Peygamber İnancı – İslam İnanç Esasları 6.Ünite Özeti

Giriş

Allah Taâlâ, insanlara bildirmek istediği emir ve yasakları peygamberleri vasıtasıyla ulaştırmış ve onlardan da kendisinin seçmiş olduğu peygamberlere iman ve itaat etmelerini istemiştir. Bu bağlamda “Kim resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisâ 4/80) buyrularak peygambere iman ve itaat Allah’a iman ve itaatla özdeşleştirmiştir.

İnananlara da nübüvvetlerini tasdik açısından peygamberler arasında her hangi bir ayırım yapılmaması emredilmiştir (el- Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/84).

PEYGAMBERLİK

Peygamberler güvenilir, doğru, ileri görüşlü, ihlâslı ve seçkin insanlardır (Sâd 38/45-47). Allah insanlar tarafından benimsenip ilâhî görevlerini yerine getirebilmeleri için onlara mucize gösterme imkânı bahşetmiş (Âl-i İmrân 3/50; Yûnus 10/13; İbrâhim 14/5, 9) ancak bunu hiç bir zaman O’nun izni olmadan gerçekleştiremişlerdir (er-Ra’d 13/38). Kur’an mucize dışında peygamberlere manevî destek bahşedildiğini de belirtmektedir (Hûd 11/88; Meryem 19/50).

Peygamberler Allah’ın kendilerini görevlendirdiği ve yardım ettiği birer tebliğci ve uyarıcıdırlar. Tebliğ ettikleri hususları kabule kimseyi zorlamadılar, kendileri de insan oldukları için Allah katında diğer insanlar gibi kulluktan sorumlu idiler (el-A‘râf 7/6-7; el-İsrâ 17/94-95; el-Enbiyâ 21/8).

Peygamberi İfade Eden Terimler

Allah katında yüksek makam sahibi kimse anlamlarına gelen “nebî”, diğeri ise kendisine belli bir görev verilerek bir yere gönderilen elçi mânasına gelen “resûl”dür. Türkçe’de Allah’ın mesajını taşıyan anlamında Farsça peygamber kelimesi de nebî ve resûl terimlerinin yerine kullanılır. Peygamber, dinî bir terim olarak buyruklarını haber vermek üzere Allah’ın insanlardan seçip kendisine vahiy yoluyla kitap verdiği kişi diye tanımlanır..

Kur’an’da ayrıca peygamberler için insanlara hayırlı bir haberi müjdeleyen, haber veren kimse anlamında “beşîr” ve “mübeşşir”; ileride gelecek tehlikeyi önceden sezip haber veren, insanları bundan sakındırıp uyaran manasında sıfat olan “nezîr”; yol gösteren, doğru yola ileten mânasında “hâdî”; Allah’ın kulu anlamında “‘abd” kelimeleri de kullanılmaktadır.

PEYGAMBERLİĞİN İMKÂN VE GEREKLİLİĞİ

Peygamberliğin İmkânı

Bu husus hem Allah Taâlâ’nın zatı hem de vahyin muhatabı bulunan insan açısından ele alınabilir.

Allah Taâlâ Açısından

Allah Taâlâ konuşan ve dileyen (kelâm ve irade sahibi) yüce bir varlıktır.Nübüvvetin imkânsız olduğu ileri sürülürse Allah’ın konuşma sıfatının tecelli ettiğini söylemek imkânsız hâle gelir. İrade sıfatı da nübüvvetin imkânını ortaya koyar. Allah’ın yaratıklarına ilişkin iradesini de onlara nübüvvet aracılığıyla iletmesi mümkündür.

İnsan Açısından

Her insan aynı fizikî ve ruhî özelliklere sahip değildir. Ortak noktaları bulunduğu gibi farklı tarafları da vardır. Kur’ân-ı Kerîm bizi “kör olanla görenin bilgi bakımından eşit tutulamayacağı hususunu” düşünmeye çağırmıştır (el-En’âm 6/50). Ayrıca peygamberlikle görevlendirilen insanların bedenî ve ruhî kabiliyetleri yönünden üstün bir yaratılışa sahip kılındıklarını, diğer insanların ise fizik ötesi âlemle irtibat kuramayacaklarını açıklamış (Hûd 11/28, 88), böylece nübüvvetin aklen mümkün bulunduğuna işaret etmiştir.

Peygamberliğin Gerekliliği

İnsan Fıtratı/Yaratılışı Açısından

Kur’an’da insanın evrende başıboş, kendi haline terk edilmediği (el-Kıyâme 75/36), “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât 51/56) âyetiyle de ona kulluk görevinin yüklendiği belirtir. Bazı âlimler bu âyetin “cinleri ve insanları benden başkasına ibadet etmeleri için yaratmadım” veya “onları başkasına değil, bana ibadet etmelerini emretmek için yarattım” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtmiştir.

Kur’an’da, “Gerçekten insan, pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanıp feryat eder. Bolluk ve nimet geldiğinde ise yoksullara vermeyip cimri davranır” (el-Me’âric 70/19-22) beyanıyla da insanın hırsına işaret edilir. Böylelikle bazı beşerî özellikler ve sosyal şartlar karşısında kişinin değişik tutumlar sergileyebileceği gerçeğine dikkat çekilmek istenmiştir. Bunun da hedefi insanın nübüvvete, peygamberlerin yol göstericiliğine olan fıtrî ihtiyacının temellerini ortaya koymaktır.

İnsanın Hidayeti Açısından

Peygamberlik asıl hedefi “insanlığın hidayetine/Allah’ın rızasına uygun olan doğru yolu bulmasına vesile olmak”tır. Son Peygamber’in tebliğ ettiği Kur’an’ın öncelikle “O, müttakîler için bir yol göstericidir” (el-Bakara 2/2) şeklinde nitelenmesi ilginçtir. Allah Kur’an’da kendilerini de hidâyete ulaştırdığını belirttiği peygamberler hakkında “Her toplumun bir yol göstericisi vardır