Mezhepler Tarihine Giriş – İslam Mezhepler Tarihi 1.Ünite Özeti

 

Mezhepler Tarihine Giriş

Türkçe’de “bir dinin görüş, yorum ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her birini” tanımlamak için kullanılan mezhep sözcüğü, hem bu kolların mensuplarını hep birden belirterek sosyolojik bir oluşumu betimlemekte, hem de çevresinde söz konusu mensubiyet bağının geliştiği fikrî ve fiilî bir sisteme işaret etmektedir.

İslâm Mezhepleri Tarihi’nin ya da orjinal ismiyle İlmu Makâlâti’l-Fırak’ın konusu, inanç ve siyaset ekseninde oluşan fırkalaşmalardır. Dolayısıyla bu bilim dalı fıkıh tarihinde teşekkül eden mezhepleri doğrudan konu edinmez.

İSLÂM MEZHEPLERİ TARİHİ

Bazı mezhepler tarihte kaldılar, eriyip yok oldular. Bazıları ise günümüze kadar hayatta kalmayı başardı. Tarihte kalanların önemli bir bölümü fikirleriyle daha başka akım ve mezhepleri etkiledi. Söz konusu süreç İslâmiyet’in on dört asırlık tarihinde değişik şartlarda tekerrür etti. Günümüzde bu tekrarlar sürmektedir. Gelecekte de sürmesi beklenmektedir. İslâm Mezhepleri Tarihi, söz konusu ettiğimiz süreç ve oluşumları konu edinen bir bilim dalıdır.

Tanımı

İslâm Mezhepleri Tarihi için şu tanımı yapmak mümkündür: “Geçmişte ve günümüzde siyasî ve itikadî gayelerle vücut bulmuş ‘İslâm Düşünce Ekolleri’ diyebileceğimiz beşeri ve toplumsal oluşumların; doğdukları ortamı, doğuş sebeplerini, teşekkül süreçlerini, fikirlerini, mensuplarını, edebiyatını, yayıldıkları bölgeleri ve İslâm düşüncesine katklarını temel kaynaklardan hareketle zaman-mekân bağlamında ve fikir-hadise irtibatı çerçevesinde betimleyici metotla ve tarafsız gözle inceleyen bir bilim dalıdır” (Kutlu, 2008, s. 10–11).

Mezhepler ve dinî gruplar, baştan beri mevcut olan fikir ve yapıların temsilcileri değildir. Klâsik Mezhepler Tarihi kaynaklarında veya her oluşumun kendisine ait kitaplarda böyle bir yanıltıcı izlenime rastlansa da; esas olan, söz konusu fikirlerin ve gruplaşmaların çeşitli coğrafi, siyasal, sosyal ve ekonomik şartlar ve zaruretlerin neticesinde ortaya çıktığı gerçeğidir.

Tanımdaki “betimleyici metot” ifadesi, Mezhepler Tarihi araştırmacısının tarafsızlığına vurgu yapmaktadır. Dünya görüşü ve dinî kanaati ne olursa olsun bir araştırmacı tarafsız olmak durumundadır.

Amaçları

Olup bitmiş hadiselerle ilgilenen tarih bilimleri asıl olarak geleceğe ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Mezhepler Tarihi araştırmaları, mezhep ve dinî grupların tarihte bıraktıkları olumlu ya da olumsuz izleri görünür kılarak bugün ve geleceğimiz açısından önemli dersleri toplumun ve bilhassa yetkili kişilerin önlerine koymaktadır. Mezheplerin bir kısmı, düşünce ve faaliyetleriyle İslâm medeniyetinin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Teşkil ettikleri serbest tartışma ortamları düşünceyi geliştirmiş, diğer kültürlerle etkileşimi kolaylaştırmıştır.

Mezhepler tarihinin diğer yüzü ise bu kadar aydınlık değildir. Kanlı mezhep kavgaları tarihin yaprakları arasında durmaktadır. Müteassıp yaklaşımlar ve tacizkâr davranışlar müslüman toplumu bölüp parçalamıştır. Mezhebi kimliklerin dinî kimliği bastırdığı durumlarda en çok zarar görenler dinin bizzat kendisi ve samimi dindarlar olmuştur. Mezheplerin bir din gibi sunulması ve bu sunumun topluma dayatılmasıyla birlikte çoğulcu yapı bozulmuş, dinin özündeki hoşgörü ve kucaklayıcı tavır ortadan kalkmıştır. Mezhep ve dinî grupların liderleri zaman zaman yanlış yollara sapmışlar, siyasî ya da mali çıkarları doğrultusunda din istismarına kalkışmışlardır.

Liderlik sultası ve liderlerin kutsanması, mensuplar kitlesinin aldatılması, ekonomik sömürüye maruz kalması, bu bağlamda belirtilmesi gereken diğer olumsuzluklardır. Mezhepler Tarihi tüm bu yaşananları sağlam bir bilimsel zeminde ortaya koyarak önümüzü aydınlatmayı amaçlar. Olumlu gelişmelerin tekrarı, olumsuzlukların ise bir daha yaşanmaması için bir bilinç kazandırmaya çalışır. Tarihten alınması gereken dersleri görünür kılar. Bu dersler dinî eğitim ve öğretimin en verimli şekilde yapılabilmesi için lazım olan çok önemli malzemelerdir.

