Mu’tezile-Kelâmı – Kelama Giriş 4.Ünite Özeti

Mu‘tezile Kelâmı

Giriş

Mu‘tezile, hicrî II. asrın başlarında Basra’da ortaya çıkan, kendisine ait özel görüşleri olan ve Kelâmın kurucusu olarak kabul edilen bir ekoldür.

Ortaya çıkaran ihtilaflarla birlikte kendileri bakımından İslamî inançlarla bağdaşmayan düşünce ve ekollere karşı selefin genel tutumu, onların yanlış yolda olduklarını belirterek bu tür tavır ve yaklaşımlardan uzak durmayı tavsiye şeklinde olmuştur.

İslam akaidini savunmada naklin yanında aklî ve felsefî delillerin kullanılmasını da gerekli gören hatta nakli, aklî prensipler ışığında yorumlama ilkesini öne alarak selefin metodundan farklı bir yol izleyen Mu‘tezile’nin kullandığı metoda kelâm adı verilmiş; bu metotla İslamî akîdelerin savunulmasını üstlenen ilme kelâm ilmi denilmiştir. Mu‘tezile, bu ilmi ilk defa sistemleştiren ekoldür. Zaman içerisinde geçirdiği aşamalardan sonra Mu‘tezile mezhebi denilince her birine özel bir anlam yüklenen tevhîd, adâlet, el-va‘d ve’l-vaîd, el-menzile beyne’l-menzileteyn ve el-emru bi’lma’ruf ve’n-nehyu ani’l-münker olarak bilinen beş esası benimseyen bir ekol anlaşılır.

MU‘TEZİLE İSMİ VE MEZHEBİN DOĞUŞU

“Mu‘tezile” kelimesi, sözlük anlamı itibariyle “ayrılanlar”, “uzaklaşanlar”, “bir köşeye çekilenler” gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak ise itikadî meselelerin yorumunda akla ve insan iradesine öncelik veren kelâm mezhebi olarak tanımlanabilir.

1. Bu hususta genellikle kabul edilen görüş, Mu‘tezile’nin ilk defa, Basra’da Vâsıl b. Ata’nın (ö. 131/748) Hasan-ı Basrî’nin (ö.110/728) ders halkasından ayrılmasıyla oluşmaya başladığıdır. Vâsıl’ın ayrılışına sebep olan olay şöyledir:

Bir gün Hasan-ı Basrî’nin ders verdiği Basra camiindeki meclisine gelen bir zat der ki:

– Ey imam! Büyük günah işleyen kişiyi bazıları tekfir etmektedir. Onlara göre büyük günah işlemek küfürdür ve kişiyi dinden çıkarır. Haricîler bunu iddia etmektedirler. Başka bir topluluk ise büyük günah işleyeni önemsememektedir. Bunlara göre büyük günah işleyen kimse iman sahibi ise, bu günah onun imanına zarar vermemektedir. Bunlara göre amel, imanın bir parçası değildir. İmanı olan kimseye günahı zarar vermez. Bunlar da Mürcie’dir. Büyük günah işleyen hakkında sen ne dersin?

Hasan-ı Basrî böyle bir kişinin imanı ile ameli birbirinden farklı olan manasında münafık olduğunu düşünmektedir.

Ancak kendisi bu soruya henüz cevap vermeden öğrencilerinden Vâsıl b. Ata şöyle der:

– Ben, büyük günah işleyen kimseye ne gerçek mü’min ne gerçek kâfir diyebilirim; böyle bir kimse iki mertebe arasında bir mertebededir (elmenzile beyne’l-menzileteyn). Dolayısıyla o, mü’min de değildir, kâfir de değildir.

Bu sözleriyle Vâsıl, büyük günah işleyen hakkında şimdiye kadarki görüşlerden farklı yeni bir görüş ortaya koyuyordu. Bu olayın ardından Hasan-ı Basrî’nin meclisini terk eden Vâsıl’a daha sonra arkadaşı Amr b. Ubeyd (ö.144/761) de katıldı. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, “Vâsıl bizden ayrıldı” anlamına gelen “kad i‘tezele annâ Vâsıl” ifadesini kullandı.

Bir diğer görüşe göre Vâsıl, Hasan-ı Basrî’nin meclisinden kendisi ayrılmamış, bilakis kovulmuştur. Amr b.Ubeyd de Vâsıl’a katılınca halk onlara “ümmetin görüşünden ayrılanlar” anlamında Mu‘tezile adını vermiştir.

2. Bu isim kendilerine, büyük günah işleyeni imandan da küfürden de ayırmaları sebebiyle verilmiştir.

3. Büyük günah meselesinde el-menzile görüşünü ileri süren Vâsıl ve arkadaşları, o güne kadar Müslümanların büyük günah işleyenler hakkındaki mevcut görüşlerin hepsinden ayrılmaları sebebiyle bu ismi almışlardır.

Esasen i‘tizâl ve mu‘tezile kelimelerinin kullanılışı daha eskidir. Hz. Ali ile Hz. Aişe ve Hz. Muaviye arasındaki olaylarda hiçbir tarafa katılmayan ve çekimser bir yol takip edenlere Mu‘tezile deniliyordu. Fakat bu ilk devirlerdeki kelime anlamıyla “ayrı duranlar” manasındaki “Mu‘tezile” ile kelâm ilmindeki Mu‘tezile mezhebi arasında sadece isim yönünden benzerlik vardır.

Mu‘tezile kendisini tevhîd ve adâlet ehli olarak tanımlamaktadır. Tevhîd ve adaletin ne anlama geldiği ileride açıklanacaktır. Onların kendilerine verdikleri isimlerden ziyade Mu‘tezile ismi, büyük günah işleyenin durumu, tevhîd, adâlet, kader gibi itikadî-kelâmî konularda bu ekolden farklı düşünen Ehl-i sünnet/ümmetin çoğunluğu tarafından verilmiş bir isim olarak yaygınlık kazanmıştır.

MU‘TEZİLENİN DOĞUŞUNU HAZIRLAYAN SEBEPLER

Müslümanlar Arasındaki İhtilaflara Çözüm Arayışları

Hz. Osman’ın şehit edilişinden sonra Müslümanlar arasında cereyan eden Cemel (36/656) ve Sıffîn (37/658) savaşları yeni soruların ve gruplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur. Havâric, Mürcie ve Mu‘tezile’yi büyük günah meselesi üzerinde önemle durmaya ve çeşitli görüşler ortaya atmaya iten sebep, sahabe arasında cereyan eden olaylardır. Bu olaylarla ilgili olarak ortaya atılan sorular farklı cevapların ve ekollerin teşekkülüne zemin hazırlamıştır:

Karşı karşıya gelen taraflarda kim haklıydı kim haksızdı? Hz. Osman mı yoksa onu şehid edenler mi haklıydı? Hz. Ali mi yoksa Hz. Aişe mi haklıydı? Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında cereyan eden Sıffîn Savaşı hakkında nasıl hüküm vermek gerekir? Bu kavgalara karışanların ve hakem olayı taraflarının durumu nedir? Birbirlerini öldürenler büyük günah işlemişler midir? Bu günah onları dinden çıkarır mı çıkarmaz mı? Onların ahiretteki durumları nedir? Bu savaşlara kendi iradeleriyle mi geldiler yoksa onların hareketlerinde tamamen cebr mi vardı?

Haricîler, amellerin imandan bir parça olduğuna inanıyorlardı. Bu, kelimeyi şehadeti tasdik edip söyleyen bir kimsenin farzlardan birini yerine getirmediği yahut büyük günahlardan birini işlediği takdirde onun kâfir olacağı anlamına gelmekteydi. Nitekim Haricîlerden Nâfi’ b. Ezrak, kendi grupları dışında herkesi tekfir etmiş onlarla evlenmenin ve kestiklerini yemenin caiz olmadığını ve kanlarının helal olacağını söylemiştir.

Mürcie ise imana zarar vermediği sürece hiçbir günahın imana zarar veremeyeceğini, büyük günah işleyenlerin durumlarının Allah’a havale edilmesi gerektiğini iddia etmiştir.

Haricîler şiddet ve sertlik yolunu seçip sadece kendilerini mümin saymış, Mürcie uzlaşmacı bir yol takip ederek karşıt grupları da mümin kabul etmiştir. Mu‘tezile, Haricîler ile Mürcie arasında yer almış, ne Haricîler kadar sert, ne Mürcie kadar yumuşak tutum içine girmiştir. Mu‘tezile’ye göre büyük günah işleyen mümin de değildir, kâfir de değildir. Şu takdirde böyle birisi iman ile küfür arasında bir mertebededir. Mu‘tezile’ye göre bu mertebe, fâsıklık olarak adlandırılır.

Cemel ve Sıffîn savaşlarına karışan kimselerin durumlarına Mu‘tezile’nin getirdiği yorum, el-menzile beyne’l menzileteyn prensibi ortaya çıkmıştır.

Ayrıca Mu‘tezile’nin diğer bir prensibi olan el-va‘d ve’l-vaîd de bu savaşlara katılanların ahiretteki durumuyla ilgili tartışma ve ihtilaflara bir çözüm getirmek amacıyla teşekkül etmiştir.

Mu‘tezile’nin beş temel esasından biri olan adâlet ilkesinin teşekkülünden önceki aşamayı oluşturan kader tartışmaları da yine Hz. Ali ile Hz. Aişe arasındaki Cemel ve Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki Sıffîn savaşlarından sonra ciddi anlamda tartışılmaya başlanmıştır. Emevî yönetiminin, yaptıkları haksız ve adaletsiz uygulamaların, Allah’ın kaderiyle meydana geldiğini iddia etmeleri, yapılan yanlışları bir şekilde kadere isnat etmiş olmaları, bu görüşe muhalif hareketleri de gün yüzüne çıkartmıştır. İnsanın kendi kaderini kendisinin oluşturduğu düşüncesi, Emevîlerin keyfi yönetim anlayışlarına son vermek ve sosyal adaleti gerçekleştirmek üzere Emevî iktidarına muhalif kişilerce işlenmiştir. Mu‘tezile’nin kaza-kader hakkındaki görüşlerinin oluşmasında konunun kelâmî boyutu kadar, meselenin tartışma alanına girmesine vesile olan siyasî olayların da önemli katkıları olmuştur.

Görünmektedir ki Mu‘tezilî fikirlerin ve ilkelerin oluşumunda onların, Müslümanlar arasındaki ihtilafları çözme çabaları oldukça etkili olmuştur.

İslam’ı Savunma

Mu‘tezile geleneği içerisinde yabancı din ve kültürlerle ilişki içerisinde olan ve onlarla mücadelelerde ilk öne çıkan kişi Vâsıl b. Ata’dır. Vâsıl’ın Haricîler, Şia, materyalistler, tabiatçılar (natüralistler) ve Mürcie kelâmını en iyi bilen; İslam’a açıkça zıt görüşleri ve düalistleri(senevîye) en iyi susturan kişi olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Mu‘tezilî alimler Budizm’e mensup olanlar (Sümeniyye), Mecusiler, Mazdekîler, Sabiîler, Maniheistler, inkârcı filozoflar, zındıklar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Hint dinlerine mensup olanlarla da tartışmalar yapmışlardır.

Özellikle Allah’ın sıfatları konusunun ele alındığı tevhîd prensibinin; insanın kendi fiillerini gerçekleştirmesi konusunda tamamen hür olduğunun; hayır ve şer, salah-aslah, Allah’ın hikmeti gibi konuların işlendiği adâlet prensibinin teşekkülünde Mu‘tezile’nin diğer din ve kültürlerle tartışmalarının ve onlara karşı İslam’ı savunma psikolojilerinin önemli rol oynadığını söylemek mümkündür.

Tercüme Faaliyetleri ve Felsefeye İlgi

Mu‘tezilî bilginleri, Yunan felsefesini incelemeye sevk eden sebep öncelikle, İslam’ı savunmak olmuştur.

a. Ancak neticede Mu‘tezile, İslamî inançları savunma ve ispat gibi dinî meselelerden felsefî problemlere doğru kaymış, zamanla felsefî konularla uğraşma onların esas meşguliyeti olmuştur.

b. Mu‘tezile, aşırı hayranlık duyduğu yunan felsefesinin tesirinde kalmış, itikadî konularda akla ve aklın vardığı ilkelere öncelik vererek akılla çelişir gördüğü nakilleri aklın ışığında te’vîl etmiştir. Onların bu tutumu, itikadî konularda aklın söz sahibi olmasını doğru bulmayan özellikle II./VIII. ve III./IX. asırdaki hadîs ve fıkıh alimleri tarafından şiddetle tenkit edilmiştir.

Mu‘tezile mensupları, tartışma ortamlarında edindiği birikim ve güç ile Abbasî halifelerinden özellikle Me’mun, Mu’tasım (218-228/833-841) ve Vâsık (227-232/841-846) zamanlarında devlet otoritesini de yanlarına alarak Kur’an’ın yaratılmış olduğu anlayışını başkalarına zorla kabul ettirmeye teşebbüs etmiş, Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) de içlerinde bulunduğu pek çok alimin eziyet ve işkence görmelerine sebebiyet vermişlerdir. Bu sıkıntılı günler tarihe mihne dönemi olarak geçmiştir.

Başlangıçta İslam inanç esaslarını savunma görevini üstlenmiş olan Mu‘tezile’nin zamanla gayesinden uzaklaşması ve kendi görüşlerini zorla kabul ettirmeye kalkışması karşısında Abbasî Halifesi Mütevekkil (232- 247/847-861), Mu‘tezile’yi devlet çevresinden uzaklaştırmış, inanç meselelerini Kur’an ve sünneti öne çıkararak anlamaya çalışan hadîs ve fıkıh alimleriyle onlara karşı koymaya başlamıştır.

MU‘TEZİLE’NİN BEŞ TEMEL İLKESİ

Mu‘tezile, kendi içinde Basra ve Bağdat ekolü olarak iki ana şubeye ayrılsa da tüm mezhep mensuplarının ittifakla kabul ettiği beş temel ilke vardır ki bunlar, Mu‘tezile’yi diğer kelâm ekollerinden ayıran ve mezhebin ana karakterini oluşturan prensiplerdir.

Tevhîd

“Tevhîd”, Allah’a hiçbir şekilde ortak koşulmaması ve birliğinin tasdik edilmesi anlamına gelmektedir. Tevhidin bu manasında İslam mezhepleri arasında bir ihtilaf yoktur. Tevhîd esası Mu‘tezile’nin en önemli prensiplerinden biri olmuştur. Mu‘tezile’nin bu konudaki görüşleri şöyledir.

  • a. Onlara göre Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın bir ve kadîm olması, O’nun en özel sıfatlarıdır. Eğer Allah’ın kadîm oluşu dışında O’na çeşitli sıfatlar isnad edilirse Allah’tan başka birçok kadîm varlığın mevcudiyeti kabul edilmiş olur. Böylece teaddüd-i kudemâ yani kadîm varlıkların çokluğu ortaya çıkar ki bu durum, Allah’ın birliği gerçeğine aykırıdır.

Mu‘tezile, Allah’a ait masdar kalıplarıyla ifade edilen hayat, ilim, kudret, irade… gibi subutî sıfatların varlığını kabul etmemektedir. Onlara göre Allah, zatıyla haydır, zatıyla semî’dir, zatıyla basîrdir, zatıyla kâdirdir, zatıyla mürîddir ve zatıyla âlimdir. Onlar Allah’ın her şeyi bildiğini her şeye gücünün yettiğini… kabul etmektedirler. Fakat Allah’ın, zattan ayrı bir ilim, kudret… sıfatıyla değil zatının aynı olan sıfatlarla alim ve kadirdir. Allah’ın zatının dışında kendisine isnat edilecek başka bir ilim, kudret… sıfatı yoktur.

Mu‘tezile, Ehl-i Sünnet’in Allah’a izafe ettiği subutî sıfatları iki gruba ayırmaktadır. Birinci grup siga bakımından da sıfat olan hayy, alim, kadir gibi masdardan türetilen kelimelerdir. Mu’tezile bu sıfatları Allah’a izafe eder. İkinci grup ise hayat, ilim, kudret… gibi masdar sigasındaki kelimelerdir. Mu‘tezile, işte bu grubu Allah’a izafe etmez. Buna göre Mu‘tezile, Allah âlimdir, kâdirdir gibi hükümleri kabul etmekle birlikte Allah’ın ilmi vardır, kudreti vardır gibi hükümleri kabul etmez.

Allah zat ve sıfat itibariyle hiçbir varlığa benzemez. Eğer Allah’ın sıfatları yaratıklarınkine benzetilirse Allah ile yaratıkları arasında müşabehet olur. Bu sebeple Mu‘tezile vahdaniyet ve kıdem dışındaki Allah’ın diğer sıfatlarını te’vîl yoluna gitmiştir. Onlar bu iki sıfat dışında Allah’a kadîm sıfatlar isnadını caiz görmezler.

  • b. Allah’ın hiçbir şeye benzememesi ve bu açıdan da tek olması inancıyla Mu‘tezile, Allah’a isnad edilen bazı sıfatları te’vîl etme cihetine gitmiştir. Onlar, Kur’an ve sahih hadîslerde geçen Allah’ın eli, yüzü, sureti, gözü, istiva etmesi, gelmesi, gitmesi, gülmesi, haya etmesi gibi ifadeleri zahirî ve lügat manasıyla değil mecazî ve te’vîl edilen manalarıyla anlamıştır. Bunları, Allah’ı yaratıklara benzetme olduğu için zâhirî manalarıyla kabul etmek şirktir, Mu‘tezile bu gibi tabirleri te’vîl kurallarına göre mecazî olarak anlamış, akla ve mantığa uygun hale getirmiştir. Ehl-i Sünnetin selef alimleri bu gibi ifadeleri kullarla herhangi bir benzerliğe götürmeksizin, bu ifadelerin de keyfiyetini bilmeksizin, olduğu gibi kabul etme inancında iken özellikle Gazzâlî (ö. 505/1111) ve sonraki dönem alimleri, Allah’ın zatına ve Kur’an da zikredilen anlaşılabilir diğer sıfatlarına uygun bir biçimde te’vîl cihetine gitmişlerdir.
  • c. Mu‘tezile’ye göre Allah’ın kelâm sıfatı da yoktur. Kelâm kadîm bir sıfat olarak kabul edilirse Allah’tan başka kadîm bir varlık kabul edilmiş olur. Ayrıca Kur’an’ın elimizdeki yapısı, kelâmın mahiyeti bize ait olan kelâmın mahiyetiyle aynıdır. Yani ses ve yan yana dizili harflerden oluşmaktadır. Bizim kelâmımıza benzeyen Allah’ın kelâmının kadîm olması düşünülemez. Zira Allah zat ve sıfatlarında hiçbir zaman yaratıklara benzemez. Şu halde kelâm Allah’ın sıfatı değil, yarattığı bir sözdür. Yani Mu‘tezile’ye göre Kur’ân mahlûktur.
  • d. Allah’ın hiçbir varlığa benzemediği ve bu açıdan da tek olduğu inancının bir uzantısı olarak Mu‘tezile, Allah’ın ahirette gözle görülemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü onlara göre Allah cisimlere benzemez. Gözle görünen bir şey, bir yönüyle cisimlere benzemiş sayılır. Şu halde tevhîd prensibinin gereği olarak Allah, beşerin ve cisimlerin sıfatlarına benzemediğine göre gözle görülemez. Gözle görülmesi, imkânsızdır. Onlar aklî delillerin yanı sıra “gözler O’nu idrak edemez, hâlbuki O gözleri idrak eder” (En’am 6/103) gibi ayetlerle de delil getirirler.

Adâlet

Bütün Müslümanlara göre Allah adildir, adâlet sahibidir; zalim değildir, zulüm işlemez ve zulmü asla sevmez. Ancak Mu‘tezile, tevhîd ilkesinde olduğu gibi adâlet kavramına farklı manalar yüklemekte, bununla diğer ekollerden ayrışmakta ve şunları anlamaktadır:

a. Allah’ın adil olması, kullara ait fiilleri yaratmaması anlamına gelir. Kul işlediği fiili bizzat kendisi varlık alanına çıkarır. Eğer böyle olmayıp da kulların fiillerini Allah yaratmış olsaydı sonrada bu fiillerinden dolayı insanları cezalandırsaydı bu takdirde Allah’ın adaletinden söz edilemezdi. Şu takdirde Allah, kullarına bir şeyi yapıp yapmama gücü vermiştir. Bununla beraber insan hürdür, kendi fiilini kendisi yapar. Eğer insan herhangi bir şeyi yapıp yapmama hürriyetine sahip olmasaydı o takdirde insanın işlediği iyi ve kötü amellerden sevap veya ceza görmesi manasız olurdu. Eğer insanın fiilleri ezelî yazı/kaderde belirlenmiş olsa ve Allah insanları bu fiilleri yapmaya zorlamış farz edilseydi Allah’ın o fiillerden dolayı bir insanı cezalandırması zulüm olmuş olurdu.

Hâlbuki Allah adildir; kullarına hiçbir şekilde haksızlık etmez. Kısaca Mu‘tezile’ye göre kul, fiilinin hâlıkıdır (yaratıcısıdır). Kader diye bir şey yoktur. Mu‘tezile’nin, kaderi reddeden ve insana mutlak özgürlük veren adâlet anlayışında yaptıkları zulümleri ve kötü fiilleri kadere yükleyerek kendilerini sorumluluktan kurtarmak isteyen idarecilere ve insanların Allah tarafından yaratılmış fiilleri işlemeye mecbur olduklarını ileri süren, hatta insanın rüzgârın önünde iradesi olmayan bir yaprak gibi Allah’ın karşısında iradesi olmadığını ileri süren Cebriyye’ye karşı bir tepki vardır. Mu‘tezile, zulmü Allah’a yüklemeyi ve insan iradesini yok sayan anlayışı eleştirirken bir aşırı uçtan diğer aşırı uca kaydığı gerekçesiyle Ehl-i Sünnet tarafından şiddetle eleştirilmiştir.

b. Allah, adaleti gereği yapmış olduğu fiillerinde ve yaratmasında mutlaka bir takım hikmet ve maslahatları gözetir, boşu boşuna hiçbir iş yapmaz. O, yaptığı her şeyi bir sebep ve gayeye bağlı dolayı yapar. Mu‘tezile’ye göre Allah Teâlâ’nın bazı yüce ve iyi prensiplere göre hareket etmesi zaruridir.

c. Mu‘tezile’nin adâlet anlayışına göre kulun menfaatine en uygun olanı Allah’ın yaratması O’nun üzerine vaciptir. Zira Allah, kötü ve çirkin bir şeyi yapmaz; yaptığını da en iyi bir şekilde yapar. Bu onun adaletinin gereğidir. Allah’ın Kulun menfaatine en uygun olanı yapmasının

d. Adâlet anlayışının bir uzantısı olarak Mu‘tezile’ye göre Allah’ın, kullarına güçlerinin yetmeyeceği bir şeyi teklif etmesi caiz değildir.

e. Allah’ın itaatkar kulunu cezalandırmayacağı, ölen müşrik çocuklarına azap etmesinin caiz olmadığı gibi hususlar da Mu‘tezile’nin adâlet anlayışı çerçevesinde varmış olduğu sonuçlardan bazılarıdır. Mu‘tezile, yukarıda temel özellikleri zikredilen adâlet prensibine özel bir önem verdikleri için kendilerine ehlü’l-adl ismini vermişlerdir.

Va‘d ve va‘îd

Va‘d iyi işler yapanların ahirette mükâfatlandırılması; va‘îd ise kötü amelde bulunanların ahirette cezalandırılması anlamlarına gelmektedir. Esasen bu prensip adâlet prensibinin bir sonucudur. Zira Mu‘tezile’ye göre iyi işlerde bulunanların ahirette sevap görmemesi, kötü amellerde bulunanların ceza görmemesi Allah’ın adaletine aykırıdır. Çünkü Kur’ân, yapılması iyi ve kötü olan hususları açıkça ortaya koymuştur. Allah Teâlâ va‘dinden de va‘îdinden de asla caymaz. Bu sebeple Mu‘tezile’ye göre büyük günah işleyenler tevbe etmeden ölürlerse bunlar bağışlanmazlar ve bunlara peygamberlerin şefaati söz konusu olmaz. Mu‘tezile va‘d ve va‘îd başlığı altında iman, küfür, fısk, kebire, tevbe, sevap, ikâb, şefaat, kabir azabı, cehennemliklerin durumu gibi konuları ele almıştır.

el-Menzile beyne’l-menzileteyn

İki yer arasında bir konum anlamına gelen el-menzile beyne’l-menzileteyn kavramına, büyük günah işleyenin durumunun ne olacağı sorusuna Hasan-ı Basrî’den önce cevap veren Vâsıl b. Ata’nın bu çıkışıyla Mu‘tezilî oluşumun başladığını anlattığımız yerde değinmiştik. Kısaca tekrar edersek Mu‘tezile’ye göre büyük günah işleyen kimse ne mü’mindir ne kâfirdir. Bilakis iman ile küfür arasında bir mertebededir. Bu mertebe, Mu‘tezile’ye göre fâsıklıktır. Böyle bir kimse tevbe etmeden ölürse ebedi cehennemliktir. Şu kadar var ki bu kimsenizi azabı kâfirin azabından daha hafiftir. Tevbe ederse mümin olarak cennete gider.

Büyük günah işleyenlere Haricîlerin dediği gibi kâfir demek de doğru değildir. Zira bu insanlarla evlenmek, mirasçı olmak ve bunların cenaze namazını kılmak gibi davranışlar caizdir.

Emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker

Bu ilkeye göre “iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak” her Müslümana farzdır. Nitekim Kur’an’da iyi ameller emredilmiş, kötü ameller yasaklanmıştır. Mu‘tezile bu düşüncesine Kur’an’dan birtakım ayetlerle delil getirmiştir. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır”(Al-i İmran 3/104) ayeti Mu‘tezile’nin bu görüşünün temel dayanaklarından biridir.

Mu‘tezilîler, ilk zamanlarda iyiliği emir kötülükten nehiy ilkesiyle daha çok Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Berahime gibi dinlere ve Mücessime Müşebbihe, Râfizîlik ve zındıklık gibi mezhep ve inanç akımlarına karşı İslam’ı savunmuşlardır.

Mu‘tezile’de Akıl-Nakil Meselesi

Kelâm mezhepleri içersisinde akla en çok yer veren ekol, Mu‘tezile’dir. Onlar, akla önem verdiğinden dolayı mukallidin yani inandığı şeyin delillerini bilmeyen birinin imanını geçerli saymaz.

Özellikle tevhîd ve adâlet konularında Allah ile ilgili belli prensipler, ilkeler konulur, Kur’an ya da hadîs metinleri eğer bu ilkelere uyuyor ise aynen bırakılır; uymuyor ise bu aklî ilkeler çerçevesinde nasslar te’vîl edilir. Bundan dolayı Mu‘tezile kelâmında akıl, te’vîl ve mecaz kavramları çok önemlidir. Mesela “Allah’ın her yönüyle tek olduğu” ilkesi aklî olarak önceden konulur. Buradan hareketle Kur’an’da zikredilen Allah’ın sıfatlarının müstakil olarak varlığından söz edilemeyeceğine ulaşılır. Sıfatlar, Allah’ın zatının ya aynısı ya da zatıyla birlikte olarak kabul edilir. Allah’ın zatına ilave gibi görülen ilim, irâde, kudret gibi sıfatlar yoktur; zira eğer bunlar kadîm sıfatlar olacak olursa Allah’ın birliğine ters düşer, iddiasını taşırlar. Yine “Allah’ın hiçbir şeye benzemediği” ilkesinden hareketle nasslarda zikredilen Allah’ın eli, yüzü, gelmesi, gülmesi… gibi haberî sıfatları teşbihe düşmemek için Kur’an’da zikredilen diğer sıfatlara ve dil kurallarına uygun olarak te’vîl ederler.

Mu‘tezile’nin ‘aklın nakilden önce geldiği’ iddiası, onların Kur’an’ı önemsemediği ya da akıl karşısında sıradanlaştırdığı anlamına alınmamalıdır. Bilakis bu yaklaşım, onların nassları yorumlama metodolojilerinin bir parçasıdır. Onların bu görüşleri Ehl-i Sünnet tarafından tenkit edilmiş ve önemli tartışma alanlarından birini oluşturmuştur.

Mu‘tezile’nin Diğer Görüşleri

  1. Mu‘tezile göre katil tarafından öldürülen birisi kendi eceliyle ölmemiştir. Bilakis ecelinden önce öldürülmüştür.
  2. Mu‘tezile’ye göre haram yiyecekler rızık değildir. Rızkı Allah verdiğine göre Allah kötü bir fiili işlemez. Bundan dolayı sadece helal olan yiyecek ve gıdalar rızık olarak adlandırılabilir.
  3. Mu‘tezile Kur’an’a çok vurgu yapar. Onlar itikadî konularda sahih bile olsa hadîslere güven duymamaktadırlar.
  4. Hüsün ve kubuh yani iyi ve kötü olan şeyler vahiy gelmeden akılla bilinir.
  5. Mu‘tezile’ye göre evliyanın kerameti diye bir şey yoktur.
  6. Sihrin aslı yoktur. Sihir denilen şey sadece göz boyamaktır.

BASRA VE BAĞDAT MU‘TEZİLESİ

Basra Mu‘tezilesi, Mu‘tezile’nin ilk temsilcilerinin de içinde yer aldığı bir ekoldür. Bu ekol, siyasi tartışmalardan ve iktidar ilişkilerinden uzak duran bir anlayışa sahiptir. Basra ve Bağdat ekollerini birbirinden ayıran en belirgin fark, Bağdat ekolünün Hz. Ali’ye olan yaklaşımıdır. Onlara göre Hz. Ali, diğer sahabeden üstündür. Onlar Hz. Ali’nin nesline yakın duran siyasi bir tavır belirlemişlerdir. Nitekim Basra ekolüne mensup Mu‘tezilî âlimlerin önemli bir kısmı o günlerde iktidarda bulunan Abbasîler ile sorun yaşamazken, Bağdat ekolüne mensup bazı âlimler, Hz. Ali’nin oğullarını destekledikleri için sıkıntı yaşamışlardır.

Mu‘tezile’nin Basra ekolü, kelâmî meseleleri daha çok teorik biçimde ele almış, bundan dolayı fikrî mücadele taraftarı olmuş, usûl ve furûda hem akla hem de vahye birlikte değer vermişlerdir. Bunların amacı daha çok Hz. Peygamber’den intikal eden İslam inancının devamlılığını sağlamak, İslam inançlarına yöneltilen eleştirileri en iyi biçimde savunmak olmuştur. Onlar bu düşünceden hareketle felsefeyi dine hizmet eden bir araç olarak görmüşlerdir. Buna dayanarak da karşılaştıkları farklı din, kültür ve felsefî düşüncelerin mahiyetine vakıf olmaya çalışmışlardır.

Bağdat ekolü ise daha çok amelî yönü öne çıkaran incelemelerde bulunmuşlar, mezhebin görüşlerinin devlet eliyle yayılması taraftarı olmuşlar, bundan dolayı yöneticileriyle iyi ilişkiler kurmuşlar, eserlerinde imamete daha çok vurgu yapmışlardır. Basra ekolü daha çok Allah’ın sıfatları konusunu, Bağdat ekolü ise varlık meselesini ele almıştır. Bağdat ekolü, Halife Me’mun’un Bağdat’ta başlattığı tercümeler sebebiyle Basra ekolüne göre daha fazla Yunan felsefesinin tesirinde kalmıştır.

MU‘TEZİLENİN ÖZELLİKLERİ

Ehl-i Sünnet ile genellikle ihtilaf ve çekişme noktalarını oluştursa da, onların bazı görüşleri özellikle sonra gelen (müteahhirûn) Ehl-i Sünnet alimleri tarafından benimsenmiştir. Allah’ın eli, yüzü, gelmesi, gülmesi gibi Allah’a isnad edilen lafızların te’vîl edilmesi gerektiği düşüncesi buna örnektir. Mu‘tezileyle ilgili şu genellemeleri yapmak mümkündür.

  1. Mu‘tezile, Bağdat ve Basra gibi eski medeniyet mensuplarının bulunduğu çok kültürlü bir ortamda zuhur etmiştir. 
  2. Mu‘tezile çok kültürlü ortamlarda Müslümanların kafalarını karıştıranlara ve İslam’ı tenkit edenlere karşı ilk ciddi tepkileri vermiş; muhaliflerine ikna edici ve ilmî cevaplar sunmuşlardır. Bu konuda onların önemli eserlerinin olduğu kaydedilmektedir.
  3. Mu‘tezilî alimler, daha çok yunan felsefesinin tesirinde kalmışlardır. Onlar ilme ve felsefeye meraklı, araştırmaya ve düşünmeye hevesli kültürlü kimselerdir.
  4. Mu‘tezile, akılcıdır; akla büyük değer verir. Bundan dolayı bazıları tarafından “ İslam rasyonalistleri” olarak adlandırılmışlardır. Zira onlar akla aykırı gördükleri nassları hemen te’vîl etmekte ve akla uygun bir şekilde tefsir etmektedirler.
  5. Mu‘tezile, hürriyetçidir; serbest düşünceye ve insanın irade özgürlüğüne büyük önem vermektedir. Kendi aralarında pek çok gruba ayrılmış olmaları bunun bir göstergesidir. Bu özgürlükçü tutumlarına rağmen özellikle Kur’an’ın yaratılmış bir şey olduğuna dair inançlarını diğer mezheplere mensup âlimlere ve halka zorla kabul ettirme girişimleri bir çelişki ve taassup örneği olmuştur.
  6. Özelikle ilk Mu‘tezilî alimler, ibadetlerine düşkün ve zahid insanlardır.
  7. Mu‘tezile, İslam dünyasında dinî ve tabiî ilimlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Onlar dinî ilimlerde akılcılığın, tabiat ilimlerinde deney ve gözlem metodunun kullanılmasında ön ayak olmuşlardır.
  8. Mu‘tezilîler Kur’an üzerinde yoğunlaşmışlar, bir konuda naklî delil getireceklerse bunun Kur’an’dan olmasına itina göstermişlerdir. Bu anlayışlarının bir uzantısı olarak sahih de olsa inanç konularında hadîslere yer vermemişlerdir. Ayrıca Mu‘tezile mensupları, dirayet tefsirine önem veren ve bunun öncülüğünü yapan kimseler olmuşlardır.
  9. Ehl-i Sünnet ile ciddi anlamda ihtilafları olsa da Mu‘tezile, pek çok açıdan Sünni kelâma tesir etmiştir. Kelâm metodunun kullanılmasında, ilahî sıfatlar, kesb, cüz-i lâ yetecezzâ, te’vîl ve hudûs gibi konuların işlenmesinde Mu‘tezile’nin Ehl-i Sünnet kelâmına tesiri olmuştur.

Mutezile Kelamı ile ilgili ders özetimiz tamamlanmıştır. AÖF,İlahiyat ve DHBT Derslerinde istifade edebilirsiniz.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.