi dikkate alınarak nazarî bilgi diye de adlandırılmıştır.

Bu alanda son bir ayrım, bilginin kesinlik ifade edip etmemesine göredir. Aklî bilgi sağlam ve objektif delillere dayanıyor ve kesinlik ifade ediyorsa burhanî bilgi, şayet şüphe taşıyan veya subjektif delillere dayanıyorsa ve ancak ikna yoluyla anlatılması söz konusu ise buna hatâbî bilgi adı verilir. Hatabî kelimesi hitaptan gelir ve sözle bir kişiyi ikna etmek anlamındadır. Burhan hem kelâmda hem de felsefede kesin delil anlamına gelir. Bu delile dayanan bilgiye de burhanî bilgi denilir. Buna karşılık hatabî bilgi, hitabet gücüne dayanır ve muhatabın ikna edilmesiyle kabulü mümkün olur.

Haber yoluyla elde elde edilen naklî bilgi ise kesin bilgi anlamında yakînî ve şüpheli bilgi anlamında zannî şeklinde iki gruba ayrılır. Yukarıda geçtiği gibi haber yalan söylemesi imkan ve ihtimal dahilinde olmayan bir topluluk tarafından aktarılmışsa yani mütevatir ise ve anlaşılması noktasında bir kapalılık yoksa bu bilgi kesinlik ifade eder ve yakinî bilgi olarak değerlendirilir. Şayet haber tek kişinin bildirmesi ile gerçekleşmiş âhâd haber ise veya mütevatir olmakla birlikte kapalılık özelliği taşıyorsa bu tür bilgiye zannî denilir.

Bilginin Değeri

Bilginin değeri bilgi araçlarının değeri ile de doğru orantılıdır. Duyular yoluyla elde edilen bilginin kesin ve şüpheden uzak olması, duyuların kusursuz olmasına bağlıdır. Duyularda var olan veya meydana gelen kusur ve eksiklik aynıyla elde edilen bilgiye yansır. Sözgelimi gözlerinde şaşılık bulunan bir şahsın bir nesneyi iki olarak görmesi, kusura bağlı bir yanlış bilgidir. Gürültülü mekanlarda çalışan insanların zaman içinde kulaklarında ses duymaları da kusurdan kaynaklanan bir husustur. Hasta olan kişinin tat almaması veya kokuyu hissetmemesi, yine kusurdan kaynaklanmaktadır. Kusurlar bu şekilde içsel olabileceği, yani kişinin kendisinden veya duyu organından kaynaklanabileceği gibi, dışsal yani duyuya konu olan olgu veya olaydan da kaynaklanabilir. Sözgelimi yarısı su dolu bardaktaki kaşığın sanki kırılmış gibi görünmesi gözdeki kusurdan değil suyun kaşığı o şekilde göstermesinden kaynaklanır. Çölde serap görmeler de yine dışsal bir etkiyle meydana gelen yanlış algılamalardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, duyularla elde edilen bilgilerin doğruluğu, hem duyuların sağlam ve sağlıklı olmasına hem de şartların uygun olmasına bağlıdır.

Bir bilgi akla dayanıyor yani düşünme yoluyla elde ediliyorsa, aklın sağlam ve sağlıklı olması şartı aranır. Ayrıca akıllar tek tip ve tekdüze olmadığı için her insanın aklı ve onun ürünü olan bilgi de eşit veya denk kabul edilemez.

Haber yoluyla elde edilen bilginin değeri, haberi getiren kişinin güvenilir olması ile birebir irtibatlıdır. Haberi getirenin güvenilmez oluşu, aynıyla haberi etkiler ve değerini düşürür. Bundan dolayı Kur’ân’da “Size bir fasık haber getirdiğinde onu araştırın” (el-Hucûrât 49/6) emri verilmiştir. Yukarıda değinildiği gibi haberin gerçeğe uygun olması kesinliğini ifade eder. Yalan söyleyen bir kimse gerçeğe uygun haber vermiyor demektir. Dolayısıyla bu haberden hareketle bir hüküm çıkarmak veya yargıya varmak doğru değildir. Öte yandan getirilen haberin açık ve anlaşılır olması da önemlidir. Eğer haber açık ve anlaşılır değil ise, yanlış anlamaların meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Yanlış anlaşılan veya haber kaynağının kastetmediği bir hususu çıkarmaya elverişli bir haber, zararlı sonuçların doğmasına sebebiyet verir. Yüce Allah’ın “fasık kimsenin haberini araştırın” emri vermesi bundan dolayıdır.

KELÂMIN KAYNAKLARI

Kur’ân

Kelâm ilminin savunduğu İslam akaidinin temel kaynaklarını tanımak aynı zamanda kelâmın temel kaynaklarını tanımak anlamına gelir. Akaid ise, dinin inanç esaslarıdır. Bunun da yegane kaynağı, Allah’ın peygamberine vahiy yoluyla gönderdiği Kur’ân’dır. Kur’ân’ın iki temel özelliği vardır: 

  1. Vahiy getiren melek Cebrail aracılığı ile Hz. Peygamber’e ulaşması.
  2. Sadece vahiy yoluyla Kur’ân kendisine inzal olunan Hz. Peygamber değil, Kur’ân’ın gönderildiği bütün insanların ondaki hükümlerle yükümlü tutulmasıdır.