Konuları

İslâm düşüncesinin itikadî, ideolojik ve politik geçmişini ve bugüne yansımasını mezhepler ve akımlar üzerinden incelemek isteyen bir Mezhepler Tarihi araştırmacısının ele alacağı belli başlı meseleleri şu şekilde sıralamak mümkündür (Kutlu, 2008, s. 23–9):

  • a) Mezhep ve akım isimlerinin kaynakları,
    b) Mezhep ve akımların doğuş sebepleri,
    c) Teşekkül süreçleri,
  • d) Bulundukları mekân ve coğrafya ile olan ilişkileri,
  • e) Kimler ve hangi toplumsal yapılar ile başladıkları,
    f) İlk ve sonraki temsilcileri,
    g) Temel fikir ve kavramları,
    h) Oluşturdukları edebiyat,
    i) Yaşadıkları iç bölünmeler,
    j) Yayıldıkları bölgeler,
    k) Diğer dinî ve siyasî oluşumlarla ilişkileri ve tartışma konuları,
    l) Günümüzdeki durumları,
    m) İslâm düşüncesine katkıları,
    n) Haklarında yapılmış çağdaş araştırmalar.

Diğer Din Bilimleriyle Olan İrtibatı

İslâm Mezhepleri Tarihi doğal olarak diğer ilmi disiplinlerle değişik düzeylerde irtibata geçmek durumundadır. Söz konusu irtibatın en yoğun gerçekleştiği disiplin kuşkusuz Kelam ilim dalıdır. Kelam ilmi gözettiği gayeler bakımından “kesin deliller kullanmak ve vaki olacak şüpheleri gidermek suretiyle dinî inanç esaslarını ispata kudret kazandıran bir ilim dalı” olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla diğer dinlerden ve İslâmiyet içerisindeki çeşitli mezheplerden kaynaklanan inanç esasları üzerindeki şüpheleri gidermeyi amaçlayan kelamcılar, öncelikle bu şüphelerin niteliğini ve kaynağını bilmek durumundadırlar.

İslâm düşünce tarihinde Mezhepler Tarihi yazılıcılığını sistematik biçimde ilk başlatanların aynı zamanda Kelam usûlünü ilk ortaya koyan Mu‘tezile âlimleri olduğunu burada hatırlatmak gerekir. Ehl-i Sünnet’in Eş‘arî, Abdülkâhir Bağdâdî, Şehristânî gibi tanınmış âlimleri, kelamcılıklarıyla İslâm Mezhepleri uzmanlıklarını şahıslarında birleştirmişler, Mezhepler Tarihi üzerine telif ettikleri çok önemli eserler ile isimlerini düşünce tarihimize yazdırmışlardır. Taşköprüzâde’nin (v. 968/1560) İlmu Makâlâti’l-Fırak adını verdiği ve “ilâhî akîdelere ilişkin bâtıl mezhepleri kaydetmekle ilgilenen bir ilimdir” diye tarif ettiği Mezhepler Tarihi, klâsik dönemlerde genellikle “batıl sayılan mezhepleri red; hak olanı ispat” gayretiyle kullanıldığından, Kelam ile sürekli ilişki halinde olmuş, dolayısıyla normatif bir karakter kazanmıştır.

Ancak modern Mezhepler Tarihi araştırmaları betimleyici bir metodu izlemekte, hak-batıl ayırımı üzerinde durmadan mezhep ve akımları oldukları biçimiyle anlayıp yorumlamaya çalışmakta, bu özelliğiyle de Kelam ilminden farklılaşmaktadır.

Dinler Tarihi de Mezhepler Tarihi’nin yaptığı gibi klâsik dönemde Kelam ilmi ile birlikte çalışmış, yanlış inanç ve uygulamaları kaynaklarında tespit ederek kelamcılara veri sağlamıştır. Şehristânî’nin el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde görüldüğü gibi bazı kaynaklar, muhtevalarında Mezhepler Tarihi ile Dinler Tarihi’ni birleştirmişler, İslâm kökenli mezhepleri inceleme yöntemlerini diğer dinlere bağlı mezhepleri incelerken de uygulamışlardır.

Mezheplerin inançlarına ait kavramların, terminolojik bakiyelerin, geleneklerin, ritüellerin yani fenomenlerin incelenmesinde Din Fenomenolojisi disiplini Mezhepler Tarihi’ne yardımcı olur. Genel olarak dinî ilimler, kendi disiplinlerinin konu ve yöntemlerine göre dinî verileri çalışırlar. Fakat söz konusu verilerin temel özleriyle ilgilenmezler. Bu temele iniş ameliyesi Din Fenomenolojisi’nin ilgi alanıdır.

Mezhepler ve dinî gruplar sosyal gerçeklikler olduklarından Din Sosyolojisi’nin ilgi alanına girerler. Mezhebin oluşumu, isim alışı, bölünüşü, mezhebe giriş ve mensubiyet, dinî grup liderliği, cemaatsel hiyerarşi, grupsal dayanışma, ekonomik yardımlaşma, toplu ibadet gibi Mezhepler Tarihi’nin konusuna giren olgular Din Sosyolojisi tarafından derinlikli olarak araştırılmaktadır. Din sosyologları dinî grupları ele alırken Mezhepler Tarihi’nin bulgularından yararlanırlar. 

