Namaz: Özel Hükümler – İslam İbadet Esasları 4.Ünite Özeti

GİRİŞ

Bu ünitemizde namaz çeşitlerine ait özel hükümler incelenecektir. Günlük beş vakit namaz, haftalık cuma namazı ve gerektiğinde cenaze namazı farz namazlardır.

Bayram, vitir ve nezir namazları vacip ve bunların dışında kalan namazlar ise sünnet ve nâfile namazlardır.

Bu ünitede ayrıca korku, hastalık ve yolculuk hallerinde namazların edâ şekilleri ile tilâvet, şükür ve sehiv secdeleri hakkında bilgi verilecektir.

Namaz Yaradanımıza saygı ve bağlılığımızın bir göstergesi olup, günün beş vaktinde maddi ve şahsî çıkarlarımızdan birkaç dakikalığına vazgeçmemizi gerektirir. Öğle namazı, her hafta cuma günü aynı vakitte, mutlaka cemaatle kılınan bir namaza dönüşür. Cuma namazı olarak kılınan bu namazın farzından önce bir hutbe okunur.

İslâm, kutlanması gereken iki bayram belirlemiştir. Biri oruç ayı sonunda ramazan bayramı, diğeri de hac mevsiminde kurban bayramıdır.

Bu iki bayram beş vakit namaza ilâve olarak özel birer namazla kutlanır. Bu namazlar, bir mümin için asgari dinî görevlerdir; mümin, gönüllü olarak daha fazla sevap kazanmak için sünnet ve nâfile namazlar da kılabilir. Önemli olan, insanın kendisi için ayırdığı zamanların dışında, yirmi dört saat içinde yaklaşık toplam yirmi dört dakikayı da Allah’ın huzurunda harcamasıdır. Fakat insan her zaman; mutlu günlerinde de, mutsuz anlarında da, çalışırken de, yatarken de, başka işlere başlarken de Allah’ı anmak ve düşünmek zorundadır.

Kur’ân bize bu konuda şöyle seslenir: “Akıl sahipleri ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın” (Âl-i İmrân 3/190-191); “Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı anın” (en-Nisâ, 4/103).

Mümin bir kişi, namazını hiçbir zaman terk etmez ve namazlarını belirlenen vakitlerinde kılar. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar vardır; kişi mazereti sebebiyle meselâ hasta olduğu için namazı ayakta kılamıyorsa oturarak kılabilir, oturarak da kılamıyorsa îmâ (işaret) ile kılar. Önemli olan, maddi veya dünyevi meşguliyetlerinin ortasında manevi görevini unutmamaktır.

İnsanlık hali, unutursa veya uykudan uyanamazsa veya buna benzer geçerli bir mazereti bulunursa mazeretinin bittiği anda manevi görevi olan namazını kazâ olarak îfâ eder. Hz. Peygamber savaşta da ashabına nöbetleşe korku namazını kıldırmış ( en-Nisâ 4/102-103) ve Hendek savaşı sırasında, düşman saldırısı bütün gün namaz kılmak için fırsat vermediği için namazlarını daha sonra kılmıştır. Darlık ve kesin zaruret zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar devreye gireceğinden, aklı eren kimse için namazı terk etmenin hiçbir mazereti yoktur.

FARZ NAMAZLAR

Günlük beş vakit namaz ve cuma namazları farz-ı ayındır. Cenaze namazı ise farz-ı kifâyedir. Burada farz-ı ayın namazlar işlenecek, ünitenin sonunda da cenaze namazı anlatılacaktır.

Beş Vakit Namaz

Namazın Tarihçesi ve Meşruiyet Delilleri

Namaz denilince ilk hatıra gelen sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde kılınan beş vakit farz namazlardır. Beş vakit namazın meşruiyeti ve farz oluşu Kur’ân-ı Kerim, Sünnet ve icma ile sabit olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de bir taraftan “Namaz kılın” ifadesiyle namaz farz kılınmış ve diğer taraftan “Namaz, müminler üzerine vakitleri belli farzdır” (en-Nisâ 4/103) buyrularak namazın belli vakitlerde kılınacağı beyan edilmiş ve bazı ayetlerde beş vakit namaza işaret edilmiştir (el-Bakara 2/238; Hûd 11/114; elİsrâ 17/78; Tâhâ 20/130; er-Rûm 30/17-18).

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) da peygamber olarak gönderilmesinden itibaren namaz kılmakla yükümlü tutulmuştu. Şöyle ki, vahyin başlangıç döneminde, bazı kaynaklara göre el- Müddessir sûresinin 1-3. ayetleri nâzil olunca- Cebrâil, Hz. Peygamber’i Mekke’nin yakınlarında bir vadiye götürmüş, orada fışkıran bir su ile önce kendisi, sonra da Resûl-i Ekrem abdest almış, ardından Resûlullah’a namaz kıldırmıştır. Bunun üzerine Hz.Peygamber sevinçle eve dönmüş ve Hz. Hatice’yi oraya götürmüş ve orada onunla birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır.

Kaynaklarda, Mekke döneminde beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere ikişer rek‘at halinde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir. Bu iki vakit namazın dışında el Müzzemmil sûresinin ilk ayetleriyle gece namazına kalkılması ve bunların belli bir vakit içinde edâ edilmesi emredilmişken aynı sûrenin 20. ayetinde, Yüce Allah’ın bu hususta yaşanan zorluklardan dolayı müminleri bu namazdan bağışladığı bildirilmiştir.

Mekke döneminde gerek Peygamberimiz ve gerekse ilk Müslümanlar, müşriklerin baskı ve hakaretlerine rağmen öğle tenhalığında Mescid-i Haram’da, evlerinde, vadilerde, bahçelerde ve benzeri yerlerde namaz kılıyorlardı.

Müşriklerin baskıları artınca Erkam adlı sahâbînin evini mescit haline getirmişlerdi. Mekke döneminde inen birçok ayette namazın öneminden bahsedilmiş (bk.eş-Şûrâ 42/38; el Müzzemmil 73/20; el-A‘lâ 87/15), namaz kılanları engelleyenler ise sert bir dille kınanmıştır (bk.el- Müddessir 74/40-43; el-‘Alak 96/9; el-Kıyâme 71/31-35). İslâmiyet’te bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz hicretten bir buçuk yıl önce “Mi‘râc” gecesinde farz kılınmıştır. Cebrâil, beş vakit namazın farz kılındığının ertesi günü Hz. Peygamber’e gelerek O’na Mescid-i Haram’da imamlık yapmış ve namazın vakitlerini öğretmiştir.

Hz. Peygamber de bundan böyle her gün farz olan beş vakit namazı devamlı olarak kılmış, bu namazları imam olarak cemaate kıldırmış ve ayrıca “Yüce Allah mümin kullarına bir gündüz ve bir gecede beş vakit namazı farz kılmıştır. Allah, bu beş vakit namazı küçümsemeden hakkını vererek kılan kimseyi Cennet’e sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları kılmayan kimseler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azab eder, dilerse bağışlar” (Ebû Dâvûd, “Vitr”, 2; Nesâî, “Salât”, 6) anlamındaki hadisi ve buna benzer diğer hadisleriyle de (bk. Buhârî, “İman”, 34; “Zekât”, 41, 63) günde beş vakit namazın farz kılınmış bulunduğunu açıklamıştır. Öte yandan İslâm ümmeti de Resûl-i Ekrem’den bugüne kadar herhangi bir tereddüde düşmeksizin beş vakit namazın Müslüman, akıl sağlığı yerinde (âkil) ve ergin (bâliğ) kimseler üzerine farz olduğu hususunda icma ve ittifak ede gelmişlerdir.

Namazın Beş Vakitte Farz Kılınmasının Hikmetleri

Namazların her gün beş vakitte farz kılınmasının pek çok hikmetleri vardır. İnsan, sabahları uyandığında sanki yeni bir hayata kavuşmuş ve karanlıktan aydınlığa çıkmış bir ruh hali ile güne ve işine başlamaktadır. Bu hayatı insana bahşeden ve onu işlerinde başarılı kılacak olan ise, ancak Cenâb-ı Hak’dır. Bu sebeple insan, bu hayat nimetine şükretmek, günlük işlerinde iyilik ve hayrı dilemek ve iş hayatına mübarek bir ibadet ile başlamak için sabah namazını kılmakla yükümlü tutulmuştur. İnsan sabahtan akşama kadar hayat nimetinden istifade ederek, dünyevi işler yapmaktadır.

İnsan, birkaç dakikalığına da olsa bu işleri bırakıp kendisini işlerinde başarılı kılan Rabbine şükretmek, hayırlar dilemek ve ruhunu dünyevi meşgalelerden uzaklaştırmak üzere öğle ve ikindi namazlarını kılar. Akşamın yaklaşmasıyla son bulan bir günlük yaşayış ve dünyevi meşguliyetlerin mübarek bir ibadetle bitirilmesi için de akşam namazı kılınır. İnsan daha sonra istirahat etmek üzere uyku âlemine varacaktır. İşte uyku âlemine varmadan önce, bir günlük hayatı mübarek bir ibadetle noktalayıp Rabbine sığınmak üzere yatsı namazı kılınır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bir günlük zaman diliminde, maddi hayat ile manevi hayat arasında çok güzel bir dengenin kurulmasını beş vakit namazdan başka hiçbir şey sağlayamaz.

Namaz Vakitleri

Kur’ân’da namazın şart ve rükünlerinin nelerden ibaret olduğu topluca değil parça parça açıklanmıştır. Günlük farz namazların rek‘at sayıları; sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört olmak üzere toplam on yedi rek‘at olarak Peygamberimiz’in uygulamalarıyla sabit olmuştur. Kur’ân’da beş vakit farz namaza işaret edilmekle birlikte, her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu, yerkürenin her yerinde aynı olmadığı için açıkca belirtilmemiştir. Namaz vakitlerinin başlangıç ve sonu hadis-i şeriflerle özellikle “Cebrâil’in imamlığı” adıyla meşhur olan bir hadis ile açıklanmıştır.

Fıkıh bilginleri, Peygamberimizin hadislerinden yola çıkarak namaz vakitlerinin başlangıç ve sonunu tesbit etmeye çalışmışlardır. Ayrıca Kutup bölgeleri ile onlara yakın bölgelerde namaz vakitlerinin hangi esaslara göre belirleneceğini ve iki namazın bir vakitte birleştirilerek kılınıp kılınamayacağını tartışmışlardır.

1. Sabah namazının vakti, ikinci fecrin meydana gelmesinden, yani tan yerinin ağarmasıyla başlar, güneşin doğmasıyla son bulur. İki fecir vardır. “Fecr-i kâzib” (aldatan fecir, yalancı tan) adı verilen birinci fecir, doğu ufkunda beliren ve ufuktan yukarıya doğru dikey olarak yarı daire şeklinde yükselen bir beyazlık/aydınlıktır. Bu beyazlık/aydınlık kısa bir zaman sonra kaybolur ve kendisini normal bir gece karanlığı izler. Bu karanlıktan sonra “fecr-i sâdık” (gerçek fecir, gerçek tan) diye adlandırılan ikinci fecir meydana gelir ki bu, sabaha karşı doğu ufkuna yayılmaya başlayan bir beyazlık/aydınlıktan ibarettir. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış ve sabah namazının vakti girmiş olur. Bu aynı zamanda oruç için imsâk vaktidir; oruç ibadetinin yasaklarının başlangıcıdır.

Hanefî mezhebine göre, sabah namazını, halkın cemaate rahatlıkla katılabilmesi için, ortalık biraz aydınlandıktan sonra (isfâr) kılınması müstehaptır. Bununla birlikte, namaz herhangi bir sebeple bozulduğu takdirde, bozulan bu namazın âdâb ve erkânına uygun bir biçimde yeniden kılınacağı da dikkate alınarak bu namazı güneşin doğum vaktine kadar geciktirmek de doğru değildir. Diğer üç mezhebe göre, her zaman sabah namazını ortalık henüz alaca karanlık iken (tağlîs) erkenden kılmak daha faziletlidir.

2. Öğle namazının vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan (istivâ) batıya doğru meyletmesiyle (zevâl) başlar. Bu vaktin sonu ile ilgili iki görüş vardır. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre öğle vakti, cisimlerin gölgesi bir misli uzayıncaya kadar devam eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktasında iken yere düşen gölgesi (fey-i zevâl) bunun dışındadır. Bununla öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna “asr-ı evvel” (birinci ikindi) denir.