Şemada görüldüğü gibi, Kur’ân, güvenilir melek Cebrail vasıtasıyla ilâhî alandan beşerî alana indirilir. Bu indirilme işlemine inzal veya nüzûl denilir. Beşerî alandaki ilk muhatabı Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed peyamber olma özelliği ile görevini aksatacak veya zarar verecek her türlü maddi manevi tehlikeden korunmuştur. Buna masum olması veya ismet sıfatına sahip olması denilir. Hz. Peygamber’e inen bu Kur’ân, korunmuş özelliğine sahip Hz. Peygamber aracılığı ile insanlara ulaştırılır. Bu işleme tebliğ adı verir. İşte böyle günvenli bir şekilde hedefine ulaşan Kur’ân “İçinde hiç şüphe bulunmayan bir kitaptır” (el-Bakara 2/2). Bu güvenirlik, Hz. Peygamber’in hem Kur’ân’ı algılaması hem de onu aktarması noktasında Allah’ın koruyuculuğu altında olmasındandır. Nitekim Hz. Peygamber’e hitaben “Onu çarçabuk ezberlemek için ağzında tekrarlama. Onu kalbine toplamak ve okutmanı sağlamak bize aittir.” (el-Kıyame 75/16-17) buyrulmuştur. Bir başka ayette ise “Kur’ân’ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” (el-Hicr 15/9) buyrulmuş ve korumanın hem inzâli hem de tebliğ ve sonrasını da kapsayacak genişlikte olduğuna işaret edilmiştir.

Kur’ân, Peygamberimiz Hz. Muhammed’den bize yalan üzere birleşmeleri imkansız olan büyük topluluklar eliyle sağlam bir şekilde mütevatir olarak ulaşmıştır.

Sünnet

Hz. Peygamber, Kur’ân’ın ilk ve en güvenilir yorumcusudur. Çünkü o dinî her türlü tasarrufunda Allah’ın koruyuculuğu altındadır. Bu onun yorumunun ilahî gözetim altında olması anlamına gelir. Nitekim “Sana Kur’ân’ı okuduğumuzda onun okunuşunu takip et; sonra onun açıklaması/yorumu bize aittir” (el-Kıyâme 75/18-19) mealindeki ayette Kur’ân’ın Hz. Peygamber tarafından açıklaması ile uygulamasının ilâhî kontrol altında olduğu ifade edilir. Ayrıca “O kendinden bir şey söylemez ne söylüyorsa vahiydir” (en-Necm 53/3) mealindeki ayet özellikle peygamberin söz, fiil ve kabullerinin ilahî gözetim ve denetim altında olduğunu göstergesidir. Kur’ân’da bazı peygamberlerin bir kısım fiil ve davranışlarından dolayı uyarılması yine bunun en büyük belgesidir. Ancak Hz. Peygamber’den gelen açıklamaların kelâmda kesin delil olması için, bize kadar tevatürle ulaşmış olması gerekir. Zira tek kişinin getirdiği haber (haber-i vâhid), bu haberi getiren sahabeden biri bile olsa peygamber gibi korunmuş olmadığından, inanç konularında kesin delil kabul edilmez.

Akıl

Kur’ân ve Sünnet’in yanı sıra kelâmda aklın da bir kaynak olması söz konusudur. Aklın kaynak olması, istidlâl veya istinbât denilen çıkarsama yolunun kullanılmasıdır. İlk dönem kelâmcıların çıkarsama yöntemi daha çok görünenden hareketle görünmeyen hakkında hüküm vermek şeklinde formüle edilebilecek fıkhî kıyastır.

Sonraki kelâmcıların uyguladığı mantıkî kıyas yöntemi ise bilgiyi esas alır. İnsan zihninde var olan bilgiden hareketle, bilinmeyen hakkında hüküm vermemiz mümkündür. Bu tür bilgide iki öncül, bir sonuç şeklinde tam bir kıyasın bulunması gerekir. Öncüllerin de sağlam ve sağlıklı olması aranan bir şarttır. Öncüllerde var olan kusur aynıyla sonuca yansır ve sonucun yanlış çıkmasına neden olur. Buna şöyle bir örnek verilebilir: Her insan ölümlüdür. Ahmet insandır. Ahmet ölümlüdür. Bu basit kıyasta insanın ölümlü ve Ahmet’in de insan olduğu bilgisinin ardından Ahmet’in ölümlü olduğu hükmüne varılmaktadır. Dinî alanla ilgili de şöyle bir hüküm verebiliriz: Her mümkünün bir yaratıcısı vardır. Alem de mümkündür. Öyleyse alemin de bir yaratıcısı vardır. Aklın kaynak olması bu şekilde mümkün ise de, dinî alanda kesin kaynak olması hususu tartışmaya açıktır.

İlk dönem İslam düşünürleri ile günümüzde Selefî yöntem ve düşünceyi benimsediğini iddia eden alimler, aklın dinde asla hüküm vermeye yetkili olmadığını ileri sürerler. Başka bir deyişle aklın yetkisi sadece anlama ve aktarmadan ibarettir, bağımsız olarak hüküm koyma yetkisi yoktur. Kelâm alimleri ise yukarıdaki esaslar çerçevesinde aklın hüküm koyabileceği kanaatindedirler. Ancak onlar da aklı aşan hususlar bulunduğunu göz önüne alarak sınırlama yoluna gitmişlerdir. Kabul gören görüş, Kur’ân ve Sünnet’in boş bıraktığı alanlarda akıl yoluyla hüküm verileceğidir. Bu açıdan akıl kaynak olarak değerlendirilebilir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, din temelde nakle yani Kur’ân ve Sünnet’e dayanır. Akıl öncelikle dinde muhatap kabul edilir. Yani kişinin dini hükümlerle yükümlü olabilmesi aklının kusursuz biçimde çalışmasına bağlıdır.

DHBT Dersleri adına Kelama Giriş Dersimizin Kelam’da bilgi ünitesi sitemze eklenmiştir.AÖF,İlahiyat ve DHBT Derslerinde bu bilgilerden yararlanabilirsiniz.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.