Kişinin mezhep ve cemaati ile aynileşmesi, inancında müteassıplaşması, grubundan olmayan diğer müminleri ötekileştirmesi, bazen şiddete yönelmesi gibi vakıalar Din Psikolojisi’nin ilgi alanı içerisindedir. Aynı şekilde lider karizması, dinî lider hezeyanları, liderlerin kutsanması, ilahi kaynaklı olduğuna inanılan yol gösterici rüyalar, toplumdan soyutlanma davranışları, grup gerilemesi ve kurtarıcı bekleme, Kerbela örneğinde olduğu gibi tarihi örselenmelere bir cevap olarak yıldönümü tepkileri, mensuplara uygulanan beyin yıkama ve karizmatik ikna taktikleri yine Din Psikolojisi’nin konuları dâhilindedir.

Sıraladığımız ilmî disiplinlerin yanı sıra Etnografi, Folklor, Antropoloji ve Siyaset Bilimleri’nin geliştirdiği araştırma metot ve teknikleri ile bu disiplinlerin sağladıkları bulgular bazı araştırmacılar tarafından Mezhepler Tarihi’yle ilgili çalışmalarda kullanılmaya başlanmıştır.

Önemli Terim ve Kavramları

Makâlât bu terimler arasında sık karşımıza çıkanlardan birisidir. Bu sözcüğün tekili olan makâle, fikir, söz, kanaat, inanç manalarına gelmektedir. Mezhepler Tarihi yazıcılığı, her grup mensubunun kendi görüşlerini savunması ve diğer görüşleri eleştirmesi şeklinde başlamış, bu gayeyle yazılan ve türünün ilk örnekleri olan küçük hacimli eserlere makâlât denmiştir. Söz konusu fikirler etrafında toplananlar ise ashâbü’l makâlât diye anılmıştır. Ashâbü’l-makâlât ifadesinin makâleler, yani farklı fikir ve düşünceler üzerinde uzmanlığı bulunan, bunlar hakkında eserler yazan kimseleri, bugünün deyişiyle mezhepler tarihçilerini tanımlamak için kullanıldığı da görülmektedir.Ebû’l-Hasan el Eş‘arî, İslâm mezheplerini ve onların görüşlerini tanıttığı meşhur eserine “İslâm’a mensubiyeti olanların fikirleri” anlamında Makâlâtü’l-İslâmiyyîn adını vermiştir.

Çoğulu fırak olan fırka terimi ise daha yaygın bir kullanım alanı bulmuştur. Siyasî ve itikadî gayelerle vücut bulmuş gruplar yanında, kendilerini İslâm’a nispet eden dinî, felsefî ve siyasî oluşumlar fırka terimiyle karşılanmış, ileride bahsedeceğimiz meşhur 73 fırka hadisi bu terimin doğuşuna kaynaklık ettiğinden, bir ıstılah olarak önem kazanmış ve bugüne kadar anlamında fazla bir değişiklik olmadan kullanılmıştır. Nevbahtî’nin Fıraku’ş-Şî’a (Şiî Gruplar) adında ve daha sonra yazılan Bağdâdî’nin el-Fark beyne’l-Fırak (Gruplar Arasındaki Farklar) isimli kitabında, eser başlığı olarak bu terim tercih edilmiştir.

El-Milel ve’n-Nihal adlı kitabının başlığında Şehristânî’nin, farklılaşmış ve bu yüzden fırkalaşmış grupların inançlarını ifade etmek için tercih ettiği nıhle (çoğulu: nihal) terimi diğer terimler kadar yaygınlaşmamıştır. İnanç ve akide manalarına gelen nıhle kelimesinin daha geç tarihlerde terim olarak kullanımına pek fazla rastlanmamaktadır. Kitabın başlığındaki diğer sözcük olan mille (çoğulu: milel) ise İslâm dışındaki dinleri ifade etmektedir. Yani milel dinlerin; nihal ise fırkaların görüşleridir.

Mezheb (çoğulu: mezâhib) terimi ise Mezhepler Tarihi edebiyatında daha çok “makâle”nin eş anlamlısı olarak söz, kanaat, inanç manalarında kullanılmıştır. Yani bu sözcük, mezhep ve cemaatlerin grupsal oluşumlarını ifade için değil; bu sosyal oluşumların düşünce ve inançlarını ifade için istihdam edilmiştir. Dil bilimci İbn Manzûr, lügatında mezheb kelimesine “takip edilen itikad” anlamını vermektedir.

Edebiyâtı

Mezhepler Tarihi’nin de kendine özgü bir yazıcılık geleneği olduğu unutulmamalıdır. Bu gelenek İslâm düşünce tarihinin hayli erken sayılacak bir döneminde oluşmaya başlamış, neticede önemli hacme ve şöhrete sahip bir edebiyât ortaya çıkmıştır.

Edebiyâtın Oluşum Dönemi

Hicrî ilk iki asra ait olduklarını bildiğimiz ilk makâlât örnekleri, Hâricîler, Mürciîler, Şiîler ve Mu‘tezilîler tarafından kaleme alınmışlardır. Bunların büyük kısmı maalesef günümüze ulaşmamıştır. Gelişim dönemi yazarlarının bu kaynaklardan yaptıkları alıntılar ve eser adları üzerinden, oluşum dönemi edebiyâtı hakkında bazı kanaatlara sahip olmaktayız.

Sonradan Ehl-i Sünnet adını alacak merkezi zümrenin temsilcileri olan âlimlerin, ilk iki asırda, diğer mezhepleri eleştirmek adına çevrelerindeki rakip akımların müellifleri kadar kaleme sarılmada istekli olmadıklarını görüyoruz.

Edebiyâtın Gelişim Dönemi

300/912-3’ü takip eden dördüncü hicri asır, Mezhepler Tarihi edebiyâtının gelişmeye başladığı dönemdir. Şia bu yüzyılda büyük ölçüde oluşumunu tamamlamıştır. Bu yüzyılın hemen öncesinde Nevbahtî (v. 300/912) ve Kummî (v. 301/913), yazdıkları eserlerde sadece Şii grupları tanıtmakla kalmamışlar, aynı zamanda Şiiliğin kısa bir tarihini yazmak suretiyle mensubu oldukları İmâmiyye Şiası’na tarihi meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Bu yüzyıldaki diğer bir gelişme, Ehl-i Sünnet reyciliğinin Kelam metoduna yönelmesidir.

Bunun tabii sonucu olarak Sünni âlimler de mezheplerin tasnif ve tanıtımına dair kitaplar yazmaya başlamışlardır. İlk Sünni mütekellimler olarak tarihe geçen Mâturîdî (v. 333/994) ve Eş‘arî’nin (v. 324/935) her ikisi de makâlât türünden eserler kaleme almışlardır.Mâturîdî’nin eseri günümüze ulaşmamıştır. Fakat Eş‘arî’nin Makâlâtü’l-İslâmiyyîn adlı kitabı haklı bir şöhrete ulaşmıştır.

Makâlât yazım geleneğinin daha gelişmiş ve sistemli safhalarının örnekleri olan fırak, milel ve nihal başlıklarıyla kaleme alınmış eserlerin birçoğunda mezhep ve dinî grupları tasnifte meşhur yetmiş üç fırka hadisi esas alınmıştır.

İslâm Mezhepleri Tarihi edebiyatının en tanınmış eserleri olan el-Fark beyne’l-Fırak’ın yazarı Abdülkâhir Bağdâdî (v. 429/1037) ile el-Milel ve’n- Nihal’in yazarı Şehristânî (v. 548/1153), ‘kurtuluşa eren fırka’ olarak kaydettikleri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadını, mahiyetini ve özellik lerini kitaplarında açıklamışlardır. Bunlar gibi dördüncü hicri asırdan sonraya ait klâsik Sünnî kaynaklar, çoğunluğu oluşturan ve merkezde bulunan, ancak sınırları henüz netleşmeyen Ehl-i Sünnet’i belli bir tanıma kavuşturmuşlar, bu yolla, örneğin daha önce ehl-i hadis geleneğinden birçok Sünnî âlim tarafından dışlanmış olan ehl-i rey Sünnîliğini, yani Hanefîliği Ehl-i Sünnet kapsamı içine alarak güçlü ve kalıcı bir Sünnî bütünleşmesinin önünü açmışlardır. Ayrıca Şehristânî’nin söz konusu eseri, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere başka dinleri ve onların mezheplerini, ayrıca antik çağdan itibaren tanınmış felsefi ekolleri konu edinerek bir Dinler ve Düşünceler Tarihi kaynağı olarak da hizmet etmiştir.

Mezhepler Tarihi edebiyâtının gelişim dönemi özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Büyük bölümü günümüze ulaşan bu dönemin kaynakları, oluşum dönemindeki edebiyâta kıyasla daha hacimli ve sistematik bir yapıya sahiptir. Bu dönemde büyük mezhepler neredeyse oluşumlarını tamamlamışlardı. Nevbahtî, Bağdâdî ve Şehristânî örneklerinde olduğu gibi dönemin bazı tanınmış müellifleri, eserleri vasıtasıyla Şia ve Ehl-i Sünnet gibi büyük mezheplerin tarihi süreçlerini kayda geçmek ya da mensubiyet sınırları ve inanç prensiplerini ortaya koymak suretiyle mezhepsel oluşumun son aşamasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Dönemin müelliflerinin çoğunluğu Sünnî kelamcılardır. Bunlar arasından Mekhûl en-Nesefî’nin (v. 318/930) er-Red ‘ale’l-Bida’daki metodunu izleyen Hanefî-Mâturîdî yazarlar, diğerlerine nispeten daha muhafazakâr, normatif ve reddiyeci bir üslup benimsemişlerdir. Konumuz olan dönemin diğer bir özelliği, birçok yazarın ‘yetmiş üç fırka hadisi’ni mezhep tasniflerinde esas almış olmasıdır.

Edebiyâtın Duraklama ve Taklit Dönemi

Ayrıca Osmanlı devri yazarları üzerinde, ünlü Sünnî-Eş‘arî kelamcı Fahreddîn Râzî’nin (v. 606/1209) büyük tesiri de farkedilmektedir. İlk Osmanlı müderrisleri genellikle Râzî ekolünün takipçisiydiler. Bu ekolün eserleri Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak yüzlerce yıl okundu. Râzî, İtikâdâtü Fıraki’l- Müslimîn ve’l-Müşrikîn adlı kitabında ‘yetmiş üç fırka hadisi’ni merkeze almıştı. Fakat bir yenilik yaparak mezheplere ilaveten ‘Ahvâlü’s-Sûfiyye’ başlığı altında sapkın addettiği altı tasavvufî akımı sıralamış ve haklarında kısa malumat vermişti.

Osmanlı devleti ile Safevî devleti arasındaki siyasî mücadele, dönemin eserlerine kuvvetli şekilde yansımıştı. Râfızîlik adı altında hem Safevî devletinin resmî mezhebi olan İmâmiyye Şiîliğine hem de Safevîlerin etkisindeki Anadolu’daki Kızılbaş-Alevî zümrelere karşı suçlamacı ve dışlamacı bir söylemin kitapların muhtevasına hakim olduğunu görebilmekteyiz.

İmam Rabbânî ile Mevlâna Hâlid Bağdâdî’nin “hak mezhep ve kurtuluşa eren fırka” olarak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat üzerinde yapmış oldukları kuvvetli vurguların Osmanlı dönemi eserlerine yansımaması mümkün değildi. Yazılı kaynaklarda göze çarpan bâtınîlik ile mücadele gayreti, bu vurgudan büyük ölçüde beslendi. Osmanlı ülkelerinde etkili diğer bir tarikat olan Kâdirîlik de benzer bir duyarlılığa sahipti. Zira tarikatın kurucusu olan Abdülkâdir Geylânî’nin (v. 561/1161) el-Gunye adlı kitabında ‘yetmiş üç fırka hadisi’ çerçevesinde güçlü bir Ehl-i Sünnet-Ehl-i Bidat ayrımı yapılmaktaydı (Aydınlı, 2008).

Yakın Dönemdeki Gelişmeler

İlkönce Milel ve Nihal adı altında Dinler Tarihi ile birlikte müfredatta yer bulan Mezhepler Tarihi, 1913’te imam ve hatip yetiştirmek için kurulan medreselerde Mezâhib-i İslâmiyye ve Turuk-i Âliye ismiyle Tasavvuf Tarihi ile birlikte okutuldu. Haydarîzâde İbrahim Efendi (v. 1933) bu derslerin muallimliğine tayin edildi. Dârü’l-Hilâfeti’l-Âliye Medresesi’ndeki dersin muallimi ise Mahmud Esad Seydişehrî (v. 1917) idi.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına gelindiğinde Mezhepler Tarihi disiplininin gelişimi, Dârü’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi’nin ders programlarından ve Fakülte dergisindeki akademik yayınlardan izlenebilir. Fakültedeki ilgili dersler Yusuf Ziya (Yörükan) Bey ile Şerafeddin (Yaltkaya) Bey tarafından verilmekteydi. Fakülte 1933’te öğrenci yokluğundan İslâm Tetkikleri Enstitüsü’ne dönüştürüldü. Enstitü’nün kapandığı 1936 yılına kadar bu kurumda Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi dersini Yörükan okuttu (Aydınlı, 2008; Kutlu, 2008).

İsmail Hakkı (İzmirli) Bey, Yeni İlm-i Kelâm adlı eserinde “Liyevm Mevcut Olan Fırkalar” başlığı altında Vehhâbîlik, Ahmedîlik ve bazı mehdîlik hareketlerine yer vermişti. Fakülte dergisindeki makalelerde ve diğer yayınlarda Dürzîler, Yezîdîler, Alevîler, Bektâşiler ve Tahtacılar üzerine araştırmalar yayımlandı. Dönemin akademyasına hâkim Türkçü ve rasyonalist eğilimlerin bir sonucu olarak özellikle İmam Mâturîdî ve mezhebi üzerinde duruldu.

İslâm dünyası üzerindeki siyasî hedeflerine ulaşmada batılı sömürgeci güçlere çeşitli avantajlar sağlayacaktı. XIX. yüzyıldan itibaren oryantalistler, mezhep ve fırkalara dair yazılmış birçok önemli kaynağın hem neşirlerini yaptılar, hem de bu eserleri batı dillerinden birine kısmen veya tamamen çevirdiler. Şehristânî’nin el-Milel’i 1850’de Almanca’ya çevrildi. İbn Hazm’ın el-Fasl’ındaki Şiî gruplarla ilgili bölüm 1907’de İngilizce’ye aktarıldı. Eş‘arî’nin Makâlât’ının ilk tahkikli neşri 1924 yılında yine bir oryantalist tarafından yapıldı.

İslâm Mezhepleri Tarihi’nin Metodolojik Problemleri

İslâm Mezhepleri Tarihi’nin kendine özgü bazı özellikleri bulunmaktadır. Metodolojik problemler konusu açıldığında genellikle bu özellikler dile getirilir. Bunların büyük kısmı klâsik kaynaklarla alakalıdır. Kaynaklar üzerinde sıhhatli bir okuma ve anlama faaliyeti yürütmek için söz konusu özellikler ve metodolojik problemler hakkında bilgi sahibi olunmalıdır.

Mezhepleri İsimlendirme ve Sınıflamada Problemler

a) Birçok mezhep ismi yapay olarak üretilmiştir. Bunun başta gelen nedeni 73 fırka esaslı tasnif sisteminden doğan boşlukları doldurma gayretidir.

b) Mezhep isimlerinin bir kısmı muhalifler tarafından aşağılama kastıyla konulmuş isimlerdir. Şiî kelamcı Ebû Ca’fer el-Ahvel’in takipçilerine verilen Şeytâniyye ismi, düztaban (eftah) olduğu bildirilen Abdullah b. Ca’fer Sâdık’ın takipçilerine verilen Eftahiyye ismi, Ğurâbiyye (Kargacılar) ve Zemmiyye gibi isimler bu türden isimlerdir, muhalifler ya da sonraki müelliflerce konulmuşlardır ve birçoğunun kendi zamanlarında bir gerçekliği bulunmamaktadır.

c) Klâsik kaynaklarımız, Mu‘tezile, Râfıza gibi bazı mezhep isimlerinin çıkışlarıyla ilgili bir takım hikâyeler nakletmektedirler. Bu meşhur hikâyelerin doğruluğuna ve isim kaynaklığı yaptıklarına dair elimizde sağlam kanıtlar bulunmamaktadır.

d) Bazı mezhep isimlerinin, ayet ve hadislerde geçen isim ve kelimelerle irtibatlandırılması da çoğu zaman problemlidir. Eğer ayet ve hadisteki kelime olumlu çağrışım yapıyorsa mezhep ismini iyileştirip meşrulaştırma; olumsuz çağrışım yapıyorsa bu isim üzerinden mezhebi aşağılama gibi gayeler güdülmüş olabilir.

Mezhep isimlerinin alt gruplarıyla beraber verilmesi metodolojik bakımdan daha doğrudur. Meselâ Nizârîlik ve Müsta’lîlik, İsmailiyye kökenli mezhepler olmakla beraber, itikad ve amel yönleriyle birbirlerinden hayli farklı dinî yapılardır. Dolayısıyla onları hep birlikte İsmailiyye olarak anmak yerine, Müsta’liİsmailîler ya da Nizâri-İsmailîler şeklinde birleşik adlandırmalar yapmak daha uygun olacaktır.

Bir eserin ilmi ve sistematik sayılmasının şartlarından birisi, eserdeki konuların sistemli biçimde sunulması, gerektiği yerlerde sınıflamaların yapılmasıdır. Mezhep ve dinî grupları konu edinen klâsik kaynaklarımız, bu yapıları çeşitli sistemler kullanarak sınıflandırmışlardır.

Herşeyden önce, isimlendirme sorunlarını belirtirken değindiğimiz gibi, tarihi gerçeklikleri olmayan mezhep isimlerinin sayıyı 72’ye tamamlamak için icat edildiğini görmekteyiz. Ana mezhep ve onun alt gruplarının kaç adet oldukları hususunda her bir kaynağın farklı sayılar vermesi, 73 şubeli tasnif sisteminin tamamen subjektif bir zemine oturduğunu göstermektedir.

Mezheplerin doğuş nedenleri ekseninde yapılan itikadî, siyasî veya ameli şeklindeki üçlü tasnif ise mezheplerin çıkışlarını tek bir nedene indirgemesinden dolayı sorunludur. Oysa mezhep ve dinî gruplar, içinden çıktıkları toplumun dinî, siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel şartlarının hep birlikte etkilemesiyle doğar ve şekil alırlar. Dolayısıyla çıkışlarının, gelişimlerinin ve günümüzdeki durumlarının tek yönlü izahı doğru sonuçlara götürmez.

Tarihi Okumada Problemler

a) Mezhepler ve dinî gruplar, en baştan, Meselâ Hz. Peygamber’in zamanından itibaren var olan fikirlerin ve yapıların temsilcileri değillerdir. Mezhepler Tarihi edebiyâtı ve mezheplerin kendi kaynakları ise yer yer bize böyle bir sahte görüntü vermektedirler

b) Sosyal olaylarda tek sebeplilik değil, çok sebeplilik ve fonksiyonellik ilkeleri geçerlidir. Bu gerçek göz önüne alınmazsa, dinî veya ideolojik önyargılarımızla tarihi bir olayın aslında birden fazla olan sebeplerini tek sebebe indirgeriz. Meselâ ilk mezheplerin çıkışını Arap-Fars mücadelesi ile açıklarız. Yahut bunu sınıfsal çıkar çatışması olarak görürüz. Bu çeşit yanılgılara düşmemek için okumalarımızda “sosyal olayların karmaşıklığı”nı ve “çok sebeplilik” ilkesini dikkate almalıyız.

c) Kavramlar tarihseldir. Her kavram, ait olduğu tarihin şartları içinde anlam kazanır. Şartlar değiştikçe anlamlar değişebilir. Meselâ Hz. Ali döneminde söylenmiş sözlerin, yapılan işlerin o gün nasıl anlaşıldığı, nasıl yorumlandığı “tarihe dönmek” suretiyle bulunursa, sonraki yüzyıllarda o söz veya fiillere yüklenen anlamların doğruluk ve geçerliliği sağlıklı olarak tespit edilebilir.

d) Eş‘arî’ye göre, Mezhepler Tarihi alanında yazan çoğu yazar, karşı olduğu mezheplerin görüşlerini hatalı aktarmakta veya görüşleri özetle nakletmek suretiyle okuyucuyu ister istemez yanıltmaktadır. Muhalifleri hakkında yalan hikâyeler uydurarak onları kötü göstermek isteyen yazarlara bile rastlanmaktadır.

e) İslâm tarihindeki mezhep ve grupların birçoğu, kendi görüşlerini savunmak, dinî meşruiyet kazanmak, toplum içindeki statülerini yükseltmek, kendilerine yöneltilen eleştirileri reddetmek gibi çeşitli amaçlarla gerçekdışı isnat girişimlerinde bulunmuşlardır.

MEZHEP KAVRAMI

Arapça z-h-b sülasî fiilinden türeyen mezheb kelimesi “izlenen yol, gidilen yer” anlamına gelmektedir. Terim olarak ise mezhep, dinin anlaşılması ve algılanmasından, dinî farklılaşmadan kaynaklanan grupları ve bunların fikir ve pratiklerini, diğer bir ifadeyle, farklı fikir ve pratiklerin kurumsallaşmış halini ifade eder. Din bir inanan için üst kimlik kabul edilirse, benzer anlamlar kümesine sahip olmasına rağmen mezhep, o inanan için alt kimliği oluşturur (Sarıkaya, 2009, s. 15).

Din–Mezhep İlişkisi

İslâm’ın peygamberi olan Hz. Muhammed hayatta iken itikadî, sosyal ve siyasî bir ayrılık baş göstermemiştir. Kur’an’ın inmekte olması, Hz. Peygamber’in müminlerin arasında bulunması, bizzat onları irşat etmesi, dinî ve siyasî problemleri bizzat çözmesi, hayatın her sahasında müminlere önderlik etmesi, ayrılığa yol açacak ihtilafları önlemiştir. Müslümanlar arasındaki ciddi toplumsal ayrılıkların onun vefatından sonra ortaya çıktığı görülmektedir.

Sosyal bölünme, yani tefrika ilk aşamada mezhepleri doğurmaz. İnanç konusunda farklı dinî yorumları, ibadet ve hukuk alanında farklı usulleri veya farklı siyasî görüşleri benimseyen ve genellikle karizmatik vasıfları olan bir âlimin ya da siyasî önderin etrafında kümelenen müminler, ilk merhalede dinî grup veya cemaat denilen oluşumu teşkil ederler. Bu topluluk, ya ayrılma iradesi sergileyerek dinî ana bünyeden kopmak ve bağımsız bir alt cemaat kimliği kurmak ister. Veya ana bünyeye bağlı kalma iradesi sergiler. Fakat bu irade yeterli olmaz ve ana bünye tarafından dışlanır. Her iki durumda da tefrikanın ilk merhalesi gerçekleşmiş olur. Çoğu zaman tefrika bu boyutta kalır. Daha fazla büyümez. Uzun vadede ana bünyeye dönüşler olur veya başka bir cemaate katılım vuku bulur. Zayıflamanın ardından erime ya da kaybolma ile süreç sonuçlanır.

Allah Kur’an’da şu ikazları yapmaktadır: “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!” (Âl-i İmrân: 3/103); “(Ey Muhammed!) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlarla senin bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır” (el En’âm: 6/159).

Yukarıdaki ayette geçen “dini parça parça etmek” (ferrekû dînehum), dinin itikadî özünü bozmak anlamına gelir. Bunu yapanlar aynı zamanda ümmet içerisinde sosyal bir parçalanmaya da yol açmış olmaktadırlar. İşte tefrika, hem dinin özündeki hem de toplumun bütünlüğündeki bozulmayı ifade eden bir kavramdır. Bu nedenle, çoğu kez yakın manalarda kullanılan ve bazen tefrika ile karıştırılan ihtilaf kavramından ayrılır. İhtilaf, dinin temel esaslarını kabul etmekle beraber bu esasların mahiyeti üzerinde alternatif düşünceler üretmek şeklinde anlaşılabilir.

Yetmiş Üç Fırka Rivayeti ve Yetmiş İki Millet Söylemi

Yetmiş üç fırka hadisi” diye meşhur olan rivayette Hz. Peygamber, geçmişte Yahudi ve Hıristiyanların yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldığını, kendi ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin cennete, diğerlerinin ise cehenneme gideceğini haber vermektedir. Cennetlik grubu fırka-i nâciye, yani ‘kurtuluşa eren grup’ olarak vasıflayan Hz. Peygamber, bu topluluk için “benim ve ashâbımın yolu üzerine olanlardır” demekte, rivayetin başka bir varyantında, bu grubun çoğunluğu ve bütünlüğü (cemâat) temsil ettiğini belirtmektedir.

Konumuz olan rivayet aslında tarihi realiteyi göstermesi açısından gerçekçidir. Fakat içeriği itibarıyla istismara müsaittir. Bu yüzden hemen hemen her mezhep kendisinin ‘kurtulan fırka’ olduğunu ileri sürmüş, diğerlerini ise dalalet/sapkınlık ile itham etmiş, onları cehennemlik olmaya layık görmüştür. Edebiyâtı konu eden bölümümüzde belirttiğimiz gibi, Bağdâdî, Malatî gibi birçok Mezhepler Tarihi müellifi Ehl-i Sünnet’i ‘kurtulan fırka’ olarak ilan etmektedir. Buna mukabil, Meselâ Mekhûl en- Nesefî’ye göre Mürcie mezhebi, Kalhatî’ye göre İbâziyye mezhebi, Kâdı Abdülcebbâr’a göre ise Mu‘tezile mezhebi ‘kurtulan fırka’dır (Kutlu, 2008, s. 91-2; Aydınlı, 2008, s. 23).

Muhammed el-Makdisî’nin (v. 380/990) Ahsenü’t-Tekâsim adlı eserinde zikrettiği ve isnad açısından daha sağlam olduğunu söylediği “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onlardan yetmiş ikisi cennette, bir tanesi de cehennemdedir” rivayeti, kucaklayıcı ve tefrikaya yol açan söylemi giderici bir içeriğe sahiptir.

İslâm tasavvuf düşüncesinde Necmeddîn-i Kübrâ (v. 618/1221) tarafından dillendirilen, “Allah’a ulaşan yollar, yaratıkların nefesleri sayısıncadır” söylemi, Orta Asya, Anadolu ve Balkanlar’ı kuşatan coğrafyanın dinî anlayışının şekillenmesinde büyük tesir bırakmıştır. Mevlâna Celâleddîn Rûmî’nin (v. 672/1273), “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır” sözü aynı anlayışı ifade etmektedir. Hacı Bektâş Velî, Yunus Emre gibi şahsiyetler de dinî yaşantılarında, irşat ve tebliğ faaliyetlerinde yetmiş iki millet kavramını öncelemişler, bu kavramı dışlamacı yönü ile değil kuşatıcı özelliğiyle kullanmaya özen göstermişlerdir (Aydınlı, 2008, s. 157–159).

Hak Mezhep Anlayışı ile İlgili Kavramlar

Genellikle mezhepler kendilerinin ehl-i hak, kendilerinden olmayanların ise ehl-i bâtıl olduklarını ileri sürmüşlerdir. Mezhepler Tarihi edebiyâtında benzer bir vasıflama, ehl-i istikâmet–ehl-i dalâlet karşıtlığında görülmektedir. İstikâmet doğru yolu; dalâlet ise doğru yoldan sapmayı, sapkınlığı anlatmaktadır. Doğru yol anlamınaki sırât-ı müstakîm, Kur’an kaynaklı önemli bir kavramdır. Fâtiha suresinde de geçen bu kavram, En’am suresinde (6/153) şöyle geçmektedir: “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna izleyin, başka yolları izlemeyin. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır (teferreka biküm). İşte sakınmanız için Allah size böyle tavsiye ediyor”. Bu ayet aynı zamanda istikamet yolunun tek, saptırıcı yolların ise birden çok olduğuna işaret etmektedir.

Bir hadiste Hz. Peygamber, “Sonradan uydurulan şeylerden sakının. Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Her bid’at ise dalalettir” demektedir. Hadiste işaret edilen bu ilişki nedeniyle bid’at kavramı Mezhepler Tarihi açısından önemli bir kavram haline gelmiştir. Bid’at sözlükte “önceden olmadığı halde sonradan icat edilen şey” anlamına gelir. İtikat söz konusu olduğunda bid’at, kader, ahiret gibi inanç konularına dair Hz. Peygamber ve dört halife döneminde mevcut olmayan, sonradan ortaya çıkan yeni fikirler, iddialar, yorumlar, açıklama usulleri, tartışma metotları için kullanılmıştır. Görüldüğü gibi bid’at aslında “Resûlullâh ve ashâbının yolu” olan ‘sünnet’in karşıtı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle kendilerine ehl-i sünnet adını veren geniş Müslüman topluluklar, itikadî konularda kendi görüşlerini kabul etmeyen mezhep ve dinî gruplara “bid’atçılar’ anlamında ehl-i bid’at, ashâbü’l-bida’ ya da mübtedia adlarını uygun görmüşlerdir.

Ehl-i Hevâ ya da Ashâbü’l-Ehvâ adlandırması ise, sünnetin istikametinde gitmek yerine nefislerinin arzu ve isteklerini, yani hevâ ve heveslerini izleyen, böylece ilahi ve nebevi kaynaklardan uzaklaşarak beşeri fikir ve düşüncelere tabi olan, bid’atlara sarılan gruplar için kullanılmıştır. Diğer bir olumsuz kavram olan ehl-i furkat, mezhep ve grupların ayrılıkçı özelliklerini, fırkalaşma eğilimlerini öne çıkartmaktadır.

Başta Ehl-i Sünnet olmak üzere İslâm mezheplerinin birçoğu söz konusu toleranslı eğilimi benimsemiştir. Kendilerinden olmayan kesimler, onları cehenneme sürükleyecek hata ve günahlarına rağmen ümmet içerisinde değerlendirilirler. Allah’a, kitabına, peygamberine ve ahirete imanları, kıbleye dönerek namaz kılmanın farziyetine inanmaları, bu kesimleri ehl-i kıble yapmaktadır. “Ehl-i kıble’nin küfür ile suçlanmaması gerektiği” hükmü, önemli bir dinî kaide olarak kabul görmüştür.

www.dhbtdersleri.com sitesi adına AOF ve diğer derslerde yararlanabileceğiniz.Özetimiz Cüneyt Sönmez tarafından sitemize yazılarak eklenmiştir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.