Kur’ân Lafızlarına Dair İlimler – 7.Ünite Özeti

Giriş

Kur’ân’ın hem sözlü, hem de yazılı şekli, manalarla yüklüdür; bir anlamda, lafız ve manadan oluşur. Kur’ân lafızları, manalarının kalıplarını oluşturur; mesajı ve manayı aktaran ve yüklenen araçlardır. Hal böyle olunca, Arapça bir metin olması hasebiyle onun anlaşılması ilk olarak morfolojik (sarf), gramatik (nahiv) ve sanatsal (belağî) boyutlarda gerçekleşir. Kur’ân’ın anlaşılması lafız düzeyinde başlar. Lafızları çeşitleri ve özellikleri ile bilmek, anlamanın başlangıcını teşkil eder.

Arap dilinde lafız, isim, fiil ve edat olmak üzere üç kısma ayrılır. Bu üç kısım da kendi içlerinde çeşitlere ayrılır. Bu çeşitlerin prensiplerini Sarf (morfoloji/çekimbilim) ilmi ortaya koyar. Morfolojik olarak Arapça, baştan, ortadan ve sondan eklemeli bir dildir. Bu yüzden de çekim şekilleriyle her üç grup (isim, fiil ve edat) için engin bir çeşitlilik ve anlam zenginliğine sahiptir. Çünkü her bir morfolojik kalıp, kelimenin sözlük anlamı yanında kalıp (siğa) anlamını yüklenir. Kelime düzeyinin bir ileri derecesi terkip (tamlama), boyutudur. Bu da sıfat ve isim tamlaması olarak ikiye ayrılır.

Terkibin bir ileri boyutu, cümledir. Bu da isim ve fiil cümlesi olarak iki kısma ayrılır. Cümleler birleşir, paragrafları oluşturur; paragraflar pasajları, pasajlar da metni meydana getirir.

Morfolojik ve gramatik durumların ötesinde her bir kelime, sözlük düzeyinde anlam çeşitliliğine sahiptir. Kelimenin hakîkî, mecâzî, isti’âri, kinâî ve teşbîhî anlamları olabilir. Bir metinde kelimenin bu anlamların hangisiyle kullanıldığının tespiti, metni doğru anlamak için ciddi bir fonksiyon icra eder ki bu da Belağat ilminin bir çeşidi olan Beyan’ın konusudur. Kelimenin anlamın ötesinde gerek lafız gerekse mana düzeyinin sanatsal olarak güzelleştirilmesi söz konusudur. Belağat ilminin Bedî’ kolu da bununla ilgilenir.

Bunların dışında Arap dilbiliminin ilgilendiği çeşitli alanlar vardır. Bunlar içerisinde özellikle leksikoloji (sözlükbilim) ve paradigmatik dilsel olgular hayli önemlidir. Leksikolojik açıdan sözcüklerin anlaşılır olma veya olmama şeklindeki gruplar ile çokanlamlılık, eşanlamlılık, yakınanlamlılık, zıtanlamlılık gibi lafızlararası ilişki paradigmaları ile Arap dilinin emsâl (atasözleri), aksâm (yemin) gibi dilsel olguları da son derece önemlidir.

Sarf, Nahiv, Belağat ilimleri ile Arap dilinin alt dilbilim dalları, Kur’ân’ın lafız düzeyindeki boyutlarıyla ilgilenmesine ve prensiplerini koymasına karşılık Tefsîr ilmi içinde müstakil olarak özellikle sorunlu alanlar için çeşitli Kur’ân ilimleri gelişmiştir. Bu ilimlerin sayısı çok olmakla birlikte biz burada en önemlilerini sunmaya çalışacağız. Bu bağlamda Tefsîr ilmi, lafız düzeyinde birçoğunu Belağat ilminden almakla birlikte kelimelerin anlam parametrelerini dikkate alarak elfâz ismiyle bir terminoloji ağı oluşturmuştur.

Bu terminoloji, hakîkat, mecâz, isti’âre, kinâye, teşbîh gibi terimleri kapsar. Bunun yanında anlamın genişliği-darlığı, açıklığı-kapalılığına binaen âmmhâs, mücmel-mübeyyen; garîb ve müphem gibi terimleri geliştirmiştir. Lafızlar arası ilişkide ise kelimelerin tekanlamlılığı, çokanlamlılığı (vücûh ve nezâir); eşanlamlılığı veya yakınanlamlılığı; zıtanlamlılığı konularını inceler.

Ayrıca dilbilimsel bazı olguları kendi bünyesinde barındırdığı için Arap dilinin temsîlî anlatımını Kur’ân ölçeğinde Emsâlü’l-Kur’ân ve bu dilde önemsenen kasemi (yemin) Aksâmu’l-Kur’ân gibi Kur’ân ilimlerini tesis etmiştir.

KUR’ÂN LAFIZLARI (ELFÂZU’L-KUR’ÂN)

Elfâzu’l-Kur’ân ifadesi, burada sıradan Kur’ân kelimeleri anlamını karşılamak için kullanılan bir ifade değildir. Bir tefsîr terimi olarak Elfâzu’l- Kur’ân, her biri kendi içinde müstakil bir çeşit olan ve belli prensip ve kurallara sahip lafız türlerini karşılayan bir kavramdır.

Bu tanım kapsamına giren Kur’ân lafızları, yüklendiği anlamlar açısından ya temel anlama ya da yan anlamlara gelirler. Temel anlam, hakîkî anlam; yan anlamlar da mecâzî, isti’âri, kinâî ve teşbîhî anlam kavramlarıyla ifade edilir.Yine kelimelerin anlamının geniş veya dar olan kısmları için âmm (genel anlamlı) lafız veya hâss (dar anlamlı) lafız kavramları kullanılır. Kur’ân lafızlarının yaşadığı toplumda az kullanıldığı veya yabancı kaynaklı olduğu için anlaşılması zor olan kapalı lafızları garîb; Kur’ân’da ismi açıkça zikredilmeyip kapalı ifadelerle (ism-i mevsul, zamir vb.) zikredildiğinden kapalı kalan lafız ve ibareleri mübhem ve Kur’ân’da sözü söyleyenin açıklamadığı sürece anlaşılamayan lafızları da mücmel kavramlarıyla karşılamaktadır ki birincisi için Garîbu’l-Kur’ân, ikincisi için Mübhemâtü’l-Kur’ân, üçüncüsü için ise Mücmel-Mübeyyen ismiyle birer Kur’ân ilmi oluşmuştur.

Kur’ân’daki Temel ve Yan Anlamlı Lafızlar

Kur’ân’ın anlaşılmasında bir kelimenin temel (hakîkî) anlamında mı yan anlamında mı kullanıldığını bilmek, son derece önemlidir. Hakîkat anlamında kullanılmış bir kelimenin yan anlamını vermek veya tersine yan anlamında kullanılan bir kelimeye hakîkat anlamını vermek, anlam değişmelerine, hatta bozulma ve tahriflerine yol açacak; bu durumda ilahi iradenin verdiği mesaj ya yanlış ya da tersi anlaşılacaktır.

Hakîkat ve Mecâz

Hakîkat, “hakka” kelimesinden türemiş olup sözlükte, “gerçek, öz, temel, asıl” gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak hakîkat, bir kelimenin dilde konulduğu ilk ve temel anlamında kullanılmasıdır.

Mecâz ise, sözlükte “bir şeyi aşmak, geçmek” anlamına gelen “câze” fiilinden türemiş olup terim olarak, kelimenin, hakîkî anlamıyla arasındaki bir ilgiden ve hakîkî anlamın kastedilmesine engel olan bir karîneden dolayı hakîkat anlamı dışında başka bir manada kullanılmasıdır.

Kelimenin hakîkat anlamı asıldır. Bir kelimenin mecâz olarak kullanılması için, iki temel şart vardır: 1. Mecâzî anlamı hakîkî anlama bağlayan bir bağın bulunmasıdır ki buna “alaka” denir. 2. Hakîkî anlamın kastedilmediğine dair bir ipucunun bulunmasıdır ki buna da “karîne” denir.

Karîne de ya karîne-i lafziyye ya da karîne-i haliyye olur. Hakîkat; dil, din ve örf bağlamında üç çeşide ayrılır ve her bir çeşidin karşısında da mecâz tipi yer alır:

Luğavî hakîkat: Lafzın umûmî dilde konulduğu anlamda kullanılmasıdır. Bunun karşısında ise luğavî mecâz vardır; bu ise lafzın umûmî dilde konulduğu mananın dışında bir anlamda kullanılmasıdır. Meselâ “esed” (arslan) kelimesi, aslana yönelik olarak “bu hayvan, arslandır” sözünde, bilinen yırtıcı hayvan için kullanılırsa, luğavî hakîkat; bir insana hitaben “Ahmed bir arslandır” ifadesinde de hayvanı değil de onun cesaret yönünü karşılamak üzere kullanılırsa luğavî mecâz olur. Birincisinde, temel anlam “aslan”; ikincisinde ise mecâz anlam olan “cesaret” kastedilmiştir.

Şerî/dînî hakîkat, kelimenin din dilindeki terim anlamıyla kullanılmasıdır. Bunun karşısında ise şerî/dînî mecâz vardır. Bu ise şerî hakîkî anlamın dışında başka bir anlamda kullanılmasıdır. Meselâ din dilinde “salât” kelimesinin, namazı karşılaması, dînî hakîkat; bu anlamın dışında luğavî hakîkat anlamında (dua) kullanımı ise dînî mecâz olur.

Umûmî örfî hakîkat, kelimenin luğavî hakîkatın dışında umûm olarak insanların dilinde kazandığı anlamda kullanılmasıdır. Bunun karşısında ise umûmî örfî mecâz olup lafzın, umûmî örfî hakîkatın dışındaki bir anlamda kullanılmasıdır. Meselâ “merkep” lafzı, luğavî hakîkat olarak “binek” manasına gelirken, umûmî örfî hakîkatta “eşek” anlamında kullanılmakta; bunun dışında bir anlamda kullanılması ise umûmî örfî mecâz olmaktadır. 

Husûsî örfî hakîkat, kelimenin özel bir bilim ve sanat dalında kazanmış olduğu terim anlamında kullanımıdır. Bunun karşısında ise husûsî örfî mecâz olup lafzın bu anlamın dışında kullanımıdır. Meselâ “fiil”, luğavî hakîkat olarak “eylem, iş” anlamlarına gelirken gramerde zamana bağlı olarak bir işin yapılmasını anlatan bir terim manasıyla husûsî örfî hakîkat olmuştur. Bu son anlamın dışında kullanılması da husûsî örfî mecâzî olur.

Hakîkî anlam ile mecâz anlamı bir örnek üzerinde görelim: “O, bir tilkidir” cümlesindeki tilki lafzı, bu cümle bir tilki için söylenmişse hakîkî anlamında kullanılmış demektir. İnsan için söylenmişse bu durumda mecâzdır. Hakîkat olmasını engelleyen karîne, karîne-i haliyedir; yani sözün bir insan için söylenmiş olmasıdır. Burada hakîkî anlam ile mecâzî anlam arasındaki alaka ise, “kurnazlık”tır.

Mecâz, luğavî ve aklî olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır:

Aklî mecâz, hakîkî failine isnâdına mani bir karînenin bulunması şartıyla, bir alakadan dolayı bir eylemin gerçek failinden başkasına isnâd edilmesidir.

Alakalarının çeşitliliğine (zaman, mekân, sebep) göre aklî mecâzın birçok çeşidi vardır. “ أَنْبَتَ اللهُ نباتا /Allah bitkileri yetiştirdi” cümlesinde yetiştirme eyleminin Allah’a isnâdı hakîkattır. Çünkü gerçekte, bitkileri yetiştiren O’dur. Ancak “ أنبتَ الربيعُ نباتا /”bahar bitkileri yetiştirdi” cümlesinde yetiştirme işi bahara nispet edilmiştir. Halbuki gerçek yetiştirici Allah’tır; bu yüzden bu ifade mecâzdır. Bu mecâzdaki alaka, bitkinin kış, sonbahar ve ilkbaharda değil de bahar (yaz) mevsiminde yetişmesidir. Hakîkat anlamına mani olan karîne ise bahar mevsiminin bitki yetiştirme gücünün olmamasıdır. 

Luğavî mecâz, bir alaka vasıtasıyla ve hakîkî anlama engel bir karînenin bulunmasıyla lafzın konulduğu mananın dışında bir anlamda kullanılmasıdır.

Bu da iki kısma ayrılır: İsti’âre ve mecâz-ı mürsel

İsti’âre

İsti’âre, sözlükte “birinden bir şeyi ödünç almak” anlamına gelir. Terim olarak isti’âre, benzerlik alakasından ve hakîkî anlamın kastedilmesine engel bir karîneden dolayı, kelimenin hakîkî anlamının dışında kullanılmasıdır. Yani bir kelimenin, başka bir kelimenin anlamını ödünç olarak kullanmasıdır. İsti’âre, bir mecâz-ı luğavî türüdür. Alakası, sadece benzerliktir. 

İsti’ârenin unsurları şunlardır: 

1.Müste’âr: isti’âre lafzı (müste’ârun minhten müste’ârun lehe nakledilen lafız).
2. Müste’ârun leh: kendisi için isti’âre yapılan unsur.
3. Müste’ârun minh: kendisinden isti’âre yapılan unsur.
4. Hakîkî anlamı kullanmaya engel karîne.
5. Benzetme yönü (alaka).

Şimdi bunlara bir misâl verelim: “ فَمَا بَكَتْ عليهم السَّمَاءُ وَالارْضُ ” (Duhan (44), 29) âyetinin anlamı “gök ve yer onlar için ağlamadı” şeklindedir. Âyette sema ve arz insandan isti’âre yapılmıştır. Sema ve arz, müste’ârun leh; insan, müste’ârun minh; “ağlamak” ise müste’ârdır. Ağlamanın, sema ve arzın değil de insanın bir özelliği olması ise karînedir. Bu yüzden sema ve arz, isti’âre yoluyla insandan ağlama özelliğini almıştır.  İsti’âre, isti’âre-i müfrede ve isti’âre-i mürekkebe olarak ikiye ayrılır:

1. İsti’âre-i müfrede: Lafız düzeyinde yapılan isti’âredir. Bu da kullanılan kelimenin türemeyen (camid) ve türemiş (müştak) kelime olmasına göre isti’âre-i asliyye ve isti’âre-i tebeiyye diye ikiye ayrılmaktadır:

a. İsti’âre-i asliyye, kullanılan lafzın türemeyen bir isim olduğu isti’âre çeşididir. طَلَعَ البَدْرُ علينا / “üzerimize ay doğdu” cümlesinde isti’âre yapılmıştır; Peygamberimiz yerine ay kelimesi kullanılmıştır. Cümledeki “bedr/ay” kelimesi, türemeyen isim olduğu için isti’âre, isti’âre-i asliyyedir.

b. İsti’âre-i tebeiyye ise kullanılan lafzın türemiş isim, fiil ve edat olduğu isti’âre çeşididir. Meselâ وأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنا / “Onu/Meryem’i güzel bir bitki gibi yetiştirdi” (Âl-i İmran (3), 37) âyeti, Hz. Meryem’le ilgilidir. Bitkinin yavaş yavaş gelişimi dikkate alınarak bitki isti’âre yoluyla kullanılmıştır. Cümlede nebat kelimesi, türeyen bir kelime olduğu için isti’âre, isti’âre-i tebeiyyedir. 

İsti’âre-i müfrede ayrıca açık ve kapalı diye de ikiye ayrılmaktadır:

I. İsti’âre-i musarraha (açık isti’âre): İsti’âre unsurlarından müste’ârun minhin zikredildiği isti’âredir. Meselâ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جمَِيعًا / “hep birlikte Allah’ın ipine/Kur’ân’a sarılın” (Âl-i İmran (3), 103) âyetinde müste’ârun minh, habl; müste’ârun leh ise Kur’ân’dır. Müste’ârun minh zikredildiği için bu isti’âre, isti’âre-i tasrihiyyedir. Habl/ip, sağlamlığı sebebiyle kurtarmaya vesile olduğundan Kur’ân için isti’âre yoluyla kullanılmıştır.

II. İsti’âre-i mekniyye (kapalı isti’âre): Müste’ârun minhin hazfedildiği, ama ona bağlı bir unsurun zikredildiği isti’âre çeşididir. Meselâ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ “onlara acımadan dolayı, küçülme kanadını indir” (İsrâ (17), 24) âyetinde müste’ârun leh evlattır; müste’ârun minh ise kuştur; hazfedilmiştir. Ancak onun yerine kuşun bir parçası olan “kanat” zikredilmiştir. Bu yüzden isti’âre-i mekniyye olmuştur.

2. İsti’âre-i mürekkebe: Terkip (tamlama) düzeyinde yapılan isti’âredir. Yani bir terkibin, asıl manası dışında bir manada kullanılmasıdır. Buna isti’âre-i temsiliyye de denir. Meselâ هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لهَّنَُّ / “kadınlar, sizin için bir elbise, sizler de onlar için bir elbisesiniz” (Bakara (2), 187) âyeti, hakîkî anlamda erkek ve kadın elbise olamayacağından bu cümlede libas, evli kadın ve erkeğin birbirlerine yakınlığını isti’âre yoluyla anlatmıştır. 

Bunların dışında isti’âre, müste’ârun bih ve müste’ârun lehin ek özelliklerinin zikredilip zikredilmemesine göre üç kısma ayrılmaktadır:

1. İsti’âre-i mutlaka: Müste’ârun leh ve müste’ârun minhin ek özellikleri zikredilmeyen isti’âreye denir. Meselâ bir kişiye hitaben söylenen “ رَأَيْتُ بحْرًا على الفَرَس / “atın üstünde bir deniz gördüm” cümlesinde müste’ârun leh, insan; müste’ârun minh ise denizdir (bahr). Enginliğinden hareketle denizden insanın cömertliğine bir isti’âre yapılmıştır. İsti’ârede ne deniz ne de insanla ilgili ek bir sıfat ve unsur zikredilmediği için bu isti’âre, isti’âre-i mutlakadır.

2. İsti’âre-i muraşşaha: Müste’ârun minhin sıfatlarının veya unsurlarının
yer aldığı isti’âre çeşididir. Meselâ / أُوْلَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالهْدَُى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ 

“Onlar, hidâyet yerine sapıklığı satın aldılar da alışverişleri kâr getirmedi” (Bakara (2), 16) âyetinde isti’âre vardır. İştira (alışveriş) kelimesi, ihtiyar (seçme) kelimesinden isti’âre edilmiştir. Müste’ârun minh, iştira; müste’ârun leh ihtiyardır. Ayrıca iştiranın (alışveriş) bazı unsurları ( ربحت /kâr etmek, تجارة /ticaret) beraberinde zikredildiği için bu, isti’âre-i muraşşahadır.

3. İsti’âre-i mücerrede: Müste’ârun lehin sıfatlarının veya unsurlarının yer aldığı isti’âre çeşididir. Meselâ فَأَذَاقَهَا اللّهُ لِبَاسَ الجُْوعِ وَالخَْوْفِ / “Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırmıştır” (Nahl (16), 112) âyetinde isti’âre-i mücerrede vardır. İsti’ârede, müste’ârun minh, libas (elbise), müste’ârun leh ise azabtır. Müste’ârun leh olan azabın bir unsuru (izaka/tattırma) zikredildiği için isti’âre, mücerrededir.

Mecâz-ı Mürsel

Mecâz-ı mürsel, alakası benzerliğin dışında bir şey olan ve bir karîneden dolayı hakîkî mananın dışında bir manada kullanılan luğavî mecâz çişididir.Mecâz-ı mürselde alaka, benzerliğin dışındaki başka unsurlardır ki bunların sayısı çoktur.

En önemlileri şunlardır: Sebeb-müsebbeb (sebebsonuç), külliyyet-cüziyyet (bütün-parça), hal-mahal (durum-yer), lazımmelzum, âliyet, umûm-husûs. Mecâz-ı mürsel, alakasına göre isimlendirilmektedir: Zikrü’l-küll iradetü’l-cüz (bütünü zikredip parçayı kasdetmek); zikrü’l-cüz iradetü’l-kül (parçayı zikredip bütünü kastetmek) gibi. Şimdi bir-iki mecâz-ı mürsel örneği verelim:

1. Zikr-i küll irade-i cüz (bütünü zikredip parçayı kastetmek): يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم
ِمْ􀄸 مَّا لَيْسَ فِي قُلُوِ /“Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyle söylüyorlar” (Âl-i İmran
(3), 167) âyetindeki efvah (ağızlar) kelimesinde mecâz-ı mürsel vardır. Burada küll ağız; cüz ise dildir. Ağız zikredilmiş, dil kastedilmiştir. Alaka, külliyettir. Karîne ise ağzın söz söyleyememesidir.

2. Zikr-i cüz irade-i küll (parçayı zikredip bütünü kastetmek): وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ
ذُو الجَْلَالِ وَالْإِكْرَامِ / “ve ikram ve celal sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalır” (Rahman (55), (27) âyetinde vech (yüz) kelimesinde mecâz-ı mürsel yapılmıştır. Burada cüz, vech; küll ise zâttır. Vech zikredilmiş, zât kastedilmiştir. Âyetin anlamı şöyledir: “Rabbinin zâtı baki kalır”. Alaka, cüziyyettir. Karîne ise, Rabbin vechinin tek başına baki olamamasıdır.

Teşbîh

Teşbîh, sözlükte “benzetmek” demektir. Terim olarak, belli bir maksat için aralarındaki ortak bir nitelikten dolayı bir şeyi başka bir şeye benzetmeye verilen isimdir.

Teşbîhin dört unsuru vardır:

1.Müşebbeh (benzeyen): Başkasının (müşebbehün bih) özellikleriyle tanımlanan nesneyi karşılar.
2. Müşebbehün bih (benzetilen): Bu da kendisine benzetilen nesnedir.
3. Vech-i şebeh (benzeme yönü): Müşebbeh ile müşebbehün bih arasındaki benzeme yönünü ifade eder. Buna cami de denir.
4. Teşbîh edatı: Arapçadaki “benzer, gibi, sanki” gibi anlamlara gelen “ , ”ك
كأن“ ,”مثل“ ” gibi edatlardır. Müşebbeh ile müşebbehün bihin, teşbihin ana unsurları olup, teşbihte her zaman bulunması gerekir. Hazfedilirse, bu teşbîh olmaz; isti’âre olur. Vech-i şebeh ile teşbîh edatından bazen biri, bazen de her ikisi hazfedilebilir.

Teşbîhin unsurlarının bulunup bulunmaması açısından beş çeşidi vardır:

1. Teşbîh-i mürsel: Teşbîh edatının zikredildiği teşbîh türüdür.
2. Teşbîh-i müekked: Teşbîh edatının hazfedildiği türdür.
3. Teşbîh-i mücmel: Vech-i şebehin hazfedildiği teşbîh türüdür.
4. Teşbîh-i mufassal: Vech-i şebehin zikredildiği teşbîh türüdür.
5.Teşbîh-i beliğ: Vech-i şebeh ve teşbîh edatının her ikisinin hazfedilip sadece müşebbeh ve müşebbehün bihin zikredildiği teşbîh türüdür.

Teşbîhin en kuvvetli ve en beliğ çeşididir. Bunun sebebi ise, o iki öğenin hazfedilmesiyle müşebbeh ile müşebbehün bihin eşit düzeyde ilgili sıfatta birleştirilmesidir. Yani müşebbehin, neredeyse müşebbehün bih seviyesine getirilmesidir.

Yukarıdaki teşbîh çeşitlerine âyetlerden örnekler verelim:

فَهِيَ كَالحِْجَارَة /“O, taş gibidir” (Bakara (2), 74) âyetinde müşebbeh, hiye; müşebbehün bih, taş; teşbîh edatı kâftır. Vech-i şebeh hazfedilmiştir. Bu teşbîh, teşbîh edatı zikredildiği için mürsel; vech-i şebeh hazfedildiği için mücmeldir. كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ /“Onlar, kenetlenmiş bina gibidirler” (Saff (61) 4) âyetinde müşebbeh, hüm (onlar); müşebbehün bih, bünyan (bina); teşbîh edatı, kef (gibi); vech-i şebeh mersustur (kenetlenme). Bu teşbîh, edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebehi zikredildiği için de mufassaldır.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ /“Müminler, ancak kardeştir” (Hucurat (49), 10) âyetinde, hem teşbîh edatı, hem de vech-i şebeh hazfedilmiştir. Dolayısı ile bu, teşbîh-i beliğdir. Ana-babaları bir olmadığı için müminler hakîkî manada kardeş olamayacağından, teşbîhin iki unsurunun hazfiyle beliğ teşbîh yapılmıştır.

Kinâye

Kinâye, gizlemek, örtmek anlamına gelen “ كنى ” fiilinden türemiş olup terim olarak bir sözü, hakîkî manası da kastedilebilecek şekilde, hakîkî anlamın dışında bir anlamda kullanmaya verilen isimdir. Bunun karşısında ise sarîh yer almaktadır ki kinâî anlamı doğrudan söylemeyi karşılamaktadır. Meselâ “eli açık” ifadesi, hakîkî anlamıyla bir kişinin “elinin açık olduğunu”, kinâî olarak ise “cömertliğini” ifade etmektedir. Kinâî kullanım, “onun eli açıktır; yani cömerttir”; sarîh kullanım ise “o, cömerttir” şeklindedir.

Kinâyenin iki unsuru vardır:

1. Meknî bih: Kinâye yapılan lafız.
2. Meknî anh: Kinâyeden elde edilen hakîkatın dışındaki anlam. Meselâ
كَثِير الرَّمَاد / “külü çok” ibaresinin lafzı, meknî bih; bunun “cömert” anlamı mekniyyün anhtır.

Mekniyyün anh’e itibarla kinâye üç kısma ayrılmaktadır:

1.Sıfattan kinâye: Kinâyeden ortaya çıkan anlamla, bizzat sıfatın kendisinin kastedilmesidir. Bu da iki çeşittir:

a. Yakın kinâye: Kastedilen anlama vasıtasız olarak kolayca intikal edilen kinâyedir. Meselâ طَوِيل النَّجَاد ibaresi, hakîkî anlamıyla kılıç bağı uzun anlamına gelirken, kinâî olarak kişinin boyunun uzun olduğunu ifade eder. Kişinin boy uzunluğu, kılıç boyunun uzunluğundan kolayca çıkarılabilir. 

b. Uzak kinâye: Kastedilen anlama vasıtayla intikal edilen kinâyedir. Meselâ كثير الرماد ibaresi, hakîkî anlamıyla külü çok anlamına gelirken, kinâî olarak “misafirperver-cömert” anlamına intikal, vasıtalarla mümkün olmaktadır. Külü çok olanın, odunun çok olmasına; o da fazla yemek pişirilmesine, o da fazla misafir gelmesine, o da kişinin cömert ve misafir perver olmasına delalet etmektedir.

2.Mevsuftan kinâye: Kinâyeden ortaya çıkan anlamın, sıfatın sahibini kastetmesidir. Meselâ جَاءَ قَابِضُ يده /“elini sıkan geldi” cümlesinde kullanılan “kâbizu yedih” ibaresi, doğrudan “cimri”ye delalet etmektedir.

3.Nisbetten kinâye: Sıfat ile mevsuf (sıfatın sahibi) açıkça belirtilmekle birlikte, sıfatın mevsufa nisbetinin kinâyeli bir şekilde ifade edilmesidir.

Meselâ الْمَجْدُ بين ثَوْبَيْك / “şeref, senin iki elbisenin içindedir” cümlesinde, hem sıfat (mecd/şeref), hem de mevsuf (sen) zikredilmiş olmakla birlikte şeref, elbisesi üzerinden kendisine nispet edilmiştir. Yani doğrudan sen şereflisin demek yerine kinâyeli olarak şeref senin elbiseni dolduruyor, denir. Kinâye, genellikle açık söylemenin uygun düşmeyeceği durumlarda başvurulan bir sanattır. Kur’ân’da kinâye üslubu; edep ve hayâ ile ilgili konular başta olmak üzere birçok yerde kullanılmaktadır.

Bir-iki örnek verelim: وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّهِ مَغْلُولَةٌ /“Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır, dediler” (Maide (5), 64) âyetindeki “ يد الله مغلولة ” ifadesi, cimrilikten kinâye olarak kullanılmıştır. وَإِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ /“O kadınları, dokunmadan boşarsanız…” (Bakara (2), 237) âyetinde “mess” lafzı, hakîkî anlamıyla el ile dokunma, temas anlamına gelirken burada cinsel ilişkiden kinâye olarak kullanılmıştır.

Kur’ân’daki Dar ve Geniş Anlamlı Lafızlar (Âmm ve Hâss)

Hâss ( الخاصّ ), has olmak, özel olmak, tek olmak gibi manalara gelen “ ”خَصَّ fiilinden bir isim olup terim olarak ilk vaz’da (icatta) tek bir manaya veya sınırlı sayıdaki fertlere delalet eden lafız şeklinde tanımlanmaktadır. Hâssın hükmü, aksine bir delil olmadığı sürece kapsadığı sınırlı fertler için kesindir.

Âmm ( العَامّ ) ise, kapsamak, yaygın olmak, genel olmak gibi anlamlara gelen “ عَمَّ ” fiilinden isim olup genel, umûm, kapsam gibi manalara gelir.

Terim olarak ise, bir kullanımda sözlük anlamına uygun olarak bütün fertleri istisnasız bir şekilde kapsayan lafız demektir. Âmm lafzın hükmü, özel bir delille tahsîs edilmediği sürece kapsadığı fertler için kesin olarak geçerlidir.

Kur’ân’daki umûm ifade eden lafızların önemlileri şunlardır:

كُلّ .1 (hepsi, her) ve جمَِيع (bütün) kelimeleri. فَسَجَدَ الْمَلآئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجمَْعُونَ (Hicr (15), 30) âyetindeki küll ve cemî kelimeleri gibi. Âyet, “meleklerin tümü, eksiksiz bir şekilde secde ettiler” anlamına gelmektedir.

2. İsm-i mevsuller: الذي، التي، مَن، ما kelimeleri, umûm anlamlara sahiptirler ve bunlar, birlikte geldikleri lafızlara umum anlamı verirler. Meselâ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ “Allah’tan korkan bütün şahıslar için, Rabbleri katında cennetler vardır” (Âl-i İmran (3), 15) âyetinde ittika kelimesinin başına gelen “ellezîne” “bütün korkanlar” şeklinde umûm ifade etmektedir.

3. Başında lam-ı tarif ( ال ) bulunan kelimeler. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ /“Tüm müminler kurtuluşa ermiştir” (Müminun (23), 1) âyeti gibi.

4. Cins isimler. İnsan ve hayvan gibi bir cinsi ifade eden kelimeler de umûm ifade eder.

5. Şart isimleri. مَنْ يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِهِ /“Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür” (Nisa (4), 123) âyetindeki “men” gibi.

6. Olumsuz cümlede geçen nekra (belirsiz) kelimeler. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ /“Bu kitap, kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir kitaptır” (Bakara (2), 2) âyetindeki “reyb/şüphe” kelimesi gibi. Âmm lafız, kendisini tahsîs edecek kesin delil var ise, bu durumda kapsamı daralır. Buna “âmmın tahsîsi”; tahsîs edici delile de muhassıs denir. 

Muhassıslar, metin içi muhassıs ve metin dışı muhassıs olarak ikiye ayrılır:

1. Metin içi muhassıslar[ın bazıları şunlardır]:

a. Umûm bir lafızdan sonra gelen istisna: 

Meselâ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ /“O’nun/Allah’ın zâtı dışında her şey yok olacaktır” (Kasas (28), 88) âyetinde önce her şeyin yok olacağı umûmî olarak belirtildikten sonra Rabbin zâtı bu umûm hükümden çıkarılmış, yani âmm ifade, illâ ile tahsîs edilmiştir.

b. Âmm bir lafızdan sonra gelen sıfat: Meselâ رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ /“Adamlar vardır ki ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı anmaktan alıkoyamaz” (Nur (24), 37) âyetinde rical kelimesi çoğul cins isim olarak umum ifade etmektedir. Ancak kendisinden sonraki sıfat cümlesiyle tahsîs edilmiştir. Artık tüm erkekler değil, ticaret ve ziyaretin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı erkekler şeklinde anlamı daralmıştır.

c. Sonuç bildiren “ حتى ” edatı. Umûmî bir ifadeden sonra sonuç bildiren hattâ edatı gelince âmmın anlamı daralır.  

Meselâ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ “Bir topluluk kendinde olan durumu değiştirmedikçe Allah da o toplumda olan hali değiştirmez” (Ra’d (13), 11) âyetinde önce “Allah o toplumda olan hali değiştirmez” şeklinde umûm bir ifade kullanılmış, sonra hattâ edatıyla umûm daraltılmıştır. 

2. Metin dışı muhassıslar[ın bazıları şunlardır]:

a. Âyet: Umûm ifade eden bir âyeti, bir başka âyet tahsîs edebilir. Meselâ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالْدَّمُ وَلحَْمُ الخِْنْزِيرِ… / “Leş, kan, domuz etinin yenmesi … size haram kılındı” (Maide (5), 3) âyetinde ölü hayvanların umûm olarak haram kılındığı belirtilirken, أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ / “Size denizin avı (balık) ve onu yemek helal kılındı” (Maide (5), 96) âyetiyle denizde avlanan balıklar bu hükümden çıkarılmıştır.

b. Hadis: Umûm ifade eden bir âyeti, sahih bir hadis tahsîs edebilir. Meselâ kan, domuz ve ölü etini haram kılan yukarıdaki âyet, Hz.Peygamber’in “denizin suyu temiz; ölüsü de helaldir” ve “bize iki ölü, iki de kan helal kılınmıştır. Ölüler, balık ve çekirge; kanlar ise karaciğer ve dalaktır” hadisleriyle tahsîs edilmiş, böylece ölü balık/çekirge eti haram olmamıştır.

Kur’ân’daki Anlamı Kapalı Lafızlar

Kur’ân lafızlarının çoğunun anlamı, kolayca anlaşılır. Bazı lafızların anlamı ise kapalı olup anlaşılması zordur.uğlaklık farklı etkenlerden kaynaklandığı için kapalı olan lafızlar, üç kategoride değerlendirilir: Garîb, mübhem ve mücmel.

Garîbu’l-Kur’ân

Garîb lafzı, sözlükte “bilinmeyen, az bilinen, kapalı, tek/nadir, yabancı, tuhaf” gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak ise az kullanılması, farklı lehçe ve dillerden alınması sebebiyle manası sözlüklere veya uzmanlarına başvurulmadan anlaşılmayan kapalı lafız şeklinde tanımlanmaktadır.

Allah, her bir peygamberi kavminin diliyle gönderdiği için (İbrahim (14), 4) Kur’ân da, Arap dili ve Kureyş lehçesiyle nazil olmuştu. Ancak Arapların çeşitli lehçelere sahip olması gerçeği yanında, Arap lehçelerinin en önemlisi olan Kureyş lehçesi de, öteki Arap lehçelerinden, hatta Arap dilinin dışında Farsça, Habeşçe, Süryanice, Nebatça, İbranice gibi dillerden birçok kelimeyi kendi içine almıştı. Tabiatıyla Kur’ân nazil olduğunda kelimelerin çoğunluğu, Kureyş lehçesinin aslına uygun iken, içindeki gerek öteki lehçelerden ve gerekse diğer dillerden aktarılan kelimeleri de içermekteydi. Böylece Kur’ân’da kureyş lehçesinin dışında 50 kadar Arap lehçesine ait lafızlar; ayrıca yukarıda bazılarını zikrettiğimiz yaklaşık 10 dilden aktarılan kelimeler bulunmaktaydı. (Suyûtî, 1987).

İşte Kur’ân’daki garîb kelimelerin varlığı, diğer lehçelerden ve dillerden alınan kelimelerden kaynaklanıyordu. Başka bir sebep ise Kureyş lehçesinin kendi içinde az kullanılması veya kullanılmaması sebebiyle zaman içerisinde unutulmaya yüz tutmuş bazı kelimelerin Kur’ân’da yer almasıydı.

Kur’ân’ın indiği dönemde bu tür kelimeler, Hz. Peygamber’e soruluyor, o da onlara bu kelimelerin anlamları hakkında bilgi veriyordu. Meselâ Hz. Ömer, Abese suresinin 31. âyetinde geçen “ebben” kelimesini bilmediğini söylemiş ve manasını öğrenmişti. Aynı şekilde İbn Abbas, Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde geçen “fatır” kelimesinin anlamını, tartışan iki bedeviden öğrendiğini belirtmiştir. Yine İbn Abbas, Kur’ân’da geçen “gislîn”, “hanân”, “evvâh” ve “rakîm” kelimelerinin anlamını bilmediğini ifade etmiştir.

Hz. Peygamber, Kur’ân’daki garîb kelimelerin anlamlarını sahabeye öğrettiği gibi, ayrıca onların anlamlarının araştırılmasını emretmiştir. Sahabe döneminde bu tür kelimelerde problem yaşanınca, Arap dilinin divanı olarak görülen şiire ve Arap dilini öz bir şekilde muhafaza eden bedevilere müracaat edilmesi öngörülmüştür.

Garîb kelimelerin araştırılması ve manalarının öğrenilmesi hususunda Hz. Peygamber’in emri ve sahabenin çabası sonucu genelde Me’ani’l Kur’ân, özelde Garîbü’l-Kur’ân adıyla sözlükler ortaya çıkmıştır. Kur’ân’da yer alan garîb kelimelerle ilgili ilk çalışmayı Nafi b. Ezrak yapmıştır. İbn Abbas’a sorduğu sorulara cevap aldığı yaklaşık 200 garîb kelimeyi bir eserde toplamıştır. Bundan sonra Ebu Ubeyd, İbn Sellâm el-Cümahî, Ferrâ, Ahfeş, Zeccâc gibi birçok müellif eser telif etmiştir. Ayrıca konu, Ulûmu’l Kur’ân isimli eserlerin ilgili bölümlerinde incelenmiştir.

Kur’ân tefsîri açısından garîb kelimelerde en önemli husûs, onların Kur’ân’ın nüzul döneminde hangi anlamda kullanıldığının tespitidir. Bu kelimelerin gerçek anlamını o dönemdeki kullanımlarında aramak gerekir.

Kur’ân’da yer alan garîb kelimeler ve anlamlarıyla ilgili birkaç örnek: Lehçe farklılığına dayanan örnekler: “ السُّفَهَاء ” kelimesi, Kinâne lehçesinde “cahiller”; “ الرُّجْز ” kelimesi, Hüzeyl lehçesinde “azab”; “ الوَدْق ” kelimesi Cürhüm lehçesinde “yağmur”; “ بَئِيس ” kelimesi, Ğassân lehçesinde “şiddetli”; “ ”بَغْي kelimesi Temîm lehçesinde “haset” anlamına gelmektedir.

Diğer dillerden alınan kelimelerden örnekler: “ أَبَارِيق ”, Farsça’dan alınmış, ibrikler; “ الجِبْت ”, Habeşçe’den alınmış şeytan ve sihirbaz; “ فِرْدَوْس ”, Rumca’dan alınmış bostan ve bahçe anlamında bir kelimedir.

Mübhemâtü’l-Kur’ân

“Gizli ve kapalı olmak” manalarına gelen ibhâm kelimesinin sıfat şekli olan mübhem, “kapalı kalan, neyi karşıladığı bilinmeyen şey” demektir. Tefsîr iliminde ise isimleri doğrudan zikredilmeyip ism-i mevsul, zamir, künye, lakap ve sıfatla kapalı bir şekilde ifade edilen lafız demektir. Kur’ân, konuları anlatırken mesajını ön plana çıkarır, konunun zaman, mekân, şahıs gibi unsurlarını önemsemez. Bu genel prensip yanında değişik etkenlerle Kur’ân’da birçok müphem lafız meydana gelmiştir. Kur’ân’da müphemlik, ism-i mevsuller, zamirler, künye, lakap, cins isim, topluluk  kelimeleri, sıfat gibi unsurlarla gerçekleştirilmektedir.

Bunların Kur’ân’da yer almasının bazı sebepleri vardır. Onların bir kısmı şunladır:

1.Müphem kelimenin anlamının Kur’ân’ın başka bir yerinde geçmesi: Meselâ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ /“(bizi) nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet” (Fatiha (1), 7) âyetinde ism-i mevsul olan ellezine ile nimet verilen kimselerin kimler olduğu belirtilmemiştir.

Bunun sebebi, الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ
النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالحِِينَ (Nisa (4), 69) âyetinde bu kimseler “nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihler” şeklinde açıklanmasıdır.

2. Müphem lafzın meşhur olmasından dolayı kolayca tespit edilebilmesi:
Meselâ يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الجَْنَّةَ /“Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin” (Bakara (2), 35) âyetinde Havva isminin değil de “zevc/eş” kelimesinin zikredilmesinin sebebi, Adem’in eşinin Havva olduğunun bilinmesidir.

3. Kişiyi rencide etmemek için adını gizlemenin amaçlanması: Meselâ وَمِنَ
النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الحَْيَاةِ الدُّنْيَا /“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatıyla ilgili sözleri senin hoşuna gider” (Bakara (2), 204) âyetinde kastedilen Ahnes b. Şureyk’tir. Bu kişi daha sonra iyi bir Müslüman olduğu için rencide etmemek gayesiyle ismen zikredilmemiştir.

4. İsim belirtilmesinde önemli bir faydanın olmaması: Meselâ أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى
قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا /“Yahut görmedin mi o kimseyi ki evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğradı” (Bakara (2), 259) âyetinde kasaba ismi, âyetin mesajına bir katkı yapmaması nedeniyle açıklanmamıştır.

5. Mesajın gizli şahsa veya şeye özel olmayıp umûm ifade ettiğini gösterme:

Meselâ وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثمَُّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلى اللّهِ /“Kim, Allah ve Resulü için hicret etmek üzere evinden çıkar da yolda ölürse, onun mükâfatı Allah’a aittir” (Nisa (4), 100) âyetinde söz konusu edilen şahsın Damre b. Iys olduğu rivâyet edilmektedir. Bu şahsın isminin âyette zikredilmemesinin sebebi, aynı eylemi yapan her şahsın aynı sonuçla karşılaşacağını göstermektir.

6. Güzel bir sıfatını zikrederek şahsı yüceltmek: Meselâ وَالَّذِي جَاء بِالصِّدْقِ
وَصَدَّقَ بِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ /“Doğruyu getirene ve onu tasdik edene gelince, işte muttakiler onlardır” (Zümer (39), 33) âyetinde sözü edilen birinci şahıs Hz. Peygamber, ikinci şahıs (tasdik eden) ise Hz. Ebubekir’dir. Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ayrılmaz özelliklerinden biri olan sıdk (doğruluk) ile Hz. Ebubekir’in sıfatının sıddık (dosdoğru kişi) olması hasebiyle onlar, isimleri zikredilmeyip aynı kökten kelimeyle telmih yapılarak yüceltilmişlerdir.

7. Çirkin bir sıfatını zikretmek suretiyle şahsı aşağılamak: إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ/“Asıl sonu/soyu kesik olan, sana buğzeden kişidir” (Kevser (108), 3) âyetinde sözü edilen kişi, Âs b. Vâil’dir. Adının zikredilmeyip zamirle (hüve) işaret edilmesi, değersiz bir kişi olduğunu göstermek içindir. Kur’ân’daki müphem lafızların anlam ve muhtevasını doğru olarak tespit etmenin en güvenli yolu, nasslara (Kur’ân ve Sünnet) ve sağlam rivâyetlere başvurmaktır. Müphem lafızla ilgili önce Kur’ân’a, sonra sünnete, sonra da sahabe ve tabiunun sahih sözlerine bakılır. Bunun dışında sebeb-i nüzullerin, tarih ve pozitif ilimlerin verileriyle de tespit edilebilirler. Tespit edilemezse, müphem lafızla muğlak olarak amel edilir.

Mücmel-Mübeyyen

İcmâl mastarından türeyen mücmel kelimesi, sözlükte “ayrıntılı olarak açıklanmamış lafız, anahatlarıyla sunulan söz, muğlak/kapalı” gibi anlamlara gelir. İcmâl, detaylarına girmeksizin anahatlarıyla bir şeyden söz etmek demektir. Terim olarak mücmel, detaya girilmeden anahatlarıyla sunulduğu için sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadıkça kendisinden kastedilen mananın anlaşılamadığı lafızdır.

Mücmel lafzı, kapalı kılan ve muhtevasını anlaşılmaz yapan neden, tafsilata girilmeden anahatlarıyla anlatılmış olmasıdır. Mücmel lafız, sözü söyleyen tarafından açıklandığında ancak anlaşılabilir. Anlaşılınca da mübeyyen (açıklanmış) veya mufassal (tafsilatlandırılmış) adını alır. Söz, sahibinin açıklayıcı beyanı yoksa, muğlaklığıyla kalır ve o haliyle amel edilir. Mücmellik, genellikle ahiret, cennet, cehennem, Allah’ın zâtı gibi metafizik/ğayb ve ibadetle ilgili konularda meydana gelmektedir. Kuşkusuz bunun dışındaki bazı yerlerde de mücmel ifadeler bulunmaktadır. Kur’ân’daki mücmel lafızlar, ya bizzat Kur’ân ya da Hz. Peygamber tarafından açıklanır.

Kur’ân’ın mücmeli açıklaması iki şekilde olur:

1. Mücmel lafızın geçmesinden hemen sonra açıklanmasıdır. Meselâ
وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ /“Göğe ve târıka andolsun! Târıkın ne olduğunu sen nereden bileceksin! O, karanlığı delen yıldızdır” (Târık (86), 1- 3) âyetlerinin birincisinde târık kelimesinin anlamı anlaşılmamaktadır; ikinci âyet de zaten bunu sormakta, üçüncü âyet ise târıkın karanlığı delen bir yıldız olduğunu açıklamaktadır.

2. Bir âyetteki mücmel lafzın, başka bir âyette açıklanmasıdır. Meselâ مَالِكِ
يَوْم الدِّين /“O, din gününün sahibidir” (Fatiha (1), 3) âyetinde din gününün ne olduğu mücmeldir. İnfitar suresinde yer alan وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِّنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ /“Sen din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? Evet sen nereden bileceksin din gününün ne olduğunu? O, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür; o gün emir/güç-kudret Allah’ındır” (İnfitar (82), 17-19) âyetleri, önce soru sormakta; sonra da din gününü kimsenin kimseye fayda vermeyeceği, sadece Allah’ın sözünün geçeceği gün olarak açıklamaktadır.

Sünnetin, âyetlerin mücmelini açıklamasıyla ilgili misal çoktur. Bunlardan biri şöyledir: Kur’ân’da birçok yerde geçen وأَقِيمُوا الصَّلاةَ /“ve namazı kılın” (Bakara (2), 43, 83, 110; Nisâ (4), 77, 103…) âyetleriyle namaz kılmak emredilmiş Ancak namazın nasıl kılınacağı açıklanmamıştır. Mücmel olan “salât” lafzını Peygamberimiz “ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de o şekilde kılın” diyerek namazın nasıl kılındığını detaylı bir şekilde açıklamıştır.

KUR’ÂN’DA LAFIZLAR-ARASI İLİŞKİLER

Arap dilinde iki veya daha fazla lafız arasında şu üç tür ilişkiden birisi söz konusudur:
1. Lafızlarının farklı, anlamlarının farklı olması.
2. Lafızlarının farklı, anlamlarının aynı veya yakın olması.
3. Lafızlarının aynı, anlamlarının farklı olması.

Bu tasnife göre gerek Arap dilinde ve gerekse Kur’ân’da lafızların birbiriyle ilişkisi bağlamında şu çeşitler ve olgular ortaya çıkmıştır: Mütebâyin lafızlar ve tebâyün olgusu, müterâdif lafızlar ve terâdüf olgusu, mütekârib lafızlar ve tekârüb olgusu, müşterek lafızlar ve iştirâk olgusu mütezâd kelimeler ve tezâd olgusu.

Mütebâyin Lafızlar (Ayrı Anlamlılık)

Arap dilinde lafızları da anlamları da farklı kelimelere mütebâyin (ayrı anlamlı lafızlar); bu olguya da tebâyün (ayrı anlamlılık) denir. Meselâ خَرَجَ (çıktı) ve فَهمَ (anladı) kelimeleri, hem lafız, hem de anlam olarak birbirinden farklıdır.

Kur’ân’da aralarında çokanlamlılık, eşanlamlılık, yakınanlamlılık, zıtanlamlılık ilişkisi bulunan kelimelerin dışındaki tüm kelimeler bu kapsamda değerlendirilir. Dolayısıyla her bir kelime, yüklendiği sözlük anlamı (temel ve yan anlamları) ve varsa terim anlamlarıyla kullanılır.

Müterâdif Lafızlar (Eşanlamlılık)

Arap dilinde lafızları farklı, anlamları ise aynı olan kelimelere müterâdif (eşanlamlı); bu olguya da terâdüf (eşanlamlılık) denmektedir. Dilde bir kelime, bir anlam için icad edilir. Terâdüf ise bir anlam için birçok kelimenin varlığını ifade eder. Dil sürekli gelişen bir varlık olması sebebiyle lafızlar, anlam düzeyinde zaman içerisinde değişimler, dönüşümler, bozulmalar yaşayabilir. Bazı kelimeler, zamanla unutulup yenileri icat edilebilir. Diğer lehçe ve dillerden kelime aktarılabilir. Bu gelişimin tabii sonuçlarından biri de terâdüf olgusudur.

Dilcilere göre, müterâdif kelimelerin oluşmasındaki sebepler şunlardır:

1. Bir anlam için bir kelime icad edilir; belli bir zamanda ise ayrı bir kelime icad edilir. Zamanla dil içinde bu iki kelime, müterâdif olur.
2. Dilin bir lehçesi bir mana için bir lafız icad eder; diğer bir lehçesi de bir başka lafız. Dil müşterek bir dil haline gelince bu iki kelime birbirinin müterâdifi olur.

3. Bir anlamı dilde karşılayan bir lafız bulunmakla birlikte ilgili dil başka dillerden aynı anlamı karşılayan lafızları kendi içerisine alır; böylece bu iki kelime arasında müterâdiflik söz konusu olur.
4. Bir dil içerisinde kelime, zaman içerisinde anlam değişimleri geçirebilir; konulduğu anlamla yakın veya uzak yeni anlamlar kazanabilir. İlgili kelime, yeni kazandığı anlamla aynı olan kelimelerle müterâdif olur.

Terâdüf konusunda dilciler ve müfessirler iki kısma ayrılmışlardır:

Birinci grup, Arap dilinde ve Kur’ân’da terâdüfün varlığını kabul etmekte; ortak manada birleşen tüm kelimeleri müterâdif saymakta; tam ve cüzi ayrımı yapmamaktadırlar. Gerekçeleri ise terâdüfün dilin kelime hazinesinin enginliğini gösteren bir olgu olmasıdır. İkinci grup ise terâdüfü kabul etmeyenlerdir. Bunlar da kendi içinde üç farklı kesime ayrılmıştır: Birinci kesim, müterâdif kelimelerin ortak manada birleşmelerine karşın belağat açısından fasih-efsah, beliğ-eblağ ayrımının olduğunu; her bir kelimenin kendine has bir kullanma makamı bulunduğunu benimserler. Bunların temel bakış noktası, müteradiflerin alelâde kullanımı yerine her bir kelimenin dil zevk ve selikasına uygun bir şekilde kullanımıdır.

İkinci kesim, müterâdiflerin tam ve cüzî olarak taksim edilmesi gerektiğini; müterâdif olarak sunulan birçok kelimenin tam bir anlamda birleşmediğini; aralarında farklar olduğunu ileri sürerler. Bunlara göre, müterâdifler ortak bir anlamda birleşseler de, her bir kelimenin kendine has derin ve ince bir anlamı vardır.

Üçüncü kesim ise, terâdüf olgusunu tümden inkâr edenlerdir. Terâdüf olgusunu, ne toptan inkâr, ne de toptan kabul doğru değildir. Kabul etmeyenlerin ikinci kesiminin bakışı, dil mantığına ve vakıaya daha uygundur. Yani terâdüfün, tam ve cüzi şeklinde taksim edilip aralarında fark olmayanların tam müterâdif, olanların da cüzî müterâdif veya mütekârib olarak taksim edilmesi gerekir. Bu yüzden terâdüf denince tam müterâdif, mütekârib deyince de cüzî terâdüf kastedilmelidir.

Arapça’da iki kelimenin tam müterâdif olması için şu şartlar gerekir:

1. Her ikisinin kelime olması (terkip ve ifade grubu olmaması).
2. Anlamda tam birlikteliğin olması.
3. Aynı lehçeye ait olması.
4. Zamanlarının aynı olması.
5.Kelimelerin birbirinin türevi ( كَسبَ – اكْتِساب gibi) ve phonetik gelişimle ortaya çıkan çeşidi olmaması (karınca anlamına gelen, جثل – جفل gibi). Arap dilcileri, bu şartları taşıyan müterâdif kelimelerin sayısının son derece az olduğunu savunmaktadırlar. Ancak bazı dilciler, bu şartlara uymasa da aralarında anlam birlikteliği veya yakınlığı olan bütün kelimeleri müterâdif olarak değerlendirmişlerdir. Ancak bu doğru değildir. Burada en doğru yaklaşım, terâdüf olduğu söylenen kelimelerin, anlam farkları olup olmadığı araştırılmalı; yoksa müterâdif mantığıyla kullanılmasıdır.

Mütekârib Lafızlar (Yakınanlamlılık)

Arap dilinde lafızları farklı, fakat anlamları yakın olan kelimelere mütekârib (yakınanlamlı) kelimeler; bu olguya da tekârüb denir. Dilde terâdüf şartlarını bütünüyle sağlayan kelime sayısının azlığına binaen, terâdüf, tam ve cüzi şeklinde taksim edilmiş, cüzi terâdüf kısmı, mütekârib terimiyle karşılanmıştır.

Terâdüfün ortaya çıkmasında -yukarıda zikrettiğimiz- etkin olan sebepler, aynı şekilde mütekâribler için de söz konusudur. Dilde tam terâdüf az olmasına karşın mütekârib kelimelerin sayısı oldukça fazladır. Mütekârib kelimelerin ortak anlamlarının dışında her birisinin ötekisine karşı karakteristiğini ve anlam dünyasını ortaya koyan farklar söz konusudur. Buna Arap dilinde Furûk nazariyesi denmektedir. Furûk, iki mütekârib kelime arasındaki ince farkları tespit etmeyi amaçlayan bir dil nazariyesidir.

Mütekârib iki kelimenin iki anlam boyutu vardır:

1. Her iki kelimenin ortak olduğu anlam.
2. Her iki kelimenin ortak anlam dışındaki ince anlamı.

Dolayısıyla her bir kelime, ortak anlamıyla birlikte, kendisinde var olan diğer ayrıntı anlamıyla kimlik kazanır. Meselâ Arapça’da cimri anlamıyla ilgili birçok mütekârib kelime vardır. Bir kaçı şunlardır: ، بَخِيل، شَحِيح، ضَنِين، قَتُور لَئِيم شَدِيد، ضِيق، مَانِع، مَسِيك، حَصُور، جِبْز، لحَِز، لَصِب، كَزّ، صَامِر، كَعِل، فَاحِش (bahîl, şahîh, danîn, katûr, le’îm, şedîd, dîk, mâni’, mesîk, hasûr, cibz, lehiz, lasıb, kezz, sâmir, ka’il, fâhiş). Bunların hepsi, cimri anlamında müşterektir. Ancak bunlardan bir kısmı, cimriliğin mahiyeti hakkında farklı anlamlara sahiptir. Meselâ “bahîl” normal cimriyi; “le’îm” kendisi yiyen, başkasına yedirmeyen; “şahîh” doğuştan hırslı; “hasûr” elde edemediği şeyi başkasından meneden ve “katûr” ise aşırı cimriyi ifade eder.

Kur’ân’da onları aşan mütekârib grup; her bir grup içerisinde de bir çok mütekârib kelime vardır. Bunlara birkaç misâl verelim:
Korku mütekâribleri: ، خَوْف، خَشْيَة، وَجَل، فَزع، رُعْب، رَوْع، إتِّقَاء، خُشُوع، شُخُوص، وَجَف، فَرق
بَرق، إشْفَاق… / havf, haşyet, vecel, feza’, ru’b, rav’, ittikâ, huşû’, şuhûs, vecef, ferak, berak, işfâk…

Yağmur mütekâribleri: مَطَر، غَيْث، وَدَق، صَيِّب، مِدْرَار، وَابِل، طَلّ، بَرَد / matar, ğays, vedak, sayyib, midrâr, vâbil, tall, bered.

Yaratma mütekâribleri: ، فَعَل، جَعَل، أَبْدَع، أَبْدَأ، صَنَع، عَمِل، خَلَق، صَوَّر، سَوَّى، أَحْدَث، أَنْشَأ فَطَر، ذَرَأ، بَرأ / feale, ce’ale, ebdea, ebdee, sana’a, amile, haleka, savvere, sevvâ,
ahdese, enşee, fatara, zeree, berie.Her bir grup altındaki kelimelerin anlam farklarını net bir şekilde bilmek, her bir kelimenin en doğru anlamını tespitte önem arzetmektedir. Bir misalle Kur’ân’daki mütekârib kelimelerin farklarını gösterelim:  Kur’ân’daki uyku
mütekâribleri şunlardır: نَوْم، نُعَاس، وَسَن – سِينَة، رُقَاد، قَيْلُولَة، هجُود، هجُوع / nevm, nu’âs, vesen-sîneh, rukâd, kaylule, bered, hücud, hücu’. Bunlardan nevm, normal; nü’as, az ve hafif uyku; vesen-sîneh, uyuklama, şekerleme; rukâd, kısa uyku; kaylule, öğlen; hücûd ve hücû’ ise gece uykusu anlamlarıyla ortak anlamdan farklılık arzetmektedirler. Bunların hepsini, “uyku” ile karşılamak, kelimeleri doğru anlamlandırmamak demektir. Meselâ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ /“O’na/Allah’a ne uyku gelir ne de uyuklama” (Bakara (2), 255) âyetinde nevm ve sine’yi uyku ortak anlamıyla çevirirsek, bu durumda “O’na uyku ve uyku gelmez” şeklinde bozuk bir anlam ortaya çıkar. Halbuki kelimelere doğru anlam verilirse âyetin manası, “O’na, ne uyku gelir ne de uyuklama” şeklinde olur. Mütekârib lafızlar için Arap dilinde ayrı bir literatür oluşmamıştır. Terâdüf ve diğer dil kaynaklarının içinde bulunmaktadır. Ancak müterâdifler arasındaki farklar konusunda furûkla ilgili bir literatür vardır. Tefsîr alanında ise mütekâriblerle ilgili müstakil bir alan gelişmemiş, Ulûmu’l-Kur’ân eserlerinin içerisinde terâdüfle birlikte incelenmiştir.

Müşterek Lafızlar (Çokanlamlılık)
Arap dilinde birçok farklı anlama delalet eden lafza müşterek (çokanlamlı kelimeler), bu olguya da iştirâk (çokanlamlılık) denmektedir. Meselâ عَيْن kelimesi, göz, pınar, casus gibi birçok anlama gelmektedir. Dilde bir kelime, bir anlam için icad edildiğinden bir kelimenin çok manaya sahip olması, vaz’ (kelime icadı) mantığı açısından anlamlı görülmemiştir. Ancak vakıada da birçok kelime, çokanlamlıdır. Öyleyse müşterek kelimeler nasıl oluşmuştur? Müşterek kelimelerin ortaya çıkmasının bir takım sebepleri vardır:

1. Dilin bir lehçesinde bir kelime için bir anlam konuluyor; öteki lehçe de aynı kelime için başka bir anlam konuyor. Dil müşterek olunca bu kelimenin iki ayrı anlamı oluyor.
2. Bir dil içerisinde bir kelime için bir anlam konuluyor; daha sonra kelime temel anlam yanında mecâzî, kinâî, isti’âri, teşbîhî gibi yeni anlamlar kazanıyor. Böylece kelimenin çok anlamı oluşuyor. Müşterek kelimelerin en yaygın etkeni de budur. Bunların dışında bazıları, kelime icadının ve yabancı dillerden kelime aktarımının da fonksiyonu olduğunu iddia ediyorlarsa da bu doğru değildir. Çünkü yabancı dillerden giren kelimenin lafız yapısı ile öteki dilin yapısı çoğunlukla birbirleriyle uyuşmaz. Çünkü iştirâkta lafız tektir. Müşterek lafızlar, çokanlamlı olduğundan, gerek dil gerekse tefsîr alanında görüş farklılıklarının oluşmasında en önemli etkenlerdendir. Müşterek lafzın birçok anlamı olsa da bir yerde bütün anlamları kastedilmez. 

Bu yüzden müşterek lafzın kullanıldığı yerde anlamlarından hangisiyle kullanıldığının belirlenmesi önemlidir. Bu tespit için şu iki unsur gereklidir:

1. Müşterekin bütün anlamlarıyla ilgili dilsel birikime sahip olmak, yani kullanılan anlamların hakîkî, mecâzî, isti’ârî gibi hangi anlamlarda kullanıldığını bilmek.
2. Kelimenin kullanıldığı metnin bağlamı (siyak-sibak).

Müşterek konusuyla ilgili tefsîr alanında müstakil bir Kur’ân ilmi gelişmiştir: el-Vücûh ve’n-Nezâir. Bu Kur’ân ilminin sahip olduğu kavramların birincisinin anlamı üzerinde ittifak mevcut iken ikincisi farklı şekillerde anlaşılmıştır. Vücûh, vech kelimesinin çoğulu olup bir şeyin farklı her bir yönü için kullanılır. Tefsîrde ise vücûh, müşterek kelimelerin sahip olduğu farklı anlamlardır. Nezâir ise nazîr kelimesinin çoğuludur. Benzer, misli gibi anlamlara gelir. Nezâir terimi, bazıları tarafından müterâdif olarak anlaşılmış ise de bu doğru değildir. Çünkü ilgili eserlerin muhtevasında müterâdifle ilgili bir malzeme yoktur. Nezâir kavramının doğru anlamı, müşterek lafzın sahip olduğu anlamlardan herhangi birinin Kur’ân’daki kullanıldığı yerlerdir. Bir başka ifadeyle, vücûh, kelimenin sahip olduğu tüm anlamlar; nezâir ise bu anlamlardan birinin Kur’ân’da kullanıldığı yerlerdir. Meselâ “salât” kelimesi, müşterek bir kelimedir ve “namaz, dua, mağfiret, kıraat, din, namaz yeri, Cuma namazı, ikindi namazı, cenaze namazı” gibi anlamlara gelir. Salât kelimesinin bütün bu anlamlara sahip olması, vücûhtur; Kur’ân’da kelimenin meselâ namaz anlamında geçtiği yerler ise nezâirdir. Kur’ân’da müşterek kelimelerin sayısı bir hayli fazladır. Ümmet, iman, imam, âyet, birr, habl, hars, hisab, hüda, cennet, cehennem, hak, hikmet, halk, hayr, din, zikr gibi kelimeleri misal olarak verebiliriz. Bir misalle müşterekin Kur’ân’daki kullanımını görelim: Sultan السُّلْطَان kelimesi, Kur’ân’da iki anlamda kullanılır. Birincisi güç ve kudret; ikincisi ise sağlam delildir. Birincisi, kelimenin hakîkî anlamı, ikincisi ise isti’ârî anlamıdır. Meselâ bir âyette, önce Allah’ın çocuk edindiğini iddia eden müşriklere karşı, O bundan uzaktır denilmiş, sonra da َذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ 􀄸 إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ ِ /“Bu konuda hiçbir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?” (Yunus (10), 68) kısmı zikredilmiştir. Buradaki sultan lafzı delil anlamında kullanılmıştır. Âyetin bağlamı ve metin içi karîneler, bu anlamı netleştirmektedir. Öte yandan Hâkka suresinde amel defteri solundan verilen kişinin pişmanlıklarının yer aldığı kısımda, “keşke bana amel defterim verilmeseydi, şu hesabımı görmemiş olsaydım, keşke ölüm beni yok etseydi, malım bana fayda vermedi” gibi yakarışlardan sonra هلك عني سلطانيه /“gücüm, saltanatım da yok olup gitti” (Hâkka (69), 29) ifadesi yer almaktadır. Âyetin bağlamı, bütünüyle güç-kuvvet anlamını ortaya koyarken, özellikle “malım bana fayda vermedi” bölümü, net bir şekilde bu anlamı desteklemektedir. Müşterek lafızlarla ilgili Arap dilbiliminde ma’ttefeka elfâzuh ve’htelefe me’ânîh (lafızları aynı, anlamları farklı lafızlar), ittifâku’l-mebânî ve’ftiraku’l-me’ânî (lafızları aynı; manaları farklı lafızlar) ve elfâzü’lmüştereke (müşterek lafızlar) adıyla çalışmalar yapılmıştır. Tefsîr’de ise el- Vücûh ve’n-Nezâir adıyla bir Kur’ân ilmi doğmuş ve aynı isimle bir literatür meydana gelmiştir. Mukâtil b. Süleyman’ın el-Vücûh ve’n-Nezâir’i, Yahyâ b. Sellâm’ın et-Tesârif’i, Müberred’in Ma’ttefekat Elfâzuh ve’htelefet Me’ânîh mine’l-Kur’ân’ı, Dâmigânî’nin el-Vücûh ve’n-Nezâir’i en önemlileridir.

Mütezâd Lafızlar (Zıt Anlamlılık)

Arap dilinde zıt iki anlama sahip olan kelimeye mütezâd veya zıdd lafız; ilgili olguya da tezâd denmektedir. Zıdd’ın çoğulu ise ezdâddır. Tezâdı, bazıları müşterekin bir çeşidi olarak değerlendirirken, bazıları da müstakil olarak ele almışlardır. Müşterek lafız, mütezâd lafzını kapsayan bir yapıya sahiptir. Müşterek lafızdaki anlamlar, farklılık arzedenleri kapsadığı gibi zıd olanları da kapsayabilir. Ancak bazı dilci ve müfessirler mütezâdı, müşterekin kapsamından çıkararak müstakil bir çeşit haline getirmiştir. Böylece müşterek, zıddın dışındaki farklı anlamlara; mütezâd ise sadece zıt anlamlara hasredilmiştir.

Dilde mütezâd kelimelerin varlığını, çoğunluk savunurken, azınlık bir grup kabul etmez. Ancak Arap dilinde bir mütezâd birikiminin var olması ve tartışılması, onun varlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca bu dilde el-ezdâd ismiyle önemli bir literatür oluşmuştur. Asmaî, İbn Sikkît, Ebubekir İbn Enbârî, Ebu’t-Tayyib el-Luğavî ve Sâğânî gibi dilcilerin el-Ezdâd isimli eserleri misâl olarak verilebilir.

Mütezâd kelimelerin ortaya çıkmasında etkin olan sebepler, müşterek lafızlarla paralellik arzetmektedir ki bunlar, lehçe farklılığı, psikolojik ve sosyal şartlar, iştikak olgusu ve dilsel gelişim türleridir (hakîkat-mecâz, umûm-husûs vb.).

Arap dilindeki zıtanlamlılık, diğer dillerden farklı bir yapıya sahiptir. Diğer dillerde çoğunlukla, zıt anlamlılık iki farklı lafız arasında cereyan eder. Meselâ Türkçe’de beyaz-siyah, az-çok, büyük-küçük gibi kelimeler, iki ayrı lafız olarak zıt anlamlıdır. Bu kullanım, Arapça’da bulunmakla birlikte bunlar, mütebâyin kelimeler içerisinde değerlendirilir. Arapça’da zıddın esas konusu, bir kelimenin iki zıt anlama sahip olmasıdır. Bu, diğer dillerde pek olmayan bir özelliktir. Meselâ Arapça’da “ بَيْع ” (satmak) ve “ إشْتَرَى ” (satın almak) iki zıt kelime olduğu gibi, bey’ aynı zamanda hem satmak hem de satın almak anlamında zıt kelimedir.

Mütezâd kelimenin, iki zıt anlama sahip olduğundan, bir yerde her iki anlamıyla kullanılması mümkün değildir. Her bir yerde bir anlamı geçerlidir. Bu yüzden ilgili yerde hangi anlamda kullanıldığının tespiti ciddi bir öneme sahiptir. Aksi takdirde yanlış anlamaya ve tahrife yol açacaktır. Hangi anlamın metinde geçerli olduğunu ise metnin bağlamı ortaya koymaktadır.Kur’ân’da birçok zıtanlamlı kelime bulunmaktadır.

Birkaç misal verelim: أَزْر“ ” (kuvvet-zayıflık), “ بَطْن ” (bâtın-zâhir/iç-dış), “ عَسْعَس ” (gelmek-gitmek); “ ”ظَنّ (kesin inanmak-şüphe etmek). Zıt anlamlı kelimenin manasının tespitine Kur’ân’dan bir misal verelim.

وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ /“Geçip giden geceye, soluk almaya başlayan/yüzünü gösteren sabaha andolsun!” (Tekvîr (81), 17-18) âyetlerindeki “as’ase” kelimesi, gelmek ve gitmek şeklinde iki zıt anlama sahiptir. Müfessirler, ilgili kelimenin burada, peşine gelen âyetin “sabahın soluk alması, yüzünü göstermesi, gelmesi” şeklindeki manasından hareketle “gecenin gitmesi” anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Çünkü gece gelince sabahın gelmesi uygun olmayıp, gece gidince, sabahın gelmesi uygundur.

DİL MERKEZLİ KUR’ÂN İLİMLERİ

Kur’ân, Arapça bir metin olduğu için Arap dilinin özelliklerini yansıttığı gibi, Arap dilinde etkin olan bazı dil olgularını ve dilbilim konularını metin düzeyinde kullanmış; bu yüzden de bunların bazısıyla ilgili Kur’ân ilimleri oluşmuştur.

Emsâlü’l-Kur’ân

“Emsâl”, sözlükte benzer, benzeyen, sıfat, söz, ibret, kıssa gibi anlamlara gelen “mesel” kelimesinin çoğuludur. Arap dili ve edebiyatında mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla asli durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim özdeyiştir. Kısaca mesel, özdeyiş ve atasözü demektir. En önemli özellikleri de, lafzının kısa, anlamının doğru, kendisinin yaygın ve anonim, formunun da değişmez klişe olmasıdır. Mesel, kaynak olarak, bir hadiseye binaen söylenir, insanlar tarafından beğenilirse, daha sonra ilk hadiseye benzer durumlar için kullanılır. Meselin yeni bir durum için söylenmesine darbı mesel denir. 

Arap edebiyatında meseller, yapılarına göre üç kısma ayrılmaktadır:

1. Sâir mesel.

2. Kıyâsî mesel.

3. Hurafî mesel.

Sâir mesel, en yaygın olan ve mesel denince ilk akla gelen mesel türüdür ki bunlar arap atasözlerini karşılamaktadır. Meselâ مَنْ جَدَّ وَجَدَ /“Arayan bulur”. Kıyâsî mesel de, soyut kavramları tasvir, teşbîh ve temsil yoluyla açıklayan uzun tasvir ifadeleridir; “kef”, “mesel” vb. teşbîh edatlarını içerirler. Kur’ân ve hadiste mesellerle paralellik arzederler. Meselâ كالإبرة تكسو غَيْرَها وهِيَ عُرْيَان / “İğne gibidir: Başkasını giydirir; kendisi çıplaktır”. Hurafi mesel ise çoğunlukla hayvanlar olmak üzere, insan dışındaki varlıkların dilinden aktarılan ve eğitme, ahlakî ders ve öğüt verme veya mizah ve latife amacıyla kurgulanmış küçük sembolik hikâyelerdir.

Arap edebiyatında mesellerle ilgili önemli bir literatür oluşmuş; Emsâlü’l- Arab ismiyle birçok eser meydana getirilmiştir. Bunlar içerisinde Mufaddal ed-Dabbî, Müerric es-Sedûsî, Ebû Ubeyde; Ebû Ubeyd, Ebû Hilâl el-Askerî, Meydânî ve Zemahşerî’nin eserleri önem arzetmektedir.

Kur’ân’da da birçok mesel mevcuttur. Ancak Kur’ân’daki mesel kavramının tanımı, Arap edebiyatındakinden farklıdır. Kur’ân’da mesel kelimesi, “misal-örnek, vasıf-özellik, ibret, ve hal-siret-durum” anlamlarında kullanılmaktadır. Bir tefsîr terimi olarak mesel ise, isti’âre, teşbîh, temsîl veya kinâye yoluyla anlaşılması zor olan bir durumu, bir niteliği, bir nasihatı veya bir kıssayı aklî ve hissî düzeyde açıklama biçimidir. Buna temsîlî anlatım da denmektedir.

Kur’ân’da geçen darbı mesel ise, bu tür meselleri icra etmektedir. “Biz insanlar için bu Kur’ân’da birçok mesel getirdik” (Rum (30), 58) âyeti de bunu ifade etmektedir. Kur’ân mesellerinde ağırlık kazanan unsur, “benzetme” yönüyle soyut olanı, somutlaştırmak; anlaşılmayanı anlaşılır kılmak, ğaybî olanı görünür hale getirmektir. Kur’ân meselleri, Arap edebiyatındaki “kıyâsî mesel” türüyle örtüşmekte; bazı mesel çeşitleri de sâir mesel türüyle benzeşmektedir.

Başta itikadî olmak üzere, amelî ve ahlakî konularda yapılan Kur’ân’daki temsîlî anlatımla değişik gayeler hedeflenmiştir:

1. Bilgi vermek, öğretmek.
2. İkna etmek.
3. Özendirme ve caydırmak.
4. Övmek veya yermek; yüceltmek veya aşağılamak.
5. İbret ve ders almak.
6. Örnek vermek.
7. Edeb ve hayâyı korumak.

Kur’ân’daki meseller, üç kısma ayrılmaktadır:

a) Sarîh mesel: Mesel lafzı kullanılarak teşbîh yoluyla yapılan mesellerdir. Bunun Kur’ân’daki örnekleri çoktur.

Bir misal verelim: اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ /“Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir” (Âl-i İmran (3), 59).

b) Gizli mesel: Mesel lafzı kullanılmadan bir durumu, bir niteliği veya bir olayı ya doğrudan ya da isti’âre ve kinâye yoluyla veciz bir şekilde anlatmaktır. Bu tür meseller, lafızları itibariyle değil, taşıdıkları anlam itibariyle meseldir. وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَالَّذِي خَبُثَ لاَ يَخْرُجُ إِلاَّ نَكِدًا /“Rabbinin izniyle güzel ülkenin bitkisi güzel çıkar, kötü olandan ise faydasız bitkiden başkası çıkmaz” (Araf (7), 58) âyeti buna bir misâldir. Burada hakîkî mümin, toprağı verimli ülkeye; inkârcı ise, çorak ülkeye benzetilmiştir.

c) Mürsel Mesel: Teşbîh unsuru olmaksızın çok veciz bir lafızın; yoğun bir anlamla ortaya konan bir kısım âyetlerin vecize gibi değerlendirilmesidir. Bu tür meseller, Arap dilindeki sair mesellere (atasözlerine) benzetilmiş; âyetler ile atasözleri arasında ilgi kurulmuştur. Meselâ / مَنْ يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِهِ “Kötülük yapan onun cezasını görür” (Nisa (4), 123) âyeti, كما تَدِين تُدَان /“Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın” atasözüne mukabil sayılmıştır. Kur’ân mesellerini ele alan Kur’ân ilmine Emsâlü’l-Kur’ân denmektedir. Bu konuda önemli bir literatür oluşmuştur. Hakîm et Tirmizî’nin, İbn Kayyim’in ve Meydânî’nin eserleri buna misal olarak verilebilir.

Aksâmü’l-Kur’ân

Kasem sözlükte, yemin, ahid, akt gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu, aksâmdır. İslâm öncesi Arap toplumunda sözü pekiştirmek için kullanılan tekid üsluplarından biri olarak kasem, tanrılara, putlara, şerefe, atalara ve değişik saygın unsurlara yapılırdı ve son derece yaygındı. Herhangi bir konuda kararlılığı göstermek; yapacağı veya yapmayacağı şeyi kesin olarak icra edeceğini taahhüd altına almak için yemine başvurulurdu. Kur’ân da Arabın bu üslubunu almış, bir kısım değişikliklerle benimsemiştir. Üzerine yemin edilen nesneyi, sadece Allah ile sınırlamış, bunun dışındakiler üzerine yemini yasaklamıştır. Bu bağlamda rab, Allah, izzetullah kelimeleriyle Allah’a yemin edilmektedir. Bunun yanında Allah’la ilgileri gözetilerek Kur’ân lafzı ve mahlukâtın isimleriyle (gök, yer, ömür, yıldızlar vb.) kaseme izin verilmiştir.

Âlimlere göre Allah’ın yemin etmesi;

1. Muhatabın bildiği ve uyguladığı üslupla onlara hitap etmesi,
2.Sözünden dönmeyen bir varlık olması sebebiyle sözünün doğruluğunu ortaya koymak değil, doğruluğunu muhatapların üslubuyle pekiştirmesi içindir.

Kasem, harf ve fiille yapılır. Harfle yapılan kasemde kasem harfleri, vav ( والله) , be ( بالله ) ve te ( تالله ) harfleridir.

Harfle yapılan kasemin unsurları, şunlardır:

1. Kasem edatı.
2. Üzerine kasem edilen lafız (muksemun bih)
3. Kasemin cevabı-konusu (muksemun aleyh).

Meselâ والله لأفْعَلَنَّ كذا / “Vallahi, şunu yapacağım” cümlesinde, vav, kasem edatı; Allah, muksemün bih (üzerine yemin edilen); le-efalenne cümlesi ise kasemin cevabıdır.

İkincisi ise أَقْسَمَ ve حَلَفَ fiilleriyle yapılır. Bunda kasem fiili, üzerine kasem edilen ismi meful olarak alır. Meselâ لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ /“kıyamet gününe yemin ederim ki…” (Kıyame (75), 1) âyetinde uksimü, kasem fiili, yevmü’l-kıyamet ise maksumün bihtir (üzerine yemin edilendir).

Kur’ân’da üzerine kasem edilen şeyler, iki kısımdır: Allah ( / تاللهِ/ واللهِ/ وربي
فبعزتك ) ve yaratıklar (melekler: والعَادِيَاتِ/والنَّازِعَاتِ ), Kur’ân ( والقرانِ الحكيم/والذكرِ ), kalem ve yazı malzemeleri ( والقَلَمِ ومَا يَسْطُرُون ), sema ( والسماءِ ) vb. Yemin edenler ise Allah, Hz. Peygamber, şeytan, Adem-Havva, Hz. İbrahim ve babası, Mısır azizinin karısı, Hz. Musa, Meryem vd. Kasemle tekid edilen konular ise genellikle şunlardır: Allah’ın birliği ve kudreti, yaratılış, Allah’ın sözü, haşr, insanın nankörlüğü, peygamber gönderilmesi, Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu, müminlerin sınanacağı vs.

Kasemin en önemli gayesi, söylenilen sözü tekid etmektir. Bunun yanında muhatabın dikkatini çekmek; mesajın önemini vurgulamak; üzerine yemin edileni yüceltmek; yeminin konusunu önemsemek, müjde ve uyarıları belirginleştirmek gibi gayeleri de mevcuttur. 

Tefsîr ilminde kasem konusunu ele alan Kur’ân ilmine, Aksâmü’l- Kur’ân denir. Bu konuda müstakil bir literatür oluştuğu gibi, Ulûmu’l- Kur’ân eserlerinin bir başlığı olarak da incelenmiştir. İbn Kayyim’in et- Tibyân fî Aksâmi’l-Kur’ân’ı ile Abdülhamid el-Ferahî’nin İm’ân fî Aksâmi’l- Kur’ân’ı örnek olarak verilebilir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.