Kurban ve Adak – İslam İbadet Esasları 8.Ünite Özeti

GİRİŞ

Hem bireyler hem de toplum için büyük önem taşıyan malî ibadetlerden birisi de kurbandır. Aşağıda başka şekilleri ve ayrıntısı ele alınacak olan adak da ülkemizde daha çok kurban kesmek yoluyla yerine getirilmektedir. Bu bakımdan adak ile kurban arasında yakın bir ilişki vardır. Onun için ünitemizde her iki ibadet birlikte ele alınmıştır.

İnsan kendisini yaratan Yüce Allah’a yaklaşmak, ona olan kulluğunu göstermek, rızasını kazanabilmek ve verdiği nimetlere şükretmek amacıyla belirli günlerde kurban keser. Böyle yapmakla, öncelikle kendi dinî ve ahlakî gelişimini sürdürmüş olur. Nitekim ilgili ayette şöyle buyurulmuştur: “Kurbanlık büyük baş hayvanları sizin için Allah’ın nişaneleri kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır… Şükredersiniz diye onları sizin hizmetinize verdik. Bu hayvanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin takvanız/ona olan saygınızdır…” (el-Hac 22/36- 37).

Bu ibadeti edâ eden kişi, dünya ve âhirete yönelik olarak elde edeceği mutluluk, iç huzuru ve sevap gibi bireysel kazançları yanında, kurban etini etrafındaki yoksullarla paylaşarak mal hırsından ve cimrilikten kurtulur, toplumsal dayanışmaya ve sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Hatta küresel sorumluluk bilinciyle harekete geçip dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan fakirlere de elini uzatır.

Bütün bu işlevlerine ek olarak kurbanın, dengeli beslenmeye faydası yönüyle sağlık ve kurbanlık hayvan yetiştiriciliğini teşvik etmesi yönüyle hayvancılık açılarından faydalı olduğunu söyleyebiiriz. Diğer taraftan bazı hayvan türlerinin yetiştirilerek korunmasına yardımcı olduğu için ekolojik/çevresel ve pazar hareketliliğini sağladığı için ticari ve ekonomik birçok faydası bulunduğunu da hatırlamalıyız.

Kurban, tarih boyunca bütün dinlerde izlerine rastlanan bir ibadettir. Bu gerçek “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi, her ümmet için bir ibadet biçimi kıldık…” (el-Hac 22/34) ayeti tarafından vurgulanmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Âdem’in iki oğlu Hâbil ile Kâbil’in sundukları kurbanlardan bahsedilmiş olması (el-Mâide 5/27) bunun ilk insandan itibaren var olageldiğinin bir başka göstergesidir. Fakat bu ibadet asıl tarihsel hatırasını Hz. İbrahim ve oğlunda bulur. Rabbinden kendisine hayırlı bir çocuk lutfetmesini isteyen Hz.İbrahim’in bu duası kabul edilir ve kendisine yumuşak huylu bir erkek çocuk bahşedilir. Söz konusu çocuk, İslâm kaynaklarına göre Hz. İsmail, Yahudi kaynaklarına göre ise Hz. İshak’tır.

Nice zaman sonra Hz. İbrahim, oğlunu rüyasında kurban ettiğini görünce bunun ilâhî bir emir olabileceğini düşünür ve konuyu oğluna açar. Oğlu da büyük bir teslimiyetle emredileni yapmasını söyleyince Hz. İbrahim onu kesmek üzere yatırır. İşte tam bu sırada, ilâhî bir ses, rüyasını doğruladığını ve samimiyet sınavını geçtiğini ona haber verir ve oğlunun yerine kesmesi için büyük bir kurbanlık hayvan indirilir (es-Sâffât 37/100 107). Kurban kesen bir Müslüman, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in işte bu teslimiyet sınavındaki başarısını sembolik olarak tekrarlar ve adeta kendisinin de benzeri bir içtenlik ve bağlılık sınavına hazır olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in (s.a.) “Kurban kesin! Kuşkusuz bu, babanız İbrahim’in sünnetidir” (İbn Mâce, “Edâhî”, 3) buyruğu da aynı duyarlılığa işaret eder. Kişinin, aslında gerekmediği halde farz veya vacip türünden bir ibadeti yapmayı Allah’a söz vermesi olarak bilinen adak da son tahlilde yukarıdaki anlam ve amaçlara sahiptir. Aşağıda ayrıntısıyla ele alındığı yerde görüleceği üzere adak, her zaman kurban kesmek biçiminde olmayabilir. Fakat ister namaz kılmak, ister oruç tutmak, ister sadaka vermek ya da kurban kesmek tarzında olsun kişi, adak ile Yüce Allah’a yaklaşmak ister ve onun yardımını umar. Yine bütün ilahî dinlerde izlerine rastlanan adak, gönüllü bir ibadet olma özelliği taşır. Bu yönüyle Müslümana sözünde durma erdemini kazandırarak onu olgunlaştırır. “Bu kullar, sözlerinde durup adaklarını yerine getirirler ve şiddeti her bir yanı kaplayan günden korkarlar.” (el-İnsan 76/7) ayeti, adağın bu niteliğine işaret etmektedir

KURBANIN TANIMI VE HÜKMÜ

Arapça bir kelime olan kurban, sözlükte “yaklaşmak, yakın olmak, Allah’a yakınlık sağlamak ve onun hoşnutluğunu kazanmak için sunulan şey” anlamlarına gelmektedir. Buna göre, herhangi bir zaman sınırlaması olmaksızın insanı Yüce Allah’a yaklaştıran her türlü ibadet “kurban” olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte kurban kelimesi Türkçede daha dar ve özel anlamıyla kullanılmıştır. Aynı zamanda kurbanın dinî terim olarak tanımını da veren bu dar anlam şudur: İbadet amacıyla belirli bir vakitte, belirli özellikleri bulunan bir hayvanı belli bir yöntemle boğazlamaktır. Bu tanım bazı ilmihâl kitaplarında “hayvan-ı mahsusu, vakt-i mahsusta ibadet niyetiyle kesmektir” şeklinde yerleşmiştir. Allah’a yaklaşmak niyetiyle kesilen hayvana da yine kurban denir.

Tanımda geçen “belirli vakit”ten kasıt, kurban bayramının ilk üç günüdür. Dinî metinlerde eyyâmu’n-nahr yani kesim günleri olarak isimlendirilen bu zaman dilimi, oniki kamerî ayın sonuncusu olan zilhiccenin 10, 11 ve 12. günleridir. Kesim vakti, bayramın ilk günü kılınan bayram namazından sonra başlayıp üçüncü günü akşamına kadar devam eder. Şâfiî mezhebine göre bu vakit, takip eden dördüncü günün akşamına kadar uzar. Belirli özellikleri bulunan hayvandan maksat ise aşağıda kendi başlığı altında sıralanacak olan koyun-keçi, sığır, manda ve deve türleridir. Bu türlerin dışındaki diğer hayvanlar ibadet niyetiyle kurban edilemezler. Kurban bayramında kesilen hayvanlara Arapçada udhıyye (çoğulu: edâhî) veya dahıyye (çoğulu: dahâyâ) ya da adhât (çoğulu: adhâ) denir. Kurban ile ilgili konular fıkıh eserlerinde bu başlıklar altında ele alınmıştır. Bilindiği gibi kurban bayramına da Arapçada îdü’l-adhâ denmiştir.

Kurban Yükümlülüğü

Önemli bir ibadet olan kurbanın dinî-şer’î hükmü konusunda mezhepler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bu ibadetle mükellef olmak için aranan şartları taşıyan kimselerin kurban bayramında kurban kesmesi, Hanefî mezhebindeki hâkim görüşe göre vacip iken, diğer mezheplerin çoğunluğuna göre müekked/kuvvetli sünnettir. Hanefîler başlıca şu delillere dayanarak kurban kesmenin vacip olduğunu söylemişlerdir:

1- Hz. Peygamber’e hitap eden ve gereklilik bildiren “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” (el-Kevser 108/2) buyruğu, diğer Müslümanları da kuşatmaktadır.

2- Söz gelimi “İmkânı olduğu halde kurban kesmeyen kimse bizim mescidimize yaklaşmasın!” (İbn Mâce, “Edâhî”, 2); “Ey insanlar! Her sene her ev halkına kurban kesmek vaciptir.” (Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 1; Tirmizî, “Edâhî”, 18) gibi birçok hadis-i şerif, kurbanın gerekli olduğunu ifade etmektedir.

3- Hz. Peygamber, hicretin ikinci yılında meşru kılınmasından itibaren hiç aksatmadan her yıl kurban kesmiştir. Kurban bayramı günlerinde kurban kesmenin müekked sünnet olduğunu söyleyen diğer mezhepler ve müctehitler ise şu delilleri ileri sürmüşlerdir:

1- “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” (el-Kevser 108/2) ayeti, hem muhatabı hem de talep edilen  konu bakımından başka şekillerde de anlaşılmaya açıktır. Böyle bir ihtimal var iken vacip hükmü konulamaz.

2- Hz. Peygamber bu ibadetin kendisine farz, fakat ümmetine nâfile olduğunu bildirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 231)

3- Hz. Peygamber’in “Sizden kim kurban kesmek isterse…” (Müslim, “Edâhî”, 39, 41) cümlesiyle başlayan kimi ifadelerinden bunun bağlayıcı olmadığı sonucu çıkarılabilir.

4- Bazı sahabîler, kurban kesmenin vacip olmadığını belirtmişlerdir. Böyle farklı yaklaşımlara rağmen bütün mezhepler, kurbanın son derece önemli bir ibadet olduğunu vurgulamaktan geri durmamışlardır. Ona sünnet-i müekkede diyenler de bunun herhangi bir sünnet gibi algılanmaması gerektiğini, dolayısıyla terk etmenin hoş karşılanmayacağını belirtmişlerdir. Hatta bu duyarlılığı ifade etmek için bazı müctehitler, kurban kesmenin “vacip bir sünnet” olduğunu söyleyerek ilginç bir hüküm terimi de geliştirmişlerdir. Hükmünü vacip olarak tespit eden Hanefîlere göre kurban ibadetiyle yükümlü olmak için şu beş şartın var olması gerekmektedir:

1- Müslüman olmak,
2- Hür olmak,
3- Aklı yerinde ve büluğa ermiş olmak,
4- Mukîm olmak yani seferî (yolcu) olmamak,
5- Dinen zengin sayılacak ölçüde belli bir malî güce sahip olmak.

Bu şartlardan son ikisi üzerinde biraz duralım. Yolculuk hali zaten kendi başına birçok sıkıntıyı içerdiğinden Müslümanlar bu haldeyken kurban kesmekle yükümlü tutulmamışlardır. Çünkü yolculuk halindeyken kurbanlık aramak, kesimini gerçekleştirmek, etini ve derisini değerlendirmek, dağıtımını sağlamak ayrı bir zorluk getirecektir. Diğer taraftan yolculuk, birçok sürprize açık olabileceğinden genellikle para harcama konusunda ayrı bir özeni de gerektirir. İşte bu ve benzeri gerekçelerle yolcu olanlar üzerinde kurban kesmek yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bununla birlikte şartları uygun olanlar veya bir şekilde imkân bulabilenler seferî iken de bu önemli ibadeti edâ edebilirler. Kurban kesme sorumluluğu için gerekli olan zenginlik şartına gelince, bunun ilkesel olarak zekât ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olduğunu belirtmeliyiz.

Yani kişinin borçlarından ve aslî ihtiyaçlarından başka nisap miktarına ulaşan bir malî değere, daha somut ifadesiyle en az 20 miskal (85 gr.) altın veya bunun değerine denk bir paraya ya da mala sahip olması, o kişinin dinen zengin olduğu anlamına gelir. İşte bu ölçüde bir mal varlığı olan kimse, diğer şartları da tamamlıyorsa kurban kesmek ile sorumlu olur. Yalnız burada söz konusu olan malda, zekâtta aranan şu iki şart aranmaz:

1- Malın üzerinden bir kamerî yılın geçmiş olması,

2- Malın nâmî yani artıcı olması

Buna göre, daha önce yokken kurban bayramının ilk üç gününde yukarıdaki nisab değerine ulaşan bir mala sahip olanlar, o günler içinde kurban kesmekle mükellef olurlar. Üzerinden yıl geçmemiş böyle bir nisap, nisab-ı istiğna yani ihtiyaçsızlık ölçüsü olarak isimlendirilmiştir. Her ne kadar nisab-ı ğınâya ulaşmamış yani üzerinden epey bir süre geçerek zenginliği kesinleşmemişse de, buna bile sahip olamayanlara göre bu kişi yine de varlıklı sayılacağından, bunu yoksul Müslüman kardeşlerine yansıtması istenmiştir.

KURBANLIK HAYVANLAR

Kurban ibadetinin geçerli olabilmesi için hayvanlarda hem türü, hem yaşı ve niteliği, hem de kesimi yönüyle bir takım şartlar aranır. Bunlara kurbanın sıhhat şartları denir.Kur’ân-ı Kerim’de bu ibadete konu olabilecek hayvanlar behîmetü’len‘ âm olarak belirlenmiştir (bk. el-En‘âm 6/142-144; el-Hac 22/28,34). En‘âm sınıfından hayvanlar diye çevirebileceğimiz bu isim tamlaması, sözlükte koyun, keçi, sığır, manda ve deve türlerini beraberce ifade etmek için kullanılmıştır. Şu halde kurban ibadeti ancak bu türlerden birisi ile yerine getirilebilir. Dolayısıyla horoz, kaz, ördek ve benzeri evcil hayvanlar ile yaban sığırı, geyik, ceylan ve benzeri yabani hayvanlar kurban edilemezler. Kurbanlık sınıfına girmeyen böyle hayvanları ibadet niyetiyle kesmek, tahrîmen yani harama yakın mekruh sayılmıştır.

Söz konusu hayvanlar yaş olarak da belli bir olgunluğa erişmiş olmalıdır. Koyun ve keçiler bir yaşını, sığır ve mandalar iki yaşını, develer ise beş yaşını doldurduktan sonra kurban edilebilirler. Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber’in bazı sözlerine dayanarak altı ayını geçen fakat sanki bir yaşındaymış gibi semiz görünen kuzuların da kurban edilebileceğini söylemişleridir. Bu özel hüküm sadece kuzular için benimsenmiştir. Günümüzde bazı fakihler, kuzu ile ilgili cevaz hükmüne kıyasla gösterişli ve semiz olması halinde diğer türlerde de benzer bir uygulamanın yapılabileceğini yani mesela 8 aylık bir oğlağın, 21 aylık bir dananın veya 4 yaşında bir devenin de kurban olabileceğini söylemektedirler. Fakat bu iznin Hz. Peygamber tarafından keçi türüne bilinçli olarak verilmediği yönündeki bilgilerimiz (Müslim, “Edâhî”, 4, 5) ve türlerin üreyerek korunmasına dönük duyarlılığımız bu konuda ihtiyatlı davranmamız gerektiğini göstermektedir. Kurbanlık hayvanların erkeği ile dişisi arasında bir fark yoktur. Bununla birlikte bazı rivayetlere dayanarak koyun türünde erkeği; keçi de dâhil diğer türlerde ise dişileri efdal sayılmıştır. Bu hüküm, semizlik ve et kalitesi itibariyle birbirlerine eşit olmaları durumuna göredir. Aralarında bu açıdan ciddi farkın olması halinde erkek ya da dişisini değil, elbette daha semiz ve eti daha kaliteli olanı kurban etmek efdal olacaktır.

Küçükbaş hayvanlar sadece bir kişi için kurban edilebilirken, büyükbaş denen sığır, manda ve deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kesilebilir. Ortaklaşa kesimlerde dikkat edilmesi gereken üç önemli şart vardır:

1- Ortakların her biri Müslüman olmalıdır.

2- Yine her biri ibadet niyetiyle ortaklığa girmiş olmalıdır. Niyet ettikleri ibadetin birbirinden farklı olması zarar vermez. Mesela ortaklardanbir kısmı vacip olan bayram kurbanına, birisi adak kurbanına, bir diğeri akîkaya niyet etse, bunların hepsi ibadet olduğundan niyetlerine göre sonuç alırlar. Fakat içlerinden birisi bile ibadet niyeti taşımazsa bu hayvan hepsi bakımından kurban olmaktan çıkar. Söz gelimi 4 kişi kurbanlık niyetiyle ortaklaşa bir sığır alıp kesmeye karar verseler, sonradan bir beşinci kişi sırf etlik niyetiyle ortaklığa dâhil olsa, bu sığırın kurbanlık vasfı ortadan kalkar; hepsi için etlik hale gelmiş olur.

3- Hiçbir ortağın hissesi yedide birin altına düşmemelidir. Kurban olmaya engel kusurlara geçmeden önce kurbanlık hayvanlarla ilgili iki noktaya daha işaret edelim.

— Satın alınan veya evde beslenen kurbanlığın çalınması, kaybolması ya da ölmesi durumunda, kurban yükümlüsü yani zengin olan kimse yeni bir hayvan alıp onu kesmek zorundadır. Bu kimse fakir ise, zaten kurban yükümlüsü olmadığından yeni bir hayvan almak zorunda değildir hayvan bulunur, bu arada ikinci bir hayvan da satın alınmış olursa kişi dilediğini kesebilir. Önceki, daha sonra alınandan değerli olur ve kişi ikincisini keserse aradaki değer farkını fakirlere tasadduk eder. Kesim işleminden sonra kaybolan hayvan bulunursa artık bunu da kesmesi gerekmez; sahibi onu dilediği gibi değerlendirebilir.

— Kurban etmek niyetiyle alınan bir hayvanın daha sonra satımı, Ebû Hanîfe’ye göre, mekruh olmakla yani çok hoş görülmemekle birlikte câiz ve meşru sayılmıştır. Satılanın yerine alınan ikinci hayvan daha az değerli ise, aradaki farkın tasadduk edilmesi de istenmiştir.

Kurban Olmayı Engelleyen Kusurlar

Yukarıda türü ve yaşı belirlenen hayvanların kurban olabilmesi için aynı zamanda bazı kusurlardan da uzak olması gerekir. Kurban ibadetinin hem mahiyeti hem de maksadı, kesilecek hayvanların sağlıklı ve ayıpsız olmasını gerektirir.

Kurban olmayı engelleyen kusurları Hz. Peygamber genel bir çerçeveyle şöyle belirlemiştir: “Şu dört hayvanın kurban olması câiz değildir: Körlüğü açıkça belli olan, hastalığı görünür olan, apaçık topallığı olan ve iliği kurumuşçasına düşkün olan.” (Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 6; Tirmizî, “Edâhî”, 5). Daha başka bazı hadisleri de göz önüne alan fakihler, kendisinde şu ayıplardan birisi bulunan hayvanların kurban olamayacağını belirtmişlerdir:

1- İki veya bir gözü kör,
2- Yürüyemeyecek kadar topal,
3- Kötürüm derecesinde hasta,
4- Kesim yerine gidemeyecek ölçüde zayıf ve düşkün,
5- Kulağının veya kuyruğunun tamamı veya yarısından çoğu kesilmiş,
6- Boynuzlarının birisi veya ikisi kökünden kırılmış,
7- Dili kesilmiş,
8- Dişlerinin tamamı veya çoğu dökülmüş,
9- Memelerinin başları kopmuş,
10- Doğuştan kulakları veya kuyruğu bulunmayan,
11- Ayağı kesilmiş olan.

İşte böyle kusurları olan hayvanların Yüce Allah’a yaklaşmak niyetiyle kesilmesi geçerli değildir. Bunların yanında bulaşıcı ya da insanlara zararlı hastalığı olan hayvanların da kurban olamayacağı belirtilmelidir. Böyle bir davranış esasen Müslümanlığa yakışır bir davranış da değildir. Bu büyük eksikliklere göre daha küçük sayılan kimi kusurlar, kurban olmayı engellemez. Mesela hayvanın şaşı, uyuz, deli veya aksak olması, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olması, boynuzsuz veya boynuzunun biraz kırık olması, iğdiş edilmiş olması, dişlerinin az bir kısmının dökülmüş olması, onun kurban edilmesine engel değildir.

Engel sayılan kusurlar, kurbanlık alındıktan sonra meydana gelirse veya alındıktan sonra farkedilirse sahibinin zengin olup olmamasına göre ne yapılacağı değişmektedir. Eğer sahibi zengin ise kusursuz yeni bir hayvan alır ve onu kurban eder. Fakir ise, yeni bir hayvan almak zorunda değildir. Çünkü kendisi zaten kurban yükümlüsü olmadığından keseceği kurban nâfile hükmüne tabi olacaktır. Nâfilelerde hayli geniş bir müsamaha alanı bulunduğundan fakir kimseler, böyle kusurlu bir hayvanı da kurban edebilirler. Kesim esnasında meydana gelen kusurlar, hem zengin hem de fakir için herhangi bir engel oluşturmaz.

Kurbanın Kesimi

Kurbanın kesilmesi hem zaman, hem şekil hem de kesenin kimliği bakımından bazı hükümlere tabidir. Daha önce de belirlendiği üzere kurban, eyyâm-ı nahr denen kurban bayramının ilk üç gününde kesilir. Şâfiî mezhebine göre dördüncü gün de buna dâhildir. Kesim işlemi bayram namazının kılındığı yerlerde bu namazın ardından başlar. Nitekim Hz. Peygamber “Bu bayram günümüzde yapacağımız ilk şey bayram namazını kılmaktır. Sonra döneceğiz ve kurban keseceğiz. Kim daha önce keserse o sadece ailesine et götürmüş olur; bunun ibadetle bir ilgisi olmaz” (Buhârî, “Edâhî”, 1; Müslim, “Edâhî”, 7) buyurmuştur. Kesim vakti üçüncü (Şâfiîlere göre dördüncü) günün akşam namazı vaktinin girmesiyle birlikte sona erer. Bayram namazının kılınmadığı yerlerde ise kesim işi sabah namazı vaktiyle birlikte başlar.

Başlama ve bitiş vakitleri arasında uzun bir zaman dilimi bulunmasına rağmen kurban kesiminin ilk gün ve ayrıca gündüz saatlerinde yapılması tavsiye edilmiştir. Gerekli tedbirlerin alınması ve aydınlatmanın sağlanması halinde geceleyin de kurban kesilebilir. Kurban kesmesi kendisine vacip olan kimse, kurbanını bu vakitler içinde kesmemişse aldığı hayvanın kendisini, eğer almamışsa bir kurbanlık bedelini fakirlere dağıtır.

Dinî literatürde tezkiye diye isimlendirilen kurban kesimi şöyle yapılır: Kurbanlık hayvan, ayakları ve başı kıbleye gelecek biçimde sol yanı üzerine yatırırlır. Kesimden önce kurban sahibinin “ İnnî veccehtü vechiye lillezî fatara’s semâvâti ve’l-arda hanîfen ve mâ ene mine’l-müşrikîn: Ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a, onun birliğine inanarak çevirdim. Ben asla müşriklerden değilim!” (el-En‘âm 6/79) ayeti ile “Kul inne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi’l-âlemîne lâ şerîke leh: De ki, benim namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun asla eşi-ortağı yoktur” (el-En‘âm 6/162-163) ayetini okuması ve kurbanının kabulü yönünde dua etmesi güzel bulunmuştur. Eğer sahibi kesmiyorsa hem o hem de bizzat kesen “Bismillâhi Allahu ekber” diyerek Allah’ın adını anarlar.

Kesen kimsenin besmeleyi kasıtlı olarak terketmesi, Hanefîlere göre hem kurban olma özelliğinin kaybına hem de etinin haram sayılmasına sebep olur. Gerek kurbanda gerekse kurban dışındaki hayvan kesimlerinde tezkiye yani kesim işlemi, yemek borusu (merî) ve nefes borusu (hulkûm) ile birlikte bunların etrafında bulunan iki damar (vedec) kesilerek yerine getirilir ve kanın iyice akması sağlanır. Kesilmesi gereken bu dört şeyden üçünün kesilmesi de yeterli bulunmuştur.

Normali bu olduğu ve serbest ortamlarda böyle yapıldığı için kesimin bu şekline ihtiyarî kesim denmiştir. Bazen elde olmayan sebeplerle hayvanı başka türlü kesmek de söz konusu olabilir. Mesela kaçan ve bir kuyuya düşen ya da bir yere başıyla sıkışan ve çıkarılamayan hayvanın kesimi ile karşılaşılabilir. Böyle durumlarda hayvanın damarlarındaki kanın boşalmasını sağlayacak en uygun kesim şekli hangisi ise o tercih edilmek kaydıyla herhangi bir yerinden kesilir. Ancak zorunluluk halinde başvurulabileceği için bu tür işlemlere ızdırârî kesim denmiştir. Kesim sırasında sağlık ve temizlik şartlarına riayet edilmemesi, hayvana eziyet edilmesi, kesim yerine ayaklarından sürüklenerek götürülmesi, yere yatırdıktan sonra bıçakların bilenmesi, daha tam anlamıyla soğumadan ve kan akmadan başının ayrılması ve yüzülmeye başlanması, kurban atıklarının orta yerde bırakılması mekruhtur.

Kurbanı öncelikle sahibinin kesmesi düşünülür. Uzaklık, sağlık veya maharet ya da cesaret yokluğu sebebiyle kesimin sahibi tarafından yerine getirilemediği durumlarda vekâlet çözümü devreye girecektir. Kesim vekâleti verilen kimsenin işinin ehli, Müslüman ve güvenilir birisi olmasına özen gösterilir. Bununla birlikte ehl-i kitap yani yahudi ve hristiyan olan bir kimsenin kestiği de yenir. Fakat bu durumda kesim işlemini yapan gayri müslimin de mutlaka Allah’ın adını anması gerekir. Yine de bunun takibi zor olduğu için gayri müslimlere kurban kestirmek ilkesel düzeyde mekruh sayılmıştır.

Kurbanın Eti, Diğer Parçaları ve Derisi

Yüce Allah’ın “…O kurbanlardan hem kendiniz yiyin hem de bitkin düşmüş fakirlere yedirin.” (el-Hac 22/28, 36) ile Hz. Peygamber’in “Kurban etini yiyin, yedirin ve biriktirin…” (Buhârî, “Edâhî”, 16; Müslim, “Edâhî”, 34) şeklindeki buyrukları ve sahabe-i kirâmın bu yöndeki uygulamaları, kurban etinin üçe ayrılarak değerlendirilmesi şeklinde bir geleneğin yerleşmesini sağlamıştır. Buna göre kurban etlerinin üçte biri eve ayrılır, üçte biri eşe dosta, akraba ve komşuya ikram edilir, kalan üçte biri de kurban kesemeyen fakirlere dağıtılır. Hem bu yöntemde hem de oranlarında bir zorunluluk yoktur. Birey, ibadet bilincine, kurbanın mahiyetine, toplumun o andaki genel ve kendinin özel şartlarına göre en uygun yolu belirleyebilecektir. Bu bağlamda mesela, kurban kesilen ev halkı kalabalık olur veya ihtiyaç hâsıl olursa etin daha azının dağıtılması hatta hiç dağıtılmayıp tamamının evde bırakılması da câiz görülmüştür.

Allah’a yaklaştırması umulan bir ibadet olduğu için kurban kesenin bunun üzerinden herhangi bir kazanç elde etmesi düşünülemez. Dolayısıyla kişi kendi kurbanının etini, diğer unsurlarını ve derisini kendi hesabına satamaz. Satacak olursa parasını yoksullara vermek zorundadır. Aynı hassasiyet kesim öncesinde kurbanlık hayvanın sütünden veya yününden yararlanılmasında veya taşımacılık gibi herhangi bir işe koşulmasında da söz konusudur. Şayet böyle şeyler yapılırsa bedelinin sadaka olarak verilmesi gerekir.

Kurban eti ve diğer parçaları satılamadığı gibi onlardan kasap ücreti de verilemez. Ciğer, yürek, böbrek, bağırsak, iç yağı, baş, bacak ve benzeri parçalar da tıpkı eti gibidir. Kurban sahibi tarafından yenebileceği ya da kullanılabileceği gibi bedelsiz olarak dağıtılabilir de. Deri de aynı hükümlere tabidir. Sahibi onu seccade, sofra, yolluk ve benzeri şekillerde kullanabileceği gibi başkasına karşılıksız olarak da verebilir. Fakihler kurban derisinin, demirbaş olarak kullanılabilecek bir eşya karşılığında değiştirilebileceğine onay vermişlerdir. Zira derinin bizzat kullanılması meşru ise onun yine sürekli kullanılacak bir eşya veya alet ile takası da meşrudur. Fakat deriyi satması halinde satım bedelini fakirlere vermek zorundadır. Aynı şekilde deriyi, sürekli kullanılacak değil de tüketilecek bir şey ile takas ederse bedelini tasadduk etmesi gerekecektir.

Kurban Çeşitleri

Giriş kısmındaki cümlelerden hatırlanacağı üzere, kurban kelimesi Türkçede daha çok, kurban bayramı günlerinde kesilen çeşidi için kullanılmaktadır. Oysa vacip veya nâfile olsun başka kurban çeşitleri de vardır. Bunların en önemlileri şunlardır:

1- Adak/nezir kurbanı: Sırf Allah rızası için mutlak olarak adanan veya bir şeyin olmasına ya da olmamasına bağlanarak adanan kurbandır. “Allah rızası için bir kurban keseceğim” şeklindeki mutlak kurban adağı, o anda vacip olur. Bununla birlikte istenildiği zaman kesilebilir. “Hastalıktan kurtulursam; sınıfta kalmazsam kurban keseceğim” şeklindeki şartlı adaklar ise ancak şartın gerçekleşmesi halinde vacip olur. Dolayısıyla şarttan önce kesilen kurban ile adak yerine gelmiş sayılmaz; yeniden kesilmelidir. Adak kurbanı bütünüyle fakirlere dağıtılır. Adakta bulunan ile onun alt ve üst soyu yani yakın aile bireyleri fakir bile olsalar onun etinden ve diğer ürünlerinden yiyemezler. Yiyecek olurlarsa bedelini tasadduk ederler.

2- Akîka kurbanı: Çocuğun doğumundan sonra, bunu lutfeden Allah’a şükür nişanesi olarak kesilen kurbandır. Akîka kelimesi Arapçada yeni doğan çocuğun başındaki saçı ifade için kullanılır. Kurban kesildiği gün, doğumla birlikte gelen bu ilk saçlar da traş edildiği için söz konusu kurbana aynı isim verilmiştir. Akîka kurbanı Hanefîlere göre mubah veya mendup, diğer mezheplere göre sünnettir. Hatta vacip gören müctehitler de vardır. Hz. Peygamber, torunları Hz. Hasan ve Hüseyin için akîka olarak birer koç kesmiş; ister erkek olsun ister kız, doğan her çocuk için akîkasının kesilmesini ümmetine tavsiye etmiştir. (Muvatta, “Akîka”, 2, 6; Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 20; Tirmizî, “Edâhî”, 16). Bu kurban, ergenlik dönemine kadar kesilebilirse de çocuğun doğumunun yedinci günü başındaki saçların tıraş edilmesi, saçlarının ağırlığınca altın-gümüş tasadduk edilmesi, isminin konulup kurbanının kesilmesi müstehab sayılmıştır. Bütün hükümleri bakımından kurban bayramında kesilen kurban gibidir.

3- Nesîke kurbanı: Akîka ile aynı şeydir. Hz. Peygamber akîka yerine nesîke ismini kullanmayı daha çok tercih etmiştir. (Muvatta, “Akîka”, 1; Nesâî, “Akîka”, 1)

4- Hedy kurbanı: Hac ibadetiyle ilgili kurbanların genel adıdır. Harem bölgesine hediye edildiği için bu ismi almıştır. Bütün hükümleri bakımından kurban bayramında kesilen kurbana benzer. Yalnız ceza hedyi, ihsar hedyi ile adak hedyinin etinden, kendi adına kesilen ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler yiyemezler. Bunlardan sadece fakirler istifade edebilirler. Ayrıntıları için Hac ve Umre ünitesine tekrar bakılabilir.

5- Kutlama veya şükür kurbanı: Önemli ya da sevilen bir kimseyi karşılamak, temel atmak, açılış yapmak, başarıyı kutlamak, alınan ev ya da arabanın hayrını ummak ve benzeri amaçlarla kesilen kurbanlardır. Bu kurbanlar eğer verdiği nimet, başarı veya yaşattığı mutluluk için Yüce Allah’a şükretmek amacıyla kesilirse bir sakınca taşımazlar. Eti ve derisi istenildiği gibi kullanılabilir. Fakat geleni ululamak ve yüceltmek gibi amaçlarla kesilirse bunda haram olma şüphesi vardır. Müslümana düşen de şüphelerden ve şüpheli şeylerden uzak durmaktır.

Kurban İbadetiyle İlgili Bazı Konular

Kurban konusuyla ilgili bu son başlık altında, sıkça sorulan bazı konulara değineceğiz.

— Vasiyeti olmadıkça ölmüş bir kişi adına kurban kesilmesi doğru bulunmamıştır. İslâmın sorumluluk/teklif anlayışına göre kişi ancak kendi amelinin karşılığını görebilir (et-Tûr 52/21; en-Necm 53/39; el-Müddessir 74/38). Dolayısıyla yapılan bedenî ya da malî ibadetlerden sadece yapanlar sevap kazanırlar. Fakat ardından kurban kesilmesi yönünde bir vasiyeti varsa, parası, ölenin kendi malından alınmak üzere bu vasiyeti yerine getirilir. Bu itibarla, son zamanlarda yaygınlık kazanan para toplayarak Hz. Peygamber ve ehl-i beyti adına kurban kesilmesi âdetinin söz konusu ilkeyle uyumlu olmadığı ve terkedilmesi gerektiği söylenmelidir.

— Kurban ibadeti, ancak belli hayvanların yukarıda açıklanan şekliyle kurban bayramı günlerinde kesilmesi (irâka i dem) yoluyla yerine getirilebilen özel bir ibadet olduğu için bedelinin veya kendisinin bağışlanması biçiminde edâ edilmesi söz konusu olamaz. Daha açık ifadeyle, kurban kesmek yerine parasını veya canlı olarak kendisini bir fakire ya da hayır kurumuna bağışlayarak bu ibadet yerine getirilemez. Bu durumda verilen para ya da canlı hayvan kurban değil, herhangi bir sadaka olur.

— Kurbanlık hayvanın satımı ve alımı, diğer meşru malların satım ve alımı gibidir. Pazarlık câizdir, vadeli satışı yapılabilir, faize bulaşmamak kaydıyla ödemesi kredi kartı ile yapılabilir. Birim fiyatının belirlenmesi şartıyla canlı kilo veya karkas et kilo olarak satılması da câizdir. Karkas olarak satımında net fiyatın kesim sonrasında ortaya çıkacak olması, satım akdine zarar vermez. Çünkü tarafları nizaya götürmeyecek ölçüde birim fiyat belirlenmiş ve karşılıklı rıza sağlanmıştır.

— Kurban yükümlüsünün, güvenilir birisine vekâlet vererek kurbanını kestirmesi mümkündür. Fakat kurban ibadetinin asıl amacı, bu coşkuyu ve bilinci aile bireyleriyle, eş-dost ve akrabalarla birlikte yaşamakta gizlidir. Kurbanı bizzat almak, kesiminde bulunmak, etini ikram edip paylaşmak hem Hz. İbrahim ve İsmail’in içten adanmışlığını daha yakından hatırlatacak hem de dayanışma ruhunu daha hissedilir olarak yaşatacaktır.

— Kurban kesildikten sonra kurban namazı adıyla herhangi bir namaz kılınmaz. Böyle bir namazın aslı yoktur. Konuyla ilgili olarak aktarılan rivayetler uydurmadır. Aynı şekilde, kesilen kurbanın kanının alına veya yüze sürülmesi de doğru değildir. Kaldı ki, akan kan necistir ve birçok hastalığın da sebebidir. Kur’ân ve Sünnet’te aslı olmayan ibadet türü uygulamaların genel adı bid’attır. Müslümana düşen önemli görevlerden birisi de bid’atlara kapıyı kapatmaktır.

ADAK

Ünitemizin ikinci ana konusu adaktır. Fıkıh kitaplarında nezr (çoğulu: nüzûr) terimiyle anlatılan adak, dinen yükümlü olunmadığı halde, Yüce Allah’a farz veya vacip cinsinden bir ibadeti yapma sözü vermektir. İnsanlar daha çok umulan sonuçları elde etmek veya korkulan şeylerden emin olmak için adakta bulunurlar. Burada beşer olarak acziyeti hissetme ve Yüce Yaratıcı’dan yardım dileme söz konusudur. Bununla birlikte herhangi bir beklenti hesabı olmaksızın da nezirde bulunulabilir. Söz gelimi “Adağım olsun ki, yarın Allah için sekiz rekât gece namazı kılacağım” veya “Allah rızası için fakirlere şu kadar sadaka vereceğim” cümlelerinde olduğu gibi. Esasen nezrin yani adağın bu şekli daha makbuldür.

Hanefîler Allah’a itaat ve yakınlaşma amacı taşıyan ibadetlerin nezredilmesini mubah saymışlardır. Hatta sonuç itibariyle sevap kazandıran bir davranışa vesile olduğu için adakta bulunmanın müstehab olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Bu olumlu yaklaşımlara karşın başta Şâfiîler olmak üzere diğer mezhepler, adakta bulunmanın mekruh olduğunu kabul etmişlerdir. Çoğunluğun bu doğrultudaki kabulünde, Hz. Peygamber’in adağın fayda sağlamayacağı, kaderi değiştirmeyeceği yönündeki olumsuz tavrı etkili olmuştur.

Şu ifade edilmelidir ki, gerek Kur’ân gerekse Sünnet’te adakta bulunulmasını tavsiye eden açık bir hüküm yoktur. Hatta bazı cümlelerinden Hz. Peygamber’in böyle uygulamaları aslında çok da uygun bulmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Adak hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece cimrinin malını eksiltmiş olur.” (Buhârî, “Eyman”, 26; Müslim, “Nezr”, 2). Fakat adanılan ibadetlerin yerine getirilmesi gerektiği de Kur’ân ve Sünnet ile sabit olan bir hükümdür.

Yüce Allah “Siz bir harcama yapar yahut bir adak adarsanız Allah onu mutlaka bilir…” (el- Bakara 2/270); “Bu kullar, sözlerinde durup adaklarını yerine getirirler ve şiddeti her bir yanı kaplayan günden korkarlar.” (el-İnsan 76/7) gibi tesbit ifadeleri yanında “…Adaklarını yerine getirsinler!..” buyruğuyla bu yükümlülüğü koymuştur. Hz. Peygamber de “Allah’a itaati gerektiren bir hayır iş ve ibadet adayan kimse adağını yerine getirsin! Allah’a günah işlemeyi gerektiren bir adakta bulunan kimse ise Allah’a isyan etmesin!” buyurmuştur. (Buhârî, “Eyman”, 26, 27).

Ahde vefa göstermek yani verilen sözün gereğini yerine getirmekle ilgili emirler de (mesela el-Mâide 5/1; en- Nahl 16/91; el-İsrâ 17/34) bu hükmü ayrıca teyit etmektedir. Şu halde “Falan işim olursa üç gün oruç tutacağım”; “Oğlum sağ salim gelirse kurban keseceğim” şeklindeki adaklarda olduğu gibi dünyalık amaçların elde edilmesi karşılığındaki adaklar doğru değildir. Çünkü bu mahiyetteki adaklarda bir tür pazarlık kokusu bulunmaktadır ve esasen yukarıda yer verilen hadis de böyle adakları hoş görmemektedir.

Buna karşılık, hiçbir dünyevî menfaat beklemeden sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek amacıyla veya ona şükrân-ı nimette bulunmak için bir ibadetin adanması uygun bir davranıştır. İster şarta bağlansın isterse bağlanmasın adakta bulunduktan sonra onu yerine getirmenin bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.

Adağın önceki semavî dinlerde de var olduğu bilinmektedir. Kur’ân, Hz. Meryem’in annesinin iki ayrı adağını şöyle kaydeder: “ Hani bir vakitler İmrân’ın hanımı ‘Ey Rabbim! Şu karnımda taşıdığımı (Meryem’i) özgür olarak yalnızca sana adadım. Bunu benden kabul et. Şüphesiz sen işiten ve bilensin’ demişti.” (Âl-i İmrân 3/35) ; “…İnsanlardan kimi görürsen ‘Ben Rahman’a oruç sözü verdim. O yüzden bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de!” (Meryem 19/26)

Adağın Şartları

Adağın geçerli olabilmesi için hem adakta bulunan kimse hem de adağın konusu ile ilgili bazı şartlar vardır. Yerine getirilecek eylem bir ibadet olduğundan, ibadetlerin geçerliliği için aranan şu iki temel şart, adakta bulunan kimsede de aranmıştır:

1- Müslüman olmak,

2- Aklı başında ve bülûğa ermiş olmak.

Buna göre deli gibi sürekli ya da ne dediğini bimeyen sarhoş gibi o sırada aklı başında olmayanlar ile küçüklerin adakları geçersizdir. Adak konusunda aranan şartlar ise şunlardır:

1- Adanan şeyin cinsinden farz veya vacip bir ibadet bulunmalıdır. Buna göre namaz kılmak, oruç tutmak, hacca veya umreye gitmek, kurban kesmek, sadaka vermek gibi eylemler adanabilir. Çünkü bunların cinsinden farz veya vacip olan ibadetler vardır. Buna karşılık mesela mevlit okutmak, türbe ziyaret etmek, helva dağıtmak, hasta ziyaret etmek gibi fiiller adanamaz. Zira bunların cinsinden bir farz ya da vacip ibadet yoktur.

2- Adanan şey, kişinin ileride zaten yapmakla yükümlü olacağı bir ibadet olmamalıdır. Söz gelimi “Allah için yarın ikindi namazını kılayım, zekâtımı vereyim” gibi adaklar geçerli olmaz.

3- Adanan şey başka bir farz veya vacibe bağlı bir ibadet olmamalıdır. Aksine bağımsız ve kendi başına farz veya vacip bir ibadet olmalıdır. Mesela abdest almak, tilavet secdesi yapmak, ezan okumak, camiye girmek gibi adaklar geçerli olmaz. Zira bunlar kendi başlarına bağlayıcı olan bir ibadet değil, bir başka farz ya da vacibe bağlı olan ibadetlerdir.

4- Adanan şeyin yerine getirilmesi imkânsız olmamalıdır. Mesela “Allah rızası için geçen Perşembe günü oruç tutayım; yüzerek hacca gideyim; komşumun arabasını vakfedeyim” gibi bir adak olamaz. Çünkü birincisi geçmiş zamanla ilgili olduğu için, ikincisi insan kudretini aşacağı ve Mekke’ye kadar deniz olmadığı için, üçüncüsü başkasının malı üzerinde tasarrufta bulunulamayacağı için mümkün değildir.

Adağın Çeşitleri ve Hükmü

Adak bir şarta bağlı olup olmaması açısından ikiye ayrılır:

1- Bir şarta bağlı olmayan adağa mutlak adak denir. “Allah rızası için kurban keseceğim; üç gün oruç tutacağım” gibi. Bunlar adandıktan hemen sonra gerekli hale gelir ve geciktirilmeden yerine getirilmesi müstehab olur.

2- Bir şarta bağlı olan adağa mukayyed veya muallâk adak denir. “Sınavları verirsem Allah rızası için dört rekât namaz kılacağım; çocuğum olursa bir ay oruç tutacağım” gibi. Bu tür adak, kendisinin bağlandığı şart gerçekleştiğinde vacip hale gelir. Şart gerçekleşmeden önce adanan şey yapılırsa, nâfile olarak yapılmış olacağından adak yerine getirilmiş sayılmaz. Dolayısıyla şartın gerçekleşmesini takiben yeniden edâ edilmesi gerekir.

İnsanlar genellikle mukayyed türü adaklarda bulunduklarından bunlarla ilgili bazı hükümleri hatırlamakta fayda vardır: Yerine getirilmesi ileride gelecek belirli bir zamana bağlanan, mesela “Recep ayında oruç tutmak adağım olsun” gibi adaklarda Hanefîlere göre belirlenen zaman önemli değildir; vaktinden önce de adak yerine getirilebilir. Şâfiîler ile birlikte diğer bazı mezhepler ise söz konusu tarihin bağlayıcı olduğunu ve adağın ancak o tarihte yerine getirilebileceğini söylemişlerdir. Eğer zamana bağlanmış adak, sadaka gibi malî ibadetlerden olursa, fakirlerin bir an önce istifade etmelerini sağlamak amacıyla, zamanından önce de yerine getirilebileceği hususunda görüş birliği vardır. Herhangi bir yerle kayıtlı adaklar, o yerin dışında da yerine getirilebilir. Söz gelimi “Sultanahmet Camii’nde iki rekât namaz kılma; Konya’daki yoksullara sadaka verme” adakları bir başka camide ve bir başka şehirde ifa edilebilir.

Zaman, mekân ve şahıs yönüyle belirleme yapılan tasadduk adaklarında belirlemelere uymak şart değildir. Adanan sadakalar, başka zaman ve mekânlarda, başka kişilere de verilebilir.

Gerçekleşmesi istenmeyen bir şarta bağlanan adaklar yemin hükümlerine tabidir. Mesela “sigara içersem bir hafta oruç tutacağım; yalan söylersem bir maaşımı sadaka vereceğim” gibi adaklarda elbette verilen sözde durulması istenir. Buna rağmen istenmeyen şart meydana gelirse adak sahibi, ya adağını yerine getirir ya da yemin keffareti öder. Bu tür adaklarda yemin anlamı daha belirgin olduğu için Hanefîler, yemin kefareti ödenmesini daha uygun bulmuşlardır.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.