Ebû Hanîfe’ye göre ise öğle vakti, fey-i zevâl dışında, cisimlerin gölgesi iki katına uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna da “asr-ı sânî” (ikinci ikindi) denir. Bu konudaki görüş farklılıkları dikkate alınarak, öğle namazının “asr-ı evvel”den önce, ikindi namazının ise, “asr-ı sânî”den sonra kılınması tavsiye edilmiştir. Yaz mevsiminde öğle namazını, namaz kılanların camiye giderken sıcaktan etkilenmemeleri için biraz geciktirilerek serinde kılınması (ibrâd), diğer mevsimlerde ise hemen vakit girince kılınması müstehaptır.

3. İkindi namazının vakti, daha önce belirtildiği üzere öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. Yukarıdaki asr-ı evvel ve asr-ı sânî ihtilafını gözeterek ikindi namazını, biraz geciktirerek kılmak müstehaptır. Ülkemizdeki namaz vakitleri çizelgeleri veya takvimler asr-ı evveli esas almaktadır. Ancak, bu namazın, kerâhet vakti olarak bilinen güneşin sararıp gözleri kamaştırmayacağı vakte kadar geciktirilmemesine de dikkat edilmelidir.

4. Akşam namazının vakti, güneşin batmasıyla başlar, batı ufkunda meydana gelen “şafak”ın kaybolmasıyla sona erer. Ebû Hanîfe’ye göre, “şafak” akşamleyin batı ufkundaki kızartı/kızıllıktan sonra meydana gelen beyazlık/aydınlıktır. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise, “şafak” ufukta meydana gelen kızıllıktır. Bu kızıllık gidince akşam namazının vakti çıkmış, yatsı vakti girmiş olur. Batı ufkunda kızıllıktan sonra meydana gelen beyazlık/aydınlık, ekvator bölgeleri ile bunlara yakın bölgelerde yaklaşık on iki dakikalık bir süre devam etmektedir.

Kızıllık ve beyazlık arasındaki bu süre, ekvatordan güney ve kuzey bölgelere doğru gidildikçe daha da uzamaktadır. Bu durum ise yaz mevsiminde yatsı namazının geç kılınmasını, halkın uzun bir süre yatmaksızın yatsı namazını beklemelerini ve dolayısıyla erkenden yatıp erkenden işine gitmek isteyen kişileri sıkıntıya sokmaktadır. Hanefî mezhebinde bu husus da dikkate alınarak, ufuktaki kızıllığın kaybolmasıyla akşam namazının vaktinin çıkıp yatsı namazının vaktinin girdiğine ilişkin Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in görüşü tercih edilmiş ve fetva da bu görüşe göre verilmiştir. Akşam namazının vakti çok kısa sürdüğü için ilk vaktinde kılmak müstehaptır.

5. Yatsı namazının vakti, yukarıda belirtilen batı ufkunda beliren şafağın kaybolmasından itibaren başlar, ikinci fecrin oluşumuna kadar devam eder. İkinci fecir ortaya çıkınca, yani tan yeri ağarınca yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. İkinci fecir aynı zamanda oruç için imsâkın da başlangıcıdır. Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mubah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırma ihtimali söz konusu olur.

6. Fıkıh bilginleri, kutuplarda ve namaz vakitlerinden birinin veya ikisinin gerçekleşmediği bölgelerde yaşayan kişilere, o vakitler için namazın farz olup olmadığını tartışmışlardır. Fakihlerden bir kısmı, yılın bir mevsiminde batı ufkundaki akşamın şafağı kaybolup karanlık durumu meydana gelmeden tanyerinin ağardığı yerdeki bir kişiye, yatsı namazının farz olmadığına fetva vermişlerdir. Bu fetvalarını, abdest organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas ederek ortaya koymuşlardır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu ise, bu bölgelerde yaşayan Müslümanların da beş vakit namazı kılmakla yükümlü olduklarını ifade etmişlerdir.

Bu âlimlere göre, bu bölgelerde yaşayan kişiler, bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti gerçekleşmezse ya o namazı kazâ olarak kılarlar veyahut o beldeye en yakın olup, beş vakit namazın vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, vakitleri takdir ederek namazları edâya çalışırlar. Çünkü her ne kadar vakit, namazın edâsının bir şartı ve farz olmasının bir sebebi/belirtisi ise de, namazın farz olmasının asıl sebebi Allah’ın “Namazı kılınız” (el-Bakara 2/110) anlamındaki hitabıdır.

Bu görüşte olan âlimler, aynı şekilde, bu gibi yerlerde yaşayan Müslümanların, oruç, zekât, hayız, nifas, iddet ve benzeri yükümlülükleri konusunda da bu şekilde bir hesap ve takdirin yapılmasını uygun görmüşlerdir. Günümüz fıkıh bilginlerinden bir kısmı, kutuplara yaklaşıldıkça güneşin doğuş ve batışları çok farklı olan bölgelerde, 45. paralel üzerinde geçerli namaz vakitlerinin, 45. paralelden 90. paralele kadar yani kutuplara kadar uzanan bölgelerde dahi geçerli olacağını, bir kısmı ise bu gibi bölgelerde Mekke’deki namaz vakitlerinin esas alınması gerektiği tezini savunmuşlardır.

7. Fıkıh bilginleri, iki namazı bir vakitte kılmanın (cem‘u’s-salâteyn) câiz olup olmadığını tartışmışlardır. İki namazın birleştirilerek bir vakitte kılınması, sadece “öğle ile ikindi”, “akşam ile yatsı” namazları için söz konusudur. İki namazın, bunlardan birincisinin vakti içinde birleştirilerek peş peşe kılınmasına “cem-i takdîm” (öne alarak birleştirmek), ikincisinin vakti içinde birleştirilerek peş peşe kılınmasına ise “cem-i te’hîr” (sona bırakarak birleştirmek) adı verilmiştir. Buna göre öğle ile ikindiyi öğle vaktinde, akşam ile yatsıyı akşam vaktinde birleştirilerek peş peşe kılmak cem-i takdîm olur. Buna karşılık, öğle ile ikindiyi ikindi vaktinde, akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde birleştirilerek peş peşe kılmak da cem-i te’hîr olur. Bunlardan başka, öğleyi geciktirerek kendine ait son vaktinde kılmak ve ardından ikindiyi de kendisine ait ilk vaktinde kılmak, akşamı geciktirerek son vaktinde kılıp ardından da yatsıyı kendisine ait ilk vaktinde kılmak da görünüş itibariyle yani şeklen bir cem sayılır ki, buna da “cem-i sûrî” denir.

Görünüş itibariyle birleştirmeyi câiz gören Hanefîlere göre, hac esnasında Arafat ve Müzdelife’de yapılan cemlerin dışında namazlar birleştirilerek kılınmaz. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre gerek hacda ve gerekse belirli şartlar dâhilinde yolculuk, korku, aşırı yağmur ve benzeri mazeretler sebebiyle namazlar birleştirilebilir.

Hanbelî mezhebine göre hastalar ve geçerli bir ihtiyaç ve mazereti bulunanlar da mezkûr namazları birleştirebilir. Mâlikîler’den Eşheb, Şâfiîler’den İbn Münzir gibi azınlıkta kalan bazı fakihler, “alışkanlık veya devamlılık” haline getirmemek şartıyla, az önce sayılan sebeplerden biri olmaksızın da yukarıda belirtilen namazların gerektiğinde cem edilebileceğini ileri sürmüşlerdir.

Bazı fıkıh bilginleri tarafından ihtiyaca binaen ve belirli şartlar altında ceme cevaz verilmekle birlikte, bu ruhsatın amacı doğrultusunda kullanılması, namazın beş vakit olarak teşri kılınmasındaki hikmetlerden uzaklaştırıcı ve namaz vakitlerini üç vakte indirici izlenimini verecek davranışlardan olabildiğince kaçınılması gerektiği de bilinmelidir.

Cuma Namazı

Cumanın Önemi ve Hükmü

1. Cumanın önemi ve fazileti: Cuma Müslümanların haftalık bayram günüdür, bu mübarek günde Müslümanlar mâbetlerde toplanır, okunacak hutbeleri can kulağıyla dinleyip bunlardan feyz alır, bilgilerini artırırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar, namazdan sonra birbirlerinin hal ve hatırlarını sorarlar ve tekrar normal günlük işlerine dönerler. Hz. Peygamber’den cuma günü ve cuma namazının fazileti hakkında pek çok hadis nakledilmiştir (Buhârî, “Cumu’a”, 3, 6, 19; Müslim, “Cumu’a”, 15). Cuma günü, beden temizliği yapmak, boy abdesti almak, güzel ve temiz elbiseler giymek, başka şeylerle uğraşmayıp erkence camiye gitmek, tahiyyetü’l-mescid olmak üzere iki rek‘at namaz kılmak, Kehf sûresini okumak veya dinlemek müstehaptır.

2. İlk Cuma namazı: Hz. Peygamber hicretleri esnasında Medine yakınlarında, Sâlim b. Avf yurdunda “Rânûnâ” denilen vadi içersinde bulunan “Benî Sâlim namazgâhı”nda ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.

3. Cuma namazının hükmü: Şartlarını taşıyan kimseler için cuma namazı farz-ı ayındır ve iki rek‘attır. Bu namazın farz olduğu Kitap, Sünnet ve icma ile sabittir. “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Bilesiniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah’ın lûtfundan isteyin, Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (el Cumu’a 62/9-10) ayeti, bu namazının farz olduğunu gösterir. Peygamber Efendimiz de, cuma namazının farz olduğunu bildirmiştir (Müslim, “Cumu’a”, 40; Ebû Dâvûd, “Salât”, 204; Tirmizî, “Cumu’a”, 4). İslâm bilginleri cuma namazının farz olduğunda görüş birliği içindedirler. Cuma namazının diğer namazlardaki şartlardan başka kendisine ait bazı özel şartları vardır. Bu şartlardan bir kısmı cumanın bir kimseye farz olmasının şartlarıdır, diğerleri ise cumanın sahih ve muteber olmasının şartlarıdır.

Cuma Namazının Farz Olmasının (Vücup) Şartları

Cuma namazı herkese farz değildir. Cuma namazının vücup şartları yani bir kimseye – Müslüman, akıllı ve bâliğ olma şartlarına ek olarak- farz olmasının şartları şunlardır:

1. Erkek olmak. Cuma kadına farz değildir, fakat kılarsa sahih olur ve artık o günün öğle namazını kılmaz.

2. Hür olmak. Köleye cuma namazı farz değildir, kılarsa öğle namazı yerine geçer.

3. Mukîm olmak. Cuma namazı, cuma namazı kılınan yerde ikamet eden kimselere farzdır. Buna göre, dinen yolcu (müsafir) sayılan kimseye cuma namazı farz değildir, kılarsa sahih olur ve artık öğle namazını kılmaz.

4. Sağlıklı olmak. Hasta olup cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye cuma namazı farz değildir. Yürümekten aciz bulunan yaşlı kimse ile hasta bakıcı da böyledir. Bazı fakihlere göre, kör ve kötürüm kişilere, kendilerini cumaya götürecek kimseleri olsa bile cuma namazı farz değildir.

5. Mazereti olmamak. Bir mazereti sebebiyle cumaya gidemeyen veya cumaya gittiği takdirde, mal, can ve namusunun zayi olacağından endişe eden kimselere cuma namazı farz değildir. Mahpus olmak, can, namus ve mal güvenliği için nöbet tutmak, düşman korkusu, tehlikeli soğuk veya sıcak, şiddetli yağmur, çok çamur ve benzeri durumlar, cuma namazına gitmemeyi mubah kılan özürlerin başlıcalarını teşkil etmektedir.

Cuma Namazının Sahih Olmasının Şartları

Kılınan cuma namazının sahih ve muteber olması ve öğle namazının yerini tutabilmesi için aranan şartlar da şunlardır:

1. Cuma namazını, devlet başkanının veya onun görevlendirdiği bir kişinin kıldırması şarttır.

2. Genel izin. Cuma namazının, yöneticiler tarafından izin verilen ve halka açık camilerde kılınması gerekir. Cuma namazı için izin verilen camiin kapısı kapatılarak, orada sadece belirli kişilerin cuma namazını kılmaları geçerli değildir.

3. Vakit. Cuma namazı öğle namazı vaktinde kılınır. Bu vakitten önce veya vakit çıktıktan sonra Cuma namazı ne edâ ve ne de kazâ suretiyle kılınabilir.

4. Cemaat. Fıkıh bilginleri, cuma namazının cemaatle kılınması halinde geçerli olacağını ifade etmişlerdir. Ancak cemaatin sayısı hakkında farklı sayılar ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe’ye göre cuma namazı için aranan cemaatin en az sayısı imam dışında üç, Ebû Yûsuf’a göre imam dışında iki, İmam Mâlik’den bir görüşe göre otuz, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre de kırk kişidir.

5. Hutbe. İki rek‘atlık bir farz olan cuma namazından önce hutbe okunması şarttır. Cuma hutbesinin rüknü, Ebû Hanîfe’ye göre “zikrullah”tan ibarettir. Bu sebeple yalnız “el-Hamdu lillah” veya “Sübhânellah” veyahut “Lâ ilâhe illâllah” denecek olsa kifayet eder. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun da en az miktarı, tahiyyat duası uzunluğunda hamd ve salâvât ile Müslümanlara duadır. Hutbenin vacipleri, hatibin hutbeyi abdestli ve ayakta okumasıdır. Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak, bunların arasında bir tesbih veya üç ayet okunacak kadar oturmaktır. Bu yönüyle buna “iki hutbe” denir.

Bu iki hutbeden her biri “hamd”i, “kelime-i şehâdet”i ve “salât ü selâm”ı ihtiva etmeli ve birinci hutbe bir ayetin okunması ile bu ayetin anlamı çerçevesinde yapılacak bir nasihatı, ikinci hutbe de müminler hakkında duayı içermelidir. Her iki hutbeyi de uzatmamak sünnettir. Cemaatin acil işleri olduğu düşünülerek hutbe kısa tutulmalıdır. Zira, hutbelerin kısa, fakat özlü, faydalı olması hatibin dirayet ve faziletine bir delildir. Nitekim bir hadis şu anlamdadır: “Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması dini iyi anladığının işaretidir; namazı uzatın, hutbeyi ise kısa tutun, kuşkusuz bazı sözler vardır ki, bir sihir gibi kalbleri büyüler” (Müslim, “Cumu’a”, 47).

Sahâbîler, Hz. Peygamber’in namaz ve hutbesinin ne uzun ne de kısa olduğunu, aksine orta halli olduğunu rivayet etmişlerdir (Müslim, “Cumu’a”, 41-42). Hatip, iç ezan okununcaya kadar minberde oturur, sonra ayağa kalkar, gizlice eûzü-besmele okuyarak, açıktan hamd ü senâda bulunur, hutbesini cemaate karşı sunar. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir. Hutbe bitince kâmet getirilir. Hatibin hutbenin sünnetlerine riayet etmemesi veya hutbe esnasında gereksiz konuşması mekruhtur.

6. Şehir. Cuma namazının şehir ve civarında kılınması cumanın sıhhat şartlarından biridir. Bu şartı getiren Hanefîler’e göre şehir (mısr), “valisi, yargıcı bulunan belde”, “en büyük camisi, cuma kılması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık bir nüfusu barındıran mahal”, “devletin şehir saydığı yer” ve benzeri şekillerde tanımlanmıştır. “Şehir civarı”nın ölçüsü normal şartlarda ezan sesinin duyulacağı sahadır.

Şâfiîler ile Mâlikîler, cumanın halkın devamlı oturduğu köy ve şehirlerde kılınması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Hanbelîler ise ancak cuma namazı ile mükellef olan en az kırk kişinin oturduğu bir yerleşim bölgesinde kılınabileceğini söylemişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir soru üzerine, 1933 yılında konuyu ele alıp incelemiş, bu konudaki dinî delilleri değerlendirerek köylerde de cuma namazının kılınabileceği cevabını vermiştir.

Cuma Namazının Kılınışı

Cuma namazı öğle vaktinde ve cemaatle kılınır. Önce minareden ezan (dış ezan) okunur. Sonra dört rek‘atlık cuma namazının sünneti, öğle namazının sünneti gibi kılınır. Hatip minbere hutbe okumak üzere çıkıyorsa, bu namaza başlanmaz. Ancak önceden başlanmış ise tamamlanır. Hatip minbere çıkmaya başlayınca müezzin ezan (iç ezan) okur, hatip ezanı minberde oturarak dinler.

Ezan bittikten sonra, hutbesini ayakta cemaate yönelerek sunar. Hatip hutbesini sunarken cemaat her hangi bir işle meşgul olmaz, konuşmayıp susar ve büyük bir dikkatle hutbeyi dinler. Hatip hutbeyi bitirdikten sonra müezzin kâmet getirir. Bu esnada hatip minberden inerek mihraba geçer ve iki rek’at cuma namazını, sabah namazının iki rek’at farzı gibi kıldırır. Cuma namazının farzı kılındıktan sonra dört rek’at cuma namazının son sünneti, öğle namazının dört rek’at sünneti gibi kılınır. Böylece namaz tamamlanır.

Ülkemizde uzun yıllardan beri bir de “zuhr-i âhir” (ez-zuhru’l-âhir) adıyla dört rek‘atlik bir namaz daha kılınmaktadır. Son öğle namazı anlamına gelen bu ilave namaz, cumanın şartlarıyla ilgili ihtilaflardan ve aşırı sayılabilecek bir hassasiyetten kaynaklanmıştır. Bir yerleşim yerinde birden fazla camide cuma namazı kılınmışsa bunlardan birisinin geçerli diğerlerinin şüpheli olacağını söyleyen bazı müctehitler, söz konusu şüpheyi “Vaktine yetiştiğim halde henüz edâ etmediğim yahut henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya” niyetiyle edâ edilecek dört rek‘atlik bir namaz ile gidermeyi düşünmüşlerdir. İbadetler, dinin ana kaynaklarının emrettiği biçimde yapıldıktan sonra yersiz şüpheye yer olmadığından, insanların kendiliklerinden bir ibadet ihdas etme hakları bulunmadığından ve ilave ibadet uygulamalarının bid‘at kapsamına girmesi tehlikesi bulunduğundan hangi isim ile olursa olsun böyle bir namazın kılınması çok doğru olmayacaktır.

Cuma namazının farzına imam selam vermeden önce yetişen kişi, imam selam verdikten sonra ayağa kalkarak cuma namazını tamamlayabilir. Ancak İmam Muhammed’e göre ikinci rek‘atın rükû‘undan sonra imama uyan kişi, cuma namazını değil öğle namazını tamamlar. Cuma namazı cemaatle kılındıktan sonra kılmayanlar tarafından kazâ edilemez. Bunun yerine öğle namazı kılınır. Kur’ân-ı Kerim’de, cuma namazı için ezan okunduğu zaman alış veriş gibi kişiyi ibadetten alıkoyan akitlerin yasaklandığı bildirilmiştir (el-Cumu’a 62/9).

Fıkıh bilginleri, bu yasağın namaz bitinceye kadar devam ettiğini ve bu yasağın yalnız cuma namazını kılmakla yükümlü kişilerle ilgili olduğunu açıklamışlardır. Hanefi ve Şâfiî fıkıh bilginleri, cuma namazını kılmakla yükümlü kişilerin yasağa rağmen yaptıkları akitlerin mekruh olmakla birlikte câiz olduğunu, Mâlikî ve Hanbelî fıkıh bilginleri ise bu tür akitlerin geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.

VÂCİP NAMAZLAR

Vitir, bayram namazları yanı sıra tavaf, nezir namazları da vaciptir. Tavaf namazı iki rek‘attır. Nezrin de en azı iki rek‘attır.

Vitir Namazı

Vitir kelimesi sözlükte çiftin karşıtı olan tek anlamına gelir. Vitir namazı vacip olup üç rek’attır. Vitir namazının vakti yatsı vaktidir, ancak ondan sonra kılınır. Vitir namazının ilk iki rek‘atı yatsı namazının farzının ilk iki rek‘atı gibi kılınır. Üçüncü rek’atta besmele, Fâtiha ve bir miktar Kur’ân okunduktan sonra daha ayakta iken eller kaldırılıp “Allahu ekber” diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta iken “kunût” duası okunur, sonra “Allahu ekber” denilerek rükû ve secdelere varılır, daha sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bu oturuşta “Tahiyyât”, “Allahümme salli-bârik” ve “Rabbenâ âtinâ” duaları okunup selam verilerek namaz bitirilmiş olur. Vitir namazı, sadece ramazan ayında cemaatle kılınır ve imam bu namazı açıktan kıldırır. Hem imam hem de cemaat kunût duasını gizli okur. Hanefîler’e göre vitirden başka namazlarda kunût duası okunmaz. Yalnız, sıkıntı, fitne ve belâ meydana gelmesi halinde sabah namazlarının farzında kunût duası okunabilir.

İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise her zaman sabah namazlarının farzında ikinci rek‘atın rükû‘undan sonra ayakta kunût duası okunur. Bu kunût Mâlikîler’e göre müstehap, Şâfiîler’e göre ise sünnettir. Sabah namazında kunût duasını okuyan bir Şâfiî veya Mâlikî imama uyan bir Hanefî susar, kunûtu okumaz. Eğer okuyacaksa içinden okur. Vitir namazında okunan kunût duası şöyledir: “Allahümme innâ nes’te’înüke ve nes’tağfirüke ve nes’tehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke’l-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahle’u ve netrükü men yefcürüke.

“Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes‘â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bi’l-küffâri mülhikun”. Türkçesi: “Allahım! Senden yardım ve mağfiret ister, Senden hidayet dileriz. Sana iman edip Seni tasdik eder, günahlarımızdan dolayı Sana tevbe eder, Sana itimat ederiz. Seni bütün hayırlar ile sena ve zikirde bulunur, nimetini itiraf ile Sana şükrederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edip duranları reddeder, terk ederiz, kendileriyle ilişkilerimizi keseriz. Allahım! Biz ancak Sana ibadet eder, Senin için namaz kılar, Sana secde ederiz. Senin rızanı ve kulluğunu elde etmek için çalışır, koşarız. Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, Senin azabın kâfirlere erişicidir”. Kunût duasını bilmeyen sadece “ Rabbenâ atinâ fî’d-dünya haseneten ve fi’l-âhirati haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr” ayetini okuyabilir. Üç defa “Allahümmağfirlî” (Allahım beni bağışla) de diyebilir. Üç defa “Yâ Rab” (Ey Rabbim) demesi de câizdir.

Bayram Namazları

Bayramların Önemi

Bayram, neşe, sevinç ve eğlence günü demektir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret edince, Medinelîler’in yılda iki bayram, eğlence ve sevinç günü olduğunu görüp “Yüce Allah size o iki bayram günlerine bedel olarak daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur” diye müjdelemiş, o günlerin Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir. İşte o tarihten itibaren Müslümanlar, bu günleri biri Ramazan Bayramı, diğeri Kurban Bayramı olarak kutlamaya devam etmişlerdir.

Ramazan Bayramı üç, Kurban Bayramı ise dört gündür. Müslümanların kutladıkları bu bayramlar, hem dinî hem de sosyal yönlüdür. Ramazan ayında zekât ve fitrelerle birbirleriyle yardımlaşıp dostluk ve kardeşliklerini perçinleyen ve her çeşit meşakkatlere katlanıp oruçlarını tutan Müslümanlar, bir aylık yasaktan sonra yeme içme serbestliğine ulaşmış ve artık bayram yapmayı hak etmişlerdir. Yine dünyanın dört bir köşesinden gelip Mekke’de buluşarak hac görevini îfâ eden hacılar ile dünyanın her bir köşesinde yaşayan diğer bütün Müslümanlar aynı günde kurbanlarını kesip kurban etlerini paylaşarak büyük bir coşkuyla bayramlarını yaparlar.

Bayram Namazlarının Hükmü ve Kılınışı

Kendilerine cuma namazı farz olan kişilere, bayram namazları vaciptir. Ancak bayram namazlarında hutbe namazdan sonra okunur ve sünnettir. Hanbelî mezhebinde bir görüşe göre, bayram namazları farz-ı kifâye, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerine göre ise müekked sünnettir. Bayram namazlarının ilk vakti, güneşin yaklaşık beş, altı derece yükseldiği zamandır. Bu vakit, güneşin doğuşundan yaklaşık 40-50 dakika sonradır. İşte bayram namazı bu vakitten itibaren başlamak üzere öğle namazına kadar kılınabilir. Bayram namazları, ikişer rek‘attır. Cemaatle kılınır ve kıraat açıktan yapılır.

Ezan ve kâmet okunmaz. İmam, “Niyet ettim Allah rızası için iki rek’at Ramazan veya Kurban bayramı namazını kılmaya” diye niyet eder. Cemaat de, “Niyet ettim Allah rızası için iki rek’at Ramazan veya Kurban bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama” şeklinde niyet eder. Eller yukarı kaldırılıp “Allahu ekber” denerek başlangıç tekbiri alınır. Eller bağlanır ve gizlice “Sübhaneke” okunur. İmam açıktan, cemaat de gizlice “Allahu ekber” diye üç defa tekbir alır. Her defasında eller yukarıya kaldırılıp daha sonra yanlara salıverilir ve her tekbir arasında üç tekbir miktarı durulur.

Üçüncü tekbirin ardından yine eller bağlanır, imam gizlice “Eûzü-Besmele”yi okur ve daha sonra Fâtiha ile bir miktar da Kur’ân’dan okur, açıktan “Allahu ekber” diyerek -bilindiği şekilde- rükû ve secdelere gider. Cemaat de gizlice tekbir alarak imama uyar. Sonra tekbir alınarak ikinci rek’ata kalkılır, imam gizlice “Besmele”yi okuduktan sonra açıktan Fâtiha ile bir miktar da Kur’ân’dan okur, tekrar üç defa eller kaldırılarak, birinci rek’atta olduğu gibi tekbir alınır, bu üç tekbirden sonra yine imam açıktan cemaat de gizlice “Allahu ekber” diye tekbir alarak rükû ve secdelere varılır. Daha sonra oturulup “Tahiyyât”, “Allahümme salli-bârik” ve “Rabbenâ âtinâ” duaları gizlice okunarak sağa sola selam verilerek namaza son verilir. Bu duruma göre, her bir rek’atda üç fazla tekbir bulunur ki, bunlar da vaciptir. Hatip, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın hutbeye başlar, Cumada olduğu gibi iki hutbe sunar. Ancak, bayram hutbelerine tekbir ile başlanır, cemaat de bu tekbirlere hafifçe katılır. Hatip, Ramazan Bayramı hutbesinde cemaate özellikle fitre, Kurban Bayramında ise kurban ile teşrik tekbirleri hakkında bilgi verir.

Cuma hutbesinde sünnet olan hususlar bayram hutbesinde de sünnettir, mekruh olan hususlar da mekruhtur. Bayram namazında birinci rek’atın rükûunda iken imama uyan kişi, bu rükûya yetişeceğine kanaat getirirse, ayakta gizlice başlangıç tekbiri ile bayram tekbirlerini alır ve daha sonra rükûya varır. Rükûyu kaçıracağından korkarsa, başlangıç tekbirinden sonra rükûya varır. Bayram tekbirlerini rükûda iken ellerini kaldırmaksızın alır, imam rükûdan doğrulunca, bayram tekbirlerini bitirmese bile kendisi de kalkar. Artık bitiremediği tekbirler, onun üzerinden düşer. Bayram namazının ikinci rek’atına yetişen kişi, birinci rek’atı kazâ etmek üzere kalkınca, önce gizlice “Besmele” ve Fâtiha sûresi ile bir miktar da Kur’ân’dan okur, sonra yine gizlice bayram tekbirlerini alır ve namazını tamamlar.

Bayram namazına hiç yetişemiyen kişi, kendi başına bayram namazını kılamaz, dilerse dört rek’at nâfile namazı kılar, bu bir kuşluk namazı yerine geçer. Şâfiîler’e göre, bayram namazlarını cemaatle kılmak daha faziletlidir. Ancak bu namaz, onlara göre tek başına hutbesiz de kılınabilir. Bu sebeple, kadınlar ve yolcular da bu namazı kılabilirler. Hanbelî mezhebine göre de, imam ile kılmayan bir kişinin bu namazı tek başına kazâ etmesi sünnettir. Bayram günlerinde, erken kalkmak, boy abdesti almak, güzel hafif kokular sürünmek, en güzel elbiseler giyinmek, karşılaştığı mümin kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, fazlaca sadaka vermek, bayram gecelerini ibadetle geçirmek müstehaptır.

Teşrîk Tekbirleri

Arefe gününün sabah namazından itibaren kurban bayramın dördüncü gününün ikindi namazına (bunlar dâhil) kadar yirmi üç vakit farz namazını müteakip bir defa : “Allahu ekber, Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahilhamd” diye tekbir getirilir ki, buna “teşrîk tekbirleri” denir. Etleri asıp kurutmak anlamına gelen bu kelime aynı zamanda kurban bayramı günlerine verilen bir isim olduğundan, o günlerdeki tekbirler de böyle isimlendirilmiştir. Teşrîk tekbirinin anlamı şöyledir: Allah yücedir, Allah yücedir. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah yücedir, Allah yücedir. Hamd Allah’a mahsustur”. Teşrîk tekbirleri, fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre vaciptir. Buna sünnet diyenler de vardır. Tek başına kılan da, cemaatle kılan da teşrîk tekbirini getirir. Erkekler tekbiri açıktan, kadınlar ise içlerinden getirir. Zamanında getirilmeyen tekbirlerin kazâsı yoktur.

SÜNNET VE NÂFİLE NAMAZLAR

Sünnet Namazlar

Farz Namazlara Tâbi Sünnet Namazlar (Revâtib)

Beş vakit farz namaz ile cuma namazının farzının öünde ve sonunda kılınan namazlar sünnet namazlar olarak isimlendirilir. Farz namazlara tâbi sünnet namazlar terâvih namazı dışanda tek başına yani cemaatsiz kılınır. Belli bir düzen içinde kılınan bu namazlara revâtib adı verilmiştir. Farzlara tâbi olarak kılanan bu namazların bir kısmı müekked sünnet (Hz. Peygamber’in devamlı kıldığı) ve gayri müekked sünnet (Hz. Peygamber’in ara sıra terk ettiği) şeklinde iki kısma ayrılır.

Gayri müekked sünnetler müstehab veya mendup olarak da adlandırılır. Hanefîler’e göre başlanılmış bir sünnetin bozulması halinde kazâsı vaciptir. Hanefîler’e göre farza tâbi sünnet namazlar vakit çıktıktan sonra kazâ edilmez. Sadece sabah namazının sünneti farzı ile birlikte kerâhet vakti çıktıktan sonra o günün öğle vaktine kadar bir zaman diliminde kazâ edilebilir. Sünnet namazların her rek‘atında kıraat farzdır.

Dört rek‘atlık gayri müekked sünnet namazlarda (ikindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünneti), müekked sünnetlerden farklı olarak ilk oturuşda tahiyyattan sonra salli-bârik duaları okunur ve üçüncü rek’ata sübhâneke ile başlanır. Farz namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnet namazlar farz namazlara hazırlayıcı, onları koruyucu ve eksiklerini telâfi edici ibadetlerdir. Ayrıca bu namazlar Hz.Peygamber’e bağlılığın bir göstergesi olup terk edilmesi hoş karşılanmaz.

Terâvih Namazı

Terâvih namazı Ramazan ayına mahsus bir namaz olup yatsı namazının vaktinde vitirden önce yirmi rek’at olarak kılınır. Terâvih Arapça tervîha kelimesinin çoğulu olup sözlükte nefsi dinlendirmek, rahatlatmak gibi anlamlara gelir. Terâvih namazının her dört rek‘atı sonunda bir süre oturularak istirahat edildiği için bu dört rek‘ata bir tervîha adı verilmiştir.

Dolayısıyla bir terâvih namazında beş tervîha vardır. Hz. Peygamber “Her kim Ramazan’da faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazı kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, “İman”, 37) hadisleriyle Müslümanları terâvih namazını kılmaya teşvik buyurmuşlardır.


Terâvih namazı Hz. Peygamber’den itibaren günümüze kadar kesintisiz olarak yatsı namazını müteâkiben kılına gelmiştir. Terâvih namazının hükmü sünnet-i müekkededir. Terâvih namazı tek başına kılınabilmekle birlikte cemaatle kılınması daha faziletlidir. En faziletlisi camide kılınanıdır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre terâvih namazının cemaatle kılınmasının hükmü sünnet-i kifâyedir.

Bunun anlamı şudur: Bir belde halkının tamamı olmasa da hiç değilse bir kısmı bu namazı cemaatle kılmalıdır; belde halkının topluca cemaatle terâvih namazını kılmayı terkedip onu evlerinde tek başlarına kılmaları doğru değildir. Terâvih namazı, her iki rek‘atta bir selam vermek suretiyle kılınır, Böyle kılınması daha faziletli olmakla birlikte, dört rek‘atta bir selam vererek kılmak da mümkündür. Altı, sekiz, on rek‘atta selam vermek suretiyle kılınması ise mekruhtur. İki rek‘atta bir selam verildiği takdirde, bu namaz akşam namazının sünneti gibi kılınır.

Dört rek‘atta bir selam verilmesi halinde ise, yatsı namazının ilk sünneti gibi kılınır. Teravih orucun sünneti olmayıp vaktin sünneti olduğu için hasta ve yolcu gibi mazeretleri sebebiyle oruç tutmakla yükümlü olmayanlar için de bu namazı kılmak sünnettir. Yatsı namazının kılınmasının ardından mescide gelen kişi, önce yatsı namazını kılar, daha sonra imamla birlikte terâvih namazını kılmaya başlar, eksik kalan rek‘atları ya imamla birlikte vitir namazını bitirdikten sonra kılar veya önce terâvihten kılamadığı eksik kalan kısımları tamamlar, daha sonra vitir namazını tek başına kılar.

Nâfile (Tatavvu‘) Namazlar

Hükümleri müstehap, mendup olarak nitelendirilen nâfile (tatavvu‘) namazların başlıcaları şunlardır:

Tahiyyyetü’l-Mescid

Tahiyye, selam vermek, “tahiyyetü’l-mescid” ise, mescidin Rabbine selam vermek, O’na tâzimde bulunmak demektir. Ziyaret, eğitim, öğretim gibi bir maksatla bir mescide giren Müslümanın, mescidde Rabbine tâzimde bulunmak üzere iki rek‘at nâfile namaz kılması müstehaptır.

Günde birkaç defa mescide giren bir kişinin, bu namazı bir defa kılması yeterlidir. Bu namazın mescide girip henüz oturulmadan kılınması daha faziletlidir. Bir mescide girip meşguliyetinden veya vaktin kerâhati gibi bir sebepten dolayı bu namazı kılamayan kişinin “Sübhânallâhi ve’l-hamdu lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu va’llâhu ekber” demesi de müstehap görülmüştür. Diğer taraftan bir mescide herhangi bir namazı kılmak veya farz namazı cemaatle kılmak niyetiyle girmek de tahiyyetü’l-mescid yerine geçer.

Kuşluk (Duhâ) Namazı

Güneş doğup kerâhet vakti çıktıktan sonra istivâ vaktine kadar iki, dört, sekiz veya on iki rek’at namaz kılmak müstehaptır. Bu, Hz. Peygamber’in fiili ile sâbittir. Kuşluk namazının sekiz rek’at kılınması daha faziletlidir. Bu ibadet işrâk namazı olarak da bilinir.

Teheccüd Namazı

Yatsı namazının ardından daha uyumadan veya biraz uyuduktan sonra kılınacak nâfile namazına “gece namazı” denir ki, bunun sevabı çoktur. Bir süre uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa “teheccüd namazı” adını alır. Teheccüd namazı iki rek’attan sekiz rek’ata kadardır. Her iki rek’atta bir selam verilmesi daha faziletlidir. Tehüccüd namazı, Peygamber Efendimiz hakkında farz idi (bk. el-İsrâ 17/79). Teheccüd namazına, diğer Müslümanları da teşvik eden ayet ve hadisler vardır (bk. el-Müzzemmil 73/20; es-Secde 32/16; el-Furkân 25/63-64; ez-Zâriyât 51/17-18; Âl-i İmrân 3/16-17; Müslim, “Sıyâm”,202; Tirmizî, “Mevâkît”, 207, “De‘avât”,101)

İstihâre Namazı

İstihâre, bir şeyin hayırlısını istemek anlamına gelir. Hakkında nasıl hareket etmenin doğru olduğu bilinemeyen mubah işlerde, manevi bir işarete nâil olmak için kılınan iki rek’atlık bir namazdır. İlk rek’atta “Kâfirûn” sûresi, ikinci rek’atta ise “İhlâs” sûresi okunur. Ardından istihâre duası yapılır. Abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır, rüyada beyaz veya yeşil görülmesi hayır ve iyiliğe; kırmızı veya siyah görülmesi de şerre delâlet eder. Herhangi bir rüya görülmediği takdirde kalbin ilk meylettiği yön de esas alınabilir. İstihâre yaptıktan sonra mesele aydınlanmazsa, istihâre namazı üç veya yedi gece tekrarlanabilir. İstihâre duası şöyledir: “Ey Allahım! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlısını bana bildirmeni dilerim.

Ve gücün yettiği için, ben Senden güç ve tâkat isterim. Hayra ermemi, Senin büyük fazl ve kereminden niyaz eylerim. Çünkü Senin her şeye gücün yeter. Benim ise gücüm yetmez. Ve Sen her şeyi bilirsin, hâlbuki ben bilemem. Sen gayb âlemini de bilirsin. Ey Allahım! Sen bilirsin, eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünya ve âhiretim hakkında hayırlı ise bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket meydana getir. Ve eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünya ve âhiretim hakkında benim için bir şer varsa, bunu benden çevir, beni de bundan çevir. Benim için gönlümde bir meyil bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser kıl, sonra da beni bu takdir edilen hayır ile hoşnut kıl” (Buhârî, “Teheccüd”, 25; Tirmizî, “Vitr”, 15).

Tesbih Namazı

Tesbih namazı, her rek’atında yetmiş beş defa “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe ille’llahu ve’llâhu ekber” diye tesbih okunan dört rek’atlı bir namazdır ve sevabı pek çoktur. Bu namaz her vakit kılınabilir; hiç değilse haftada veya ayda ya da yılda bir defa kılınmalıdır, bu aralıklarla kılınamazsa hiç olmazsa ömürde bir defa kılınması önerilmiştir (Ebû Dâvûd, “Tatavvu‘”, 14; “Salât”, 303; Tirmizî, “Salât”, 350).

Hâcet Namazı

Uhrevî veya dünyevi bir ihtiyacı bulunan kişi, yatsı namazından sonra iki veya dört rek’at namaz kılar, ardında da bir dua yaparak, ihtiyaç duyduğu işin meydana gelmesi için Allah’tan niyaz eder. Hâcet namazının ilk rek’atında Fâtiha’dan sonra üç defa “Âyete’l-kürsî”, diğer rek’atlarda Fâtiha’dan birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn sûreleri okunur.

Yağmur Duası

Kuraklık olduğu zaman Müslümanlar, yağmur (istiskâ) duasına çıkar ve Cenab-ı Hak’tan yağmur yağdırmasını niyaz ederler. Ebû Hanîfe’ye göre, bu durumda dua edilir, insanlar isterlerse, ayrı ayrı namaz kılabilirler. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, cuma namazını kıldıran imamın, cuma namazı gibi, açıktan iki rek’at namaz kıldırması menduptur. Namazın ardından minbere çıkmadan bir hutbe okur. Üç gün yağmur duasına çıkılması müstehaptır. İmamın üzerindeki ceket veya hırkasını ters çevirip giymesi de sünnettir (Müslim, “İstiskâ”, 1).

Küsûf ve Husûf (Güneş ve Ay Tutulması) Namazı

Güneş tutulduğu zaman (küsûf) cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kâmetsiz iki rek’at namaz kıldırır. Ebû Hanîfe’ye göre, kıraati sessizce, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise açıktan yapar. İmam, namazın ardından dua okur ve cemaat de “amin”der. Bu namaz, camilerde kılınacağı gibi sahrada da kılınabilir. Ebû Hanife, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel’e göre, küsûf namazında hutbe okunmaz. İmam Şâfiî’ye göre, hutbe okunması müstehaptır.

Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim bir buçuk yaşında iken vefat etti. Onun vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. İnsanlar, masum çocuğun vefatından dolayı güneşin tutulduğunu zannetmişlerdi. Hz. Peygamber, insanların bu şekildeki yanlış kanaatlerini değiştirmek için şöyle bir konuşma yapmıştır: “Güneş ve ay, Allah’ın varlığını gösteren ayetlerdir. Hiç bir kimsenin ne ölmesinden ne de hayat bulmasından dolayı tutulmazlar. Böyle bir tutulma durumu gördüğünüz zaman, ay ve güneş tutulması sona erinceye kadar namaz kılın ve Allah’a dua edin.” (Buhârî, “Küsûf”, 1).

Ay tutulduğu zaman (husûf) Müslümanların evlerinde tek başlarına iki veya dört rek’at namaz kılması menduptur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre, bu namaz cemaatle kılınır. Kandil Gecelerinde Namaz Eskiden gerek mevlid-i nebî münasetiyle ve gerekse regâib, berât, mirâc gecelerinde minarelerin kandillerle donatılmasından dolayı, halk arasında bu gecelerin “kandil geceleri” şeklinde isimlendirilmesi yaygınlık kazanmıştır. Kandil gecelerine mahsus bir namaz bulunmamakla birlikte Müslümanlar bu geceleri evlerinde veya camilere giderek namazlarını cemaatle kılmakla, va’z dinlemekle, münferiden kazâ veya nâfile namazları kılmakla, Kur’ân okumakla, dua ve istiğfarda bulunmakla, Allah’ı anmakla, fakirlere yardım etmekle, yakınlarının ve din kardeşlerinin gönlünü almakla veya bunlara benzer ibadetlerle güzelce değerlendirebilirler.

NAMAZIN HASTALIK, YOLCULUK VE KORKU HALLERİNDE KILINIŞI

İnsanın yaratılış amacı Allah’a kulluktur; namaz Allah’a kulluğun benzeri bulunmaz bir aracıdır ve dinin de direğidir. Normal hallerde müminler, farz vacip ve sünnetlerine riayet ederek namazlarını eksiksiz ve devamlı kılacaklardır. Bilinci yerinde olan her mümin, hastalık, yolculuk, savaş hallerinde bile, namazı terk etmeyecek imkânların elverdiği ölçüde –bazı rükünları eksilterek de olsa- bu görevi yerine getirecektir. Bu bölümde, hastalık, yolculuk ve savaşı da içine alan korkulu/tehlikeli hallerde, fertlere namazlarını edâ ederken tanınan kolaylık ve ruhsatlardan bahsedilecektir.

Namazın Hastalık Halinde Kılınışı

Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın her şahsa, ancak gücünün yettiği kadar sorumluluk yüklediği (el-Bakara 2/286), dinde güçlük bulunmadığı (el-Hâc 22/78), hastalara her konuda kolaylıkların getirildiği (en-Nûr 24/61) ve ibadetin ayakta, oturarak ve yan üzere yatarak yapılabileceği (Âl-i İmrân 3/191) beyan edilmiştir. Hz. Peygamber de bedensel hastalığı bulunan bir kişiye: “Ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yan yatarak kıl. Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Zira Allah kimseye gücünün üstünde bir şeyi yüklememiştir” (bk. Buhârî, “Taksîr”, 19; Ebû Dâvûd, Salât,175) buyurarak hastaların güçlerinin yeteceği şekilde namaz kılabileceklerini açıklamıştır. Fıkıh bilginleri de, İslâm’ın kolaylık ilkesinden hareket ederek, ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması hastalığının uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan bir hastanın, oturarak namazını kılabileceğini; oturmaya da gücü yetmeyenin, yanı üzerine veya arkası üstüne yatarak îmâ ile namazını kılabileceğini ifade etmişlerdir.“Îmâ”, namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı öne doğru eğmektir. Bu ayakta yapılabileceği gibi, oturarak, yanı veya sırtüstü yatarak da yapılabilir.

Bir hasta, bir yere dayanarak namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz. Yine meselâ namazı bir süre ayakta kılabilecek gücü bulunan bir hasta, o kadar ayakta durur, bir miktar kıraatta bulunur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta iftitâh tekbirini ayakta alabilen bir hasta, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar. Oturarak namaz kılan kişi, rükû için başı ile eğilir ve secdeleri tam yapar. Ancak, böyle bir hasta, bedensel bir özrü bulunduğu veya hastalığı ağır olduğu için secdeye kapanamazsa, o takdirde rükû ve secdeleri îmâ ile yerine getirir. Oturarak namaz kılmaktan da aciz olan bir hasta, yüzü kıbleye gelecek şekilde sırtüstü veya yan yatarak îmâ ile namazını kılar.

Ebû Hanîfe’ye göre, bir hasta başı ile îmâ yapmaya gücü yetmezse, gözü veya kalbi veyahut kaşları ile îmâ edemez; namazını erteler, iyileşince kazâ eder. Ebû Yusuf’a göre bu durumda kalbi ile îmâda bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile îmâda bulunur. Bir grup fıkıh bilgini ise, îmâ ile namaz kılmaya dahi gücü yetmeyen bir hastanın aczi, bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu hastanın -aklı başında olsa bile- bu süreye ait namazlarının tamamen düşeceğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîler’e göre bir gün ve bir geceden daha az süre baygın kalan kişi, bü süreye ait namazları kazâ eder. Bir gün ve bir geceden daha uzun süre baygın kalan kişinin ise, bu süredeki namazları düşer. Şâfiîlere ve Mâlikîler’e göre bu durum bir namaz vakti ile sınırlıdır. Hanbelîler’e göre ise baygınlık hali uzun da sürse bu halde kılınmayan namazlar kazâ edilir.

Namazın Yolculukta Kılınması Sefer (Yolculuk) Kavramı

Arapça’da “sefer” ve “müsâferet”, bir yerden başka bir yere gitmek, yolculuk etmek, yolculuk gibi anlamlara gelir. Bir yerden başka bir yere giden kimseye de “müsâfir” (yolcu) adı verilir. Fıkıh terimi olarak ise, sefer: “Oturulan yerden kalkıp belli bir mesafeye gitmek veya özellikle ibadetler bakımından bazı hükümlerin değişmesine sebep olacak kadar uzak bir yere gitmek” şeklinde tanımlanır. Bu şekilde tanımlanan seferin karşıtı “ikâmet” ve “hazar”, müsâfirin (yolcu) karşıtı ise mukîm ve hazarîdir. Hanefilere göre yolculuk hükümleri, en az orta yürüyüşle üç günlük bir mesafeye gidecek yolcular için sabit ve cari olur. “Orta yürüyüş”, karada, yaya yürüyüşü ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Çok yavaş giden kağnı arabası ile çok hızlı giden at’ın yürüyüşüne itibar edilmez. Denizlerde ise, bu mesafe yelkenli gemilerin mutedil bir havada üç günde katettiği mesafedir.

Yolculukta gece gündüz yola aralıksız devam edilemez, yolculuk gündüzleri yapılır, geceleri ise istirahat vakti kabul edilir. Gündüzleri de yola aralıksız devam edilemez, istirahate de ihtiyaç vardır. Son dönem Hanefî fıkıh bilginleri, bir günde yapılacak yolculuk süresini ortalama altı saat (üç günde toplam on sekiz saat) olarak belirlemişlerdir. Buna göre, on sekiz saatlik bir süre yolculuk yapan kimse, dinen “yolcu” sayılır ve yolculuk  ruhsatlarından istifade edebilir. Sefer süresinin hesaplanmasında, sadece gidiş veya dönüş süresi dikkate alınır. Bu sebeple gidiş ve dönüş süreleri birleştirilerek amel edilemez.

Hanefî fıkıh bilginlerinden bir kısmı, bir yolcunun orta yürüyüşle üç günde (ortalama on sekiz saatte) kat edebileceği mesafe’yi -yolun düz veya engebeli olma durumuna göre- on beş, on sekiz ve yirmi bir fersah olarak takdir etmişler ve bir kimsenin bu kadar fersahlık bir mesafeyi pek kısa bir zamanda katetmiş olsa bile, o kimsenin dinen yolcu sayılıp seferilik hükümlerinden yararlanabileceğini ileri sürmüşlerdir.

Bir fersah, günümüz ölçüleriyle 5544 metredir. Günümüzde ise, sabahtan öğlene kadar geçen altı saatlik yolculuk süresinde orta yürüyüşle katedilebilecek mesafenin kilometre olarak karşılığı şöyle tesbit edilmiştir: Bir saatte ortalama beş kilometrelik bir mesafe katedilebildiği dikkate alınacak olursa, on sekiz saatte 90 kilometrelik yol katedilmiş olur.

Yolcu Namazı

Hanefî mezhebine göre, yolculuklarda dört rek’atlı farz namazların kısaltılıp ikişer rek’at olarak kılınması vaciptir; yolcunun namazlarını bilerek iki rek’attan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rek’at kılıp da teşehhütte bulunduktan yani tahiyyatı okuduktan sonra kalkıp iki rek’at daha kılacak olsa farzı edâ etmiş, son iki rek‘at da nâfile olmuş olur. Ancak vacip olan kısaltmayı terketmiş ve namaz selamını geciktirmiş olmasından dolayı, kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat o kişi, birinci teşehhüdü terketse veya ilk iki rek’atta kıraatte bulunmamış olsa yani Fâtiha ve sûre/ayet okumamış olsa, farzı edâ etmiş olmaz. Namazını unutarak tam kılan yolcunun ise, namaz selamını geciktirmiş olmasından dolayı sehiv secdesi yapması gerekir. Mâlikîlere göre, namazları kısaltmak sünnet-i müekkededir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise yolcu namazları kısaltıp kısıltmamakta muhayyerdir; dilerse tam kılar, dilerse kısaltır.

Yolcular, farz namazları cemaat halinde de ikişer rek‘at olarak kılarlar. Mukîm olan kişi yolcuya, yolcu da mukîme uyabilir. Ancak yolcu olan kişi, yolcu olmayan imama uyarsa, imam ile birlikte dört rek‘at namazı tam kılar. Şayet yolcu olmayan, yolcu olana uyarsa, imam iki rek’atta selam verdikten sonra yolcu olmayan, ayağa kalkıp iki rek‘at daha kılarak dört rek‘atı tamamlar. Böyle bir durumda imamın, kendisinin yolcu olduğunu ve cemaatin de dörde tamamlaması gerektiğini namazdan önce hatırlatması müstehaptır.

Zira Peygamberimiz, Mekke’de namaz kıldırdığında: “Ey Mekkeliler! Namazları tam kılınız, çünkü biz seferiyiz” buyurmuştur. Tercih edilen görüşe göre, “lâhik” olduğu kabul edilerek bu iki rek rek‘atta Fâtiha ve sûre/ayet okumaz. Kıraat miktarı durup rükû’ ve sücûd yapar. Hanefi ve Mâlikîlere göre, müsafir, yolculuğu esnasında kazâya kalan namazlarını yolculuktan sonra ikişer rek‘at, ikamet halinde kazâya kalan namazlarını da yolculuk esnasında tam kılar. Yolcu, cuma ve bayram namazlarını kılmakla mükellef değildir.

Bunları dilerse kılar, dilerse kılmaz. Kendisine farz olmadığı halde cumayı kılan bu kimsenin namazı, o günkü öğle namazı yerine geçer. Kendisine cuma namazı farz olan kimsenin, zeval vaktinden sonra her hangi bir mazereti olmaksızın cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkması mekruhtur. Seferde sünnet namazlar vakit geniş ve imkân olduğu takdirde olduğu gibi kısaltılmadan kılınır Ancak, darlık ve güçlük olduğu takdirde sünnetler terk edilir.

Fıkıhta kişinin bulunduğu yer yolculuk hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması bakımından vatan (ikamet yeri) kavramı esas alınarak üçe ayrılmıştır:

Vatan-ı aslî, vatan-ı ikamet ve vatan-ı süknâ. Yolcunun doğup büyüdüğü veya evlenip yerleştiği yere yani vatan-ı aslîye döndüğünde yolculuk hali sona erer. Bir yerde on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet eden kimse için ikamet hükümleri geçerli olur ve bu niyetle kalınan yere vatan-ı ikamet adı verilir. Buna karşılık bir yolcunun on beş günden az kalmayı planladığı yerde seferilik hükümleri devam eder; bu yere vatan-ı süknâ denir.

Namazın Korku Halinde Kılınışı

Kaynaklarda salâtü’l-havf olarak geçen korku namazı; korku ve tehlike halinde Müslüman askerlerin, nöbet ve savaş halinin gereği olan önlemleri almayı ihmal etmeksizin iki gruba ayrılarak askerî birliği sevk ve idare eden başkomutanın veya ona vekâlet eden imamın arkasında sırayla saf tutarak farz namazın bir kısmını imamın arkasında, diğer kısmını da kendi başlarına kılmalarını ifade eder.

Hanefilerden Ebû Yusuf ve Şâfiîlerden Müzenî’nin dışındaki fıkıh bilginlerine göre, korku namazının hükmü kıyamete kadar geçerlidir. Bu iki fıkıh bilginine göre ise, bu namaz sadece Peygamber dönemine ait idi ve dolayısıyla Peygamberimizin vefatından sonra bu namazın hükmü kalmamıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bir ayette korku namazına işaret edilmiş (el-Bakara 2/239), diğer bir ayette ise korku namazının cemaatle ne zaman ve nasıl edâ edileceği özlü bir biçimde belirtilmiş (en- Nisâ 4/101-104) ve ayrıntılar Sünnet’e bırakılmıştır.

Peygamber Efendimiz, “Zâtu’r-rikâ”, “Batnu nahl”, “Usfân”, “Zîkared” gazvelerinde korku namazını kıldırmıştır. Daha sonraları, sahabîler de yaptıkları şavaşlarda korku namazını kılmışlardır. Korku namazının cemaatle kılınış şekli şöyledir: Cephede savaş hazırlıkları devam ederken veya savaş esnasında fiilî çatışmalara ara verildiği zaman aralıklarında, düşmanın her an için ani baskınına uğrama gibi muhtemel bir tehlike öngörülüyorsa, vakit namazını kılmak üzere cephede bulunan Müslüman askerler iki bölüğe ayrılarak, bir bölük, cephede nöbet tutar ve diğer bölük de gelip imama uyar; iki rek’atlı bir namazın ilk rek’atını, üç veya dört rek’atlı bir namazın ise ilk iki rek’atını bu ilk bölük imam ile birlikte kılar, ikinci secdeden veya birinci oturuşta teşehhüdden sonra safı terkedip cepheye gider, nöbetteki diğer bölük gelerek imama uyar, onun ile birlikte geri kalan rek’atları kılar ve tekrar cepheye gider. İmam kendi başına selam verir ve namazdan çıkar. Birinci bölük döner gelir, “lâhik” oldukları için namazlarını kıraatsız olarak tamamlayıp selam verir ve yine cepheye giderler.

Sonra ikinci bölük gelir, “mesbûk” oldukları için namazlarını ferdî kıraatla tamamlayıp tekrar cepheye dönerler. Bununla birlikte bu iki bölük nöbet tuttukları yerde de kalan rek’atları ikmâl ederek namazlarını tamamlayabilirler. Burada işaret edilmelidir ki, askerlerin seferî olmaları halinde dört rek’atlı farz namazlar ikişer rek’at olarak kılınır.

Bu halde kılınan namazın geçerli olabilmesi için, imama uyan bölüklerin cepheye gidip gelirken fiilen çarpışma halinde olmamaları, bulundukları cephe ve mevzilerini değiştirmemeleri, cepheye gidip gelirken bir araca binmemeleri kısaca namazla bağdaşmayacak bir harekette bulunmamaları gerekir. Aksi halde namazları bozulur ve yeniden kılmaları gerekir. Bununla birlikte, her bir bölüğün başka bir imamın arkasında normal zamanlardaki gibi namazlarını cemaatle kılmaları, cemaatle nöbetleşe kıldıkları bu namaz biçiminden daha faziletlidir.

Burada belirtilmelidir ki, savaş meydanlarında namazı cemaatle kılmak, farz değil, sünnettir. Bu gibi hallerde namaz tek başına da kılınabilir. Ancak bu kişi cemaat sevabından mahrum olacaktır. Fıkıh bilginleri, fiilen çarpışma devam ederken namaz kılınıp kılınamayacağını tartışmışlardır. Hanefîlere göre, fiilen çarpışma içinde olan bir kişinin tek başına kıldığı namaz geçersizdir. Ancak çarpışmaya ara veren veya durumu müsait olan bir kişi, imkânların elverdiği ölçüde namazlarını tek başına ayakta veya binek üzerinde kıbleye dönerek ve îmâ ile kılar, kıbleye dönmesi de mümkün değilse, istediği tarafa doğru yönelip namazını kılar. Bu şekilde de namaz kılması mümkün olmazsa, namazını erteler ve daha sonra kazâ eder. Nitekim Hz. Peygamber ve askerleri, Hendek savaşında fiilen çarpışma devam ettiği için üst üste dört vakit namazını kılamamış ve daha sonra bunları kazâ etmiştir. Bir grup fıkıh bilginine göre ise, cephede de olsa namaz terk edilip ertelenemez, imkânlar hangi şekilde kılmaya izin veriyorsa o şekilde ve vaktinde kılınır.

SECDELER

Secde Allah’a saygı ve O’nu yüceltmenin en ileri ifadesidir; kulun Rabbına en fazla yaklaştığı haldir. Cenaze namazının dışındaki bütün namazların her bir rek‘atında iki defa yapılan secdelere “namaz secdesi” denir. Bu secde, namazın bir rüknünü (farzını) teşkil eder. Namazlarda yanılmalar yoluyla meydana gelen bazı eksikliklerin telâfi edilmesi için namazın sonunda yapılan secdelere “sehiv secdesi”, Kur’ân-ı Kerim’de secde ayetlerinin okunması veya işitilmesi sebebiyle yapılan secdeye “tilâvet secdesi” ve Allah’a şükür için yapılan secdeye de “şükür secdesi” denir. Namaz secdesi hakkında önceden bilgi verildiği için burada yalnız sehiv, tilâvet ve şükür secdeleriyle ilgili bilgi verilecektir.

Sehiv Secdesi

Tanımı ve Hükmü

Sehiv secdesi, yanılarak (sehven) farzın te’hîr’inden (geciktirilmesiden) veya vacibin terk ve te’hîr edilmesinden dolayı namazda meydana gelen eksiklikleri telâfi etmek ve namazı tamamlamak için namazın sonunda yapılan secdeleri ifade eder. Mümin bir kişi, farz, vacip ve sünnetlerine riayet ederek ve huşû içinde yani gönlünü Allah’a vererek, namazını mükemmel bir şekilde kılmaya gayret eder. Ancak namaz kılan kişi, bazan dalgınlıkla, unutarak veya yanılarak gizli okunacak yerde açıktan okur, açıktan okunacak yerde gizli okur, oturulacak yerde ayağa kalkar, ayağa kalkılacak yerde oturur, okunacak yerde okumaz, okunmayacak yerde okur ve bunlara benzer davranışlarda bulunabilir veya kaç rek’at kıldığında şüpheye düşmüş olabilir. Hz. Peygamber: “Sizden biri namazında şüpheye düşerse, doğrusunu içinden araştırsın ve namazını kanaatine göre tamamlasın, sonra selam versin ve sehiv secdesi (yani yanıldığı için iki secde) yapsın yapsın” (Buhârî, “Salât”, 31) buyurmuştur.

Böylece Peygamber Efendimiz bu ve buna benzer hadisleriyle sehiv secdelerinin namazın eksikliklerini telâfi edip onu mükemmel hale getiren, namaz kılan kişinin namazını tam kılıp kılmadığıyla, kabul edilip edilmediğiyle ilgili tereddüdlerini ortadan kaldırıp onu manen rahatlatan bir görev îfâ ettiğini belirtmiş olmaktadır. Herhangi bir namazda bir farzın kasden (bilerek) veya sehven (yanılarak) terk edilmesi, o namazın iade edilmesini yani yeniden kılınmasını gerektirir. Çünkü bir farz eksikliği telâfi etmek için sehiv secdesi yeterli olmaz.

Bir vacibin kasden yani bilerek terk edilmesi ise, kötü bir iş ve davranış olup, bundan dolayı sehiv secdesi gerekmezse de, vakit müsaitse böyle bir namazın yeniden kılınması daha uygundur. Ancak böyle eksik bir namazı yeni baştan kılmayan kimsenin namaz borcu düşer, ancak sevapta noksanlık söz konusu olabilir. Bir sünnetin kasden veya yanılarak terk edilmesi ise, bir kusur olmakla birlikte, bunlar için sehiv secdesi yapmak gerekmez. Sehiv secdesi sadece bir vacibin sehven (yanılarak) terk edilmesi veya bir farzın geciktirilmesi halinde yapılır ve yapılacak bu secde ile namazda meydana gelen eksiklikler telâfi edilmiş olur.

Sehiv secdesi, imama ve tek başına kılana vaciptir. Bir namazda bir veya birden fazla vacibin sehven terk edilmesinden dolayı, sadece bir sehiv secdesi yeterlidir. Kendisine sehiv secdesi vacip olup onu yerine getirmeyen bir kişinin namaz borcu düşer. Ancak kendisine namazının eksikliklerini giderme fırsatı tanınan bu kişi, bu fırsattan yararlanıp namazının eksikliklerini gidermediği, onu eksik hali üzere bırakıp vacipleri tamamlamadığı için günahkâr olmuş olur. Ancak, sehiv secdesini yapmayı unutan bir kişinin namazı ise sahihtir, fakat sevabı kısmen noksandır. Sehiv secdesi, vakit namazı kılmaya elverişli olduğu zaman ve durumlarda vaciptir.

Mesela, sabah namazını kılıp selam verdikten sonra güneş doğsa, bu kişiden sehiv secdesi düşer. İmama uyan kişi, namazda yanılsa bile onun üzerine sehiv secdesi vacib olmaz. Cuma ve bayram namazlarında kalabalık bir cemaat varsa, cemaat arasında karışıklığa yol açmamak için imamın sehiv secdelerini terk etmesi uygun görülmüştür.

Sehiv Secdesinin Yeri ve Yapılış Biçimi

Sehiv secdesi namazın son oturuşunda (ka‘de-i ahîre) yapılır. Tek başına kılan kişi tahiyyat, salli-bârik dualarını okuyup sağ ve sol taraflara selam verdikten sonra, imam ise –cemaatin karışıklığa uğrayıp dağılmasına yol açmamak için- tahiyyatı okuyup sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdesini yapar. Sehiv secdesi şöyle yapılır: Namazın son oturuşunda (ka‘de-i ahîre) selam verilir, daha sonra “Allahu ekber” denilerek secdeye varılıp üç defa “Sübhâna Rabbiye’l-a’lâ” okunur, sonra “Allahu ekber” denilerek secdeden doğrulup oturulur, bir tesbih miktarı oturuşdan (celse) sonra yeniden “Allahu ekber” diye ikinci secdeye varılır, yine üç defa “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” okunduktan sonra “Allahu ekber” denilerek doğrulup oturulur. Tahiyyât, salli-bârik ve rabbenâ âtinâ duaları okunduktan sonra önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa selam verilir. Selam verdikten sonra namazda yanıldığını hatırlayan bir kimse, yüzünü kıbleden çevirmemiş ve konuşmamış ise yine sehiv secdesi yapabilir.

Tilâvet Secdesi

“Tilâvet” sözlükte okuma anlamına gelir. Fıkıhta, secde ayetlerinin okunmasından dolayı yapılan secdeye “tilâvet secdesi” denir. Kur’ân-ı Kerim’de ondört secde ayeti vardır ve şunlardır: el-A’râf 7/206; er-Ra’d 13/15; en-Nahl 16/50; el-İsrâ 17/109; Meryem 19/25; el-Hâc 22/18; el- Furkân 25/60; en-Neml 27/25; es-Secde 32/15; Sâd 38/24; el-Fussilet 41/37; en-Necm 53/62; el-İnşikâk 84/20; el-‘Alak 96/19. Secde ayetini okuyan ve onu işiten herkes için tilâvet secdesini yapmak vaciptir. Çünkü secde ayetleri üç kısımdır. Bunlardan bir kısmı, açıkça secde edilmesini emretmektedir.

Diğer bir kısmı, kâfir ve müşriklerin secde etmekten yüz çevirdiklerini içermektedir. Diğer bir kısmı ise, peygamberlerin secde emrine uyup secde ettiklerini anlatmaktadır. Bunlardan her birisi ise, yani gerek emre uymak, gerek peygamberlere tabi olmak ve gerekse kâfirlere muhalefet etmek vaciptir. Arapça aslından veya tercümesinden secde ayetini okuyan veya okuyandan veyahut radyo, televizyon, bilgisayar gibi bir aletten işiten kişi, namaz kılmakla mükellef ise veya o esnada durumu elveriyorsa, bu secdeyi yapması gerekir. Bu sebeple, hayız ve nifas halinde olan bir kadının, ne okumak ne de işitmekten dolayı, tilâvet secdesi yapması gerekmez. Yine, mesalâ namaz kılarken dışardan secde ayetinin okunduğunu işitecek olsa, o kişinin tilâvet secdesinde bulunması gerekmez.

Secde ayeti okunur okunmaz, işitilir işitilmez, hemen secde edilmesi gerekmez. Ancak zaruret bulunmadıkça geciktirilmesi mekruhtur. Bir kimsenin secde ayetini okuduktan veya işittikten sonra hemen secde etmesi mümkün değil ise, “Semi‘nâ ve ata’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” (el-Bakara 2/285) (: İşittik ve iteat ettik. Ey Rabbimiz! Bizi bağışlamını bekliyoruz. Dönüş ancak sanadır) ayetini söylemesi müstehabtır.

Bir secde ayetinin, bir mecliste (meselâ bir mescitte, bir odada) tekrar okunmasından ve işitilmesinden dolayı, bir defa secde edilmesi yeterlidir. Bu, özellikle Kur’ân öğreticileri ve öğrencileri için bir kolaylıktır. Bir mecliste secde ayetini işitenler, okuyan kişinin imamlığında tilâvet secdesini yapabilecekleri gibi, her biri tek başına da secde edebilir. Secde ayetinin namazda okunması halinde, eğer bundan sonra üç ayetten fazla okunmazsa, yapılacak rükû ve secde ile tilâvet secdesi de yerine getirilmiş olur.

Ancak üç ayetten fazla okunacaksa, namazın rükû ve secdesiyle bu secde îfâ edilmiş olamaz, bu secde ayetinden dolayı ayrıca bir secde edilmesi gerekir. İmamın cuma ve bayram namazlarında, öğle, ikindi gibi gizli okunan namazlarda secde ayetini okuması mekruhtur. Çünkü cemaatin şaşırmasına sebep olabilir. Ancak secde ayeti, kıraatin sonuna rastlarsa, bu takdirde namazın secdeleriyle tilâvet secdesi birlikte edâ edileceğinden dolayı, sakınca ortadan kalkar. Tilâvet secdesini yapacak kimsenin, abdestli, avret yerleri örtülü ve kıbleye yönelmiş olması şarttır. Tilâvet secdesi şöyle yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle ve fakat eller kaldırılmaksızın “Allahu ekber” denilerek secdeye varılır, secdede üç defa “Sübhâne rabbiye’l-a’lâ” denilir. Daha sonra “Allahu ekber” denilerek secdeden kalkılır ve ayağa kalkarken “Ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” ayeti dua niyetiyle okunur.

Şükür Secdesi

Allah’a şükürden dolayı yapılan secdeye “şükür secdesi” denir. Bir kişinin, bir nimete nail olmasından veya bir üzüntü, musibet ve sıkıntıdan kurtulmasından dolayı, kıbleye yönelerek ve tekbir alarak şükretmek maksadıyla yere kapanıp secde etmesi müstehaptır. Şükür secdesinin şartları ile yapılış biçimi, tilâvet secdesi gibidir. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz, kendisine sevindirici bir haber verildiğinde hemen secdeye kapanırdı. Yine rivayetlere göre, sahabiler de sevindirici haberler karşında şükür secdesinde bulunurlardı.

Her hangi bir nimete nâil olmadan veya bir musibete uğramadan şükür secdesinde bulunmak mekruh olmamakla birlikte müstehap da değildir. Hatta namazların sonunda şükür secdesi yapılması mekruhtur. Çünkü işin mahiyetini bilmeyenler bunun namazın vacip veya sünnet bir parçası olduğunu zannedebilir. Bu gibi inanışlara yol açabilen her çeşit mubah iş ise mekruhtur.

CENAZE NAMAZI

İnsan, yaratılmışlar içindeki en şerefli varlıktır (el-İsrâ 17/70). İnsanın dirisi kadar ölüsü de saygındır, dokunulmazdır. Ölen bir Müslümanı yıkamak, kefenlemek, üzerine namaz kılıp bir kabre defnetmek Müslümanlar için bir farz-ı kifâyedir.

Cenazenin Yıkanması ve Kefenlenmesi

Cenazenin bir an önce yıkanıp, kefenlenip namazı kılınarak kabrine konulması müstehaptır. Müslüman bir ölünün yıkanabilmesi için vücudunun yarıdan fazlasının bulunması gerekir. Savaş şehitleri yıkanmaz, kanlı elbiseleriyle defnedilir. Ebû Hanîfe’ye göre, ölü doğan çocuk organları belirgin ise yıkanır, bir beze sarılır, ancak namazı kılınmaz, organları belirgin değilse yıkanması da gerekmez, bir beze sarılarak defnedilir. Kural olarak erkeği erkek, kadını da kadın yıkar (ğasleder). Yıkayıcı (ğâsil) yoksa erkeği karısı yıkayabilir, ancak Hanefîlere göre koca karısını yıkayamaz. Bu takdirde kocası teyemmüm ettirir.

Yine, yolculuk esnasında erkekler arasında bulanan bir kadın ölünce, kadın yıkayıcı bulunmaz ve kocası da bulunmazsa bir başka erkek eline bez sararak veya eldiven takarak gözlerini kapatarak kadına teyemmüm ettirir. Yine kadınlar arasında vefat eden bir erkeği yıkayacak erkek bir kimse bulunmazsa, bir kadın eline bir bez sararak veya eldiven ile erkeğe teyemmüm ettirir. Su bulunmadığı takdirde de teyemmüm ile yetinilir.

Henüz temyiz çağına ulaşmamış kız çocuğu bir erkek, erkek çocuğu da bir kadın yıkayabilir. Cenazeyi yıkamak dinî bir görev olduğu için bunun ücretsiz yapılmalısı daha uygundur. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre, cenaze yıkayan kişinin yıkama işini bitirdikten sonra boy abdesti (gusül) alması müstehaptır.

Kefen ölünün bir çeşit elbisesi demektir. Ölünün elbisesi, üç parça bezden ibarettir. Birinci parça bez (kamîs: gömlek)’in uzunluğu, boyundan ayaklara kadar olur. İkinci parça bez ( izâr: don ve etek)’in uzunluğu ise, baştan ayağa kadar olur. Üçüncü parça bez (lifâfe: sargı), baş ve ayak taraflarından düğümleneceğinden ikinci parçadan biraz daha uzun olur. Kadınların kefeni, bu üç parçaya ilave olarak ayrı bir başörtüsü ve bir de göğüs örtüsü olmak üzere beş parça bezdir. Burada işaret edilmelidir ki, kefenlik bez bulmakta güçlük çekiliyorsa, iki parça bezle (izâr ve lifâfe) yetinilir. Bu durumda kadınlara bu iki parça beze ayrı bir başörtüsü ilave edilir.

Çok zarurî yokluk durumlarında ise, erkek olsun kadın olsun cenaze bir parça kefen bezi ile sarılır. Henüz bülûğ çağına ulaşmamış çocukların kefenleri, bir veya iki parça olabilir. Ancak büyükler gibi üç parça olması daha iyidir. Kefen olarak kullanılacak bezin beyaz olması tercih edilir.

Bu bez ne çok üstün vasıflı ve ne de çok zayıf ve alelâde bir bez olmalıdır. Kefenlik bezin vasıfları, ölünün hayatta iken giydiği elbisenin niteliğine uygun olmalıdır. Savaş şehitleri kefenlenmez, kefen olmaya elverişli olmayan elbiseleri çıkarılıp, geri kalan kanlı elbiseleriyle defnedilir. Ancak na’şı örtmede bu elbiselerin yetersizliği varsa tamamlanır; na’şın elbisesiz ve çıplak olması halinde ise, cesedi tamamen örtecek şekilde kefenlenir.

Cenaze Namazının Hükmü ve Kılınışı

Cenaze namazı, ölü için dua ve istiğfardan ibaret farz-ı kifâye bir namazdır; ölünün günah ve kusurlarının affolunmasını Allah’tan istemektir. Cenaze namazını, Müslüman, âkil ve bâliğ olup ölüm haberi kendisine ulaşan kişiler kılmakla yükümlüdürler. Bu gibi vasıfları taşıyan kişilerin bir kısmı bu görevi yerine getirmesiyle, diğerlerinin sorumluluğu düşer, hiç kimse yerine getirmezse yükümlülük kapsamındaki herkes günahkâr olur. Ancak cenaze namazı için cemaat şart değildir. Cenaze namazını bir kişi, hatta bir kadın bile tek başına kılsa, yeterlidir. Bununla birlikte cenaze namazının cemaatle kılınması daha faziletlidir.

Vücudunun tamamı veya yarısından fazlası olan yahut başı ile vücudunun yarısı olan bir Müslüman ölünün namazı kılınır. Hanefî ve Mâlikîlere göre, cenaze namazının kılınabilmesi için, ölünün cemaatin önünde hazır ve mevut olması gerekir, gıyabî cenaze namazı kılınamaz. Fakat Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre, gıyabî cenaze namazı kılınabilir. Diri olarak doğduğu bilinen çocuğun yıkanıp cenazesi kılınır. Ölü doğan çocuğu ise, namazı kılınmaz, adı konulur, yıkanır ve bir beze sarılarak defnedilir. Ölen gebe bir kadının karnındaki çocuğun diri olduğuna uzman kişiler karar verirse, ameliyat edilerek çocuk kurtarılır. İntihar etmek büyük bir günâh olmakla birlikte, cinnet getirdiği varsayımından hareket edilerek intihar edenin namazı kılınır.

Cenaze namazının, güneş doğarken, zevalde iken ve batarken kılınması mekruhtur. Mekruh olan bu üç vaktin dışında her zaman kılınabilir. Cenaze namazının rükünleri (farzları) dört tekbir ve kıyam (ayakta durmak)’dır. Kur’ân okumak (kıraat), rükû’, secde ve teşehhüd yoktur. Cenaze namazında, “sübhâneke”, “salli-bârik” ile ölü ve dirilere özellikle de ölen kişiye “dua” okumak sünnet, selam vermek ise, vaciptir. Cenaze namazı şöyle kılınır: İmam, ölünün göğsü hizasında durur.

Cemaat de kıbleye dönerek sayıları az da olsa en az üç saf halinde dururlar. Kadınlar cenaze namazına katılacaklarsa, erkeklerin arkasında saf bağlarlar. İmam, “Allah rızası için hazır olan (şu erkek/kadın/çocuk) cenaze namazını kılmaya niyet ettim” diye kalbinden geçirerek veya bunu dili ile söyleyerek niyet eder.Cemaat de imam gibi niyet eder ve ayrıca “uydum hazır olan imam” der. İmam açıktan, cemaat gizli olarak “Allahu ekber” diyerek tekbir alır; tekbir alırken eller kulak hizasına kadar kaldırılır ve eller indirilerek göbek altında bağlanır. (Kadınlar ise ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp, göğüsleri üzerinde bağlarlar). Ancak bundan sonraki tekbirlerde eller kaldırılmaz.

İmam ve cemaat gizlice “Sübhaneke” duasını okur. Yine imam açıktan ve cemaat gizlice “Allahu ekber” diyerek ikinci bir tekbir alır. Bu tekbirden sonra imam ve cemaat gizlice “Allahümme salli-bârik” dualarını okur. Yine imam açıktan ve cemaat gizlice “Allahu ekber” diyerek üçüncü bir tekbir alır. Bu tekbirden sonra ölüye ve diğer müminlere dua edilir. Bilenlerin aşağıdaki duayı okuması müstehaptır: “Allahüme’ğfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ. Allahümme men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ala’l-islâm ve men teveffeytehû minnâ fe teveffehû ala’l-îmân” (Allahım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, burada hazır bulunanlarımızı ve bulunmayanlarımızı, erkeklerimizi kadınlarımızı, küçüklerimizi büyüklerimizi (yahut küçük ve büyük günahlarımızı) affet.

Allahım! Yaşayanlarımızı İslâm üzere yaşamaya muvaffak kıl. Ölülerimize de iman üzere ölmek nasip eyle). Bu duayı bilmeyen kimse, “Rabbenâ âtina fî’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr” (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru) ayetini dua niyetiyle okuyabilir. Veya şu duayı okur: “Allahümme’ğfir lî ve li’l-meyyiti ve li sâiri’l-mü’minîne ve’l-mü’minât” (Allahım! Beni, bu ölüyü ve erkek ve kadın tüm Müslümanları af ve mağfiret et). Bu dualar okunduktan sonra, imam açıktan ve cemaat gizli olarak “Allahu ekber” diyerek dördüncü bir tekbir alır.

Bunun ardından önce sağa, sonra sola selam verilir ve böylece cenaze namazı bitmiş olur. Cenaze namazına sonradan yetişen kişi, abdestsiz ise su bulunsa bile, zaman darlığı ve bu namazın kazâsının olmadığı için teyemmüm eder ve gelir derhal tekbir alır, eksik tekbirleri imam selam verdikten sonra tamamlar ve duaları okur, ancak cenaze hemen kabre götürülecekse duaları okumaz. Cenaze sayısı birden fazla ise, her birine ayrı ayrı namaz kılmak tercih edilir. Bununla birlikte hepsine bir namaz da yeterlidir. Hep birlikte kılınırsa, imamın önüne erkek cenaze konur. Şiddetli yağmur gibi bir özür, bir zaruret bulunmadıkça cenazeyi cami içine alıp orada cenaze namazını kılmak mekruhtur.

Cenazenin Taşınması ve Defnedilmesi

Cenazenin taşınıp kabre defnedilmesinde acele etmek müstehaptır. Cenazeyi kabre kadar omuzlarda taşımak büyük bir sevaptır. Ancak, günümüzde özellikle büyük şehirlerde mezarlıklar şehir dışında veya çok uzak yerlerde olduğu için cenazeyi artık yol boyunca omuzlarda taşımak imkânı kalmamıştır. Bu sebeple cenaze arabası kullanmakta dinen bir sakınca yoktur. Kural olarak cenazenin önünden değil arkasından yürünür. Cenaze sükûnet içinde kabre kadar götürülür. Cenazeye katılanlar, gereksiz yere dünya kelamı konuşmaz, sadece ölüm ve ölümden sonraki halleri düşünür ve Allah’ı kalplerinden hatırlarlar. Açıktan Kur’ân okunmaz ve zikir yapılmaz. Cenazeyi gündüz saatlerinde defnetmek müstehaptır.

Cenazeyi kabre birkaç kişi indirir. Uygun olanı mahremlerinin indirmesidir. Zarurî durumlarda bir kabre birden fazla cenaze defnedilebilir. Bu takdirde cenazelerin arasına toprak dökülerek birbirlerinden ayrılırlar. Gemide ölen kimse, kara uzak ve karaya kadar durduğu takdirde bozulup kokacağından korkulursa, yıkanır,kefene sarıldıktan sonra namazı kılınıp denize salınır. Ölüyü, ölümün vuku bulduğu yerdeki kabristanlardan birine defnetmek menduptur. Müslümanlar, Müslüman mezarlığına, gayri müslimler kendi mezarlıklarına defnedilirler.

Yabancı bir ülkedeki Müslümanların kendilerine ait özel bir mezarlık edinmeleri mümkün olmazsa, bunlar zarurete binaen ölülerini gayri müslim mezarlığına defnedebilirler. Müslüman olmayan bir yakını ölüp, bu ölünün yıkama, kefenleme ve defin işlerini yapacak kendisinden başka birisi bulunmayan bir Müslüman, onu yıkar, kefenler ve kabre defneder. Ancak bu hususta İslâmî usûlleri uygulamaz.

Telkîn ve İskât-ı Salât

Defin işi tamamlandıktan sonra, mezarın başında ve etrafında oturularak Kur’ân’dan bölümler okunması konusu tartışmalıdır. Okunabileceği yönünde Hz. Peygamber’den sağlıklı bir bilgi gelmiş değildir. Onun defin sonrasıyla ilgili bilinen sünneti şudur: Bir cenaze gömüldükten sonra hemen ayrılmaz; cenazenin başında bir süre kalır ve etraftakilere şöyle derdi: “Kardeşiniz için Yüce Allah’tan bağışlanma ve sükûnet dileyin. Çünkü o şimdi sorguya çekilmektedir.” (Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 67-69).

Bununla birlikte ülkemizde definden sonra Bakara sûresinin ilk ayetleriyle son iki ayetinin (Âmene’r-Rasûlü), Yâsîn, Tebârake, İhlâs, Muavvizeteyn, Fâtiha sûrelerinin okunması gelenek haline gelmiştir. Herkes dağıldıktan sonra kabrin başında birinin kalıp ve ölünün kendisine sorulacak sorulara nasıl cevap vereceğine dair telkînde bulunup bulunamayacağı konusu da tartışmalıdır.

Araştırmacı âlimlerin genel kanaati bunun bid’at olduğu ve terk edilmesinin daha doğru olacağı yönündedir. Diğer bir tartışma konusu da iskât-ı salâttır. Beş vakit farz namazlar ile vitir namazlarını îmâ ile bile olsa edâ veya kazâ etmeye gücü yettiği halde kılmadan ölen bir kişinin uhdesinde bulunan namazlarının uhrevî (âhiretle ilgili) sorumluluğundan kurtulabilmesi ümidiyle, onun adına fakirlere tasadduk ve bağışta bulunmak suretiyle o kişinin kazâya kalmış namaz borçlarının düşürülmesi işlemine “iskât-ı salât” adı verilmektedir. Namaz bedenî bir ibadet olup onun herhangi bir malî bedeli yoktur.

Bazı fakihler oruçtaki fidye uygulamasına (bk. el-Bakara 2/184) kıyas ederek namazda da aynı uygulamanın olabileceğine işaret etmişleridir. Fakat bilindiği gibi oruçtaki fidye yaşlılık veya diğer sağlık sorunları dolayısıyla orucu tutmaya fiilen güç yetirememe durumunda söz konusudur. Bu durumun namazda geçerli olmayacağı açıktır. Önceki konularda öğrenildiği üzere îmâya dahi gücü yetmeyenlerden bu farz düşmektedir. Dolayısıyla namaz ibadetinin fidyesi yani malî ve parasal karşılığı yoktur. Şu var ki, bir kimsenin kılamadığı namazlar için fakirlere verilmek üzere belirli mal vasiyet etmesi, bir pişmanlık eseridir, bir istiğfar nişanesidir, bunun varisler tarafından bağış olarak yapılması da bir şefkat, bir iyilikseverlik alâmeti/belirtisidir. Böylece Cenâb-ı Hak’dan ölünün affedilmesi ümit edilmektedir. Bu sebeple bazı Hanefî fakihleri bunu güzel bir işlem olarak görmüşlerdir.

Kabir Ziyareti

Ölülerin hakları, dirilerin hakları kadar korunmalıdır. Kabirleri güzelce muhafaza etmek, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, hayatta olanlar için birer görevdir. Kabri çiğnemek, üstünde uyumak, kirletmek, ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kurumuş ot ve ağaçlar kesilebilir. Zaruret hali müstesna, bir kabristan yıkılamaz ve ölüler bir başka yere nakledilemezler. Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip, gömüldükten sonra belirli bir süre üzerinden geçmedikçe, aynı kabire başkası defnedilemez.

Bu noktada belirlenmiş bir süre yoktur. Toprağın yapısı, iklim ve diğer çevre şartlarına göre önceki cenazenin çürüyeceği ve kemiklerinden başka bir parçasının kalmayacağı bir süreyi bilirkişiler takdir ederler. Âhireti hatırlattığı için erkek ve kadına kabir ziyareti menduptur. Hakkında herhangi bir sahih rivayet olmamakla birlikte kabirde Fâtiha ve Yâsin sûrelerini okumak gelenek haline gelmiştir. Okumak niyetiyle kabir üzerine oturmak da bir sakınca yoktur.

ŞEHİTLİK

Allah yolunda öldürülenlere “şehîd” denir. Şehitlik, yüce bir mertebedir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız” (el-Bakara 2/154), “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar…” (Âl-i İmrân 3/169-170) buyrulmuştur. Şehidin üzerindeki kul haklarından başka, bütün kusurları ve günahları Allah tarafından affolunur. Şehitler iki kısımdır:

1. Dünya ve âhiret itibariyle şehid. Bunlar kâmil anlamda şehittirler. Bunlar, savaşta öldürülen yahut eşkiya tarafından öldürülen Müslüman kişilerdir. Şehitler kefenlenmez, palto, ceket, silah, ayakkabı gibi kefen olmaya elverişli olmayan silah ve elbiseleri çıkarılıp, geri kalan kanlı elbiseleriyle defnedilir. Ancak na’şı örtmede bu elbiselerinin yetmezliği varsa tamamlanır; tamamen çıplak olması halinde ise, vücudunu örtecek şekilde kefenlenir. Şehitler, yıkanmaksızın namazları kılınıp kanlı elbiseleriyle olduğu gibi defnedilirler.

2. Âhiret itibariyle şehid. Savaş meydanında yaralandıktan veya eşkıya tarafından vurulduktan sonra yer, içer, konuşur, tedavi görür yahut bir namaz vakti geçer ve ondan sonra ölürse, bu kişi, âhiret itibariyle şehittir ve âhirette de büyük sevaba nail olacaktır. Bu kısım şehitler, yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Ateşte yanan, salgın bir hastalıkta ölen, suda boğulan, doğum esnasında ölen, ilim yolculuğunda ölen, nafakasını temin ederken ölen, deprem, sel baskını gibi doğal afetler esnasında ölen, haksız yere öldürülen ve benzeri hallerde ölen veya öldürülen kimseler de hükmen şehit sayılırlar. Bunlara âhirette sevap verilmekle birlikte dünyada şehitlik işlemi yapılmaz. Bunlar da yıkanır, kefenlenir, namazları kılınır ve defnedilirler.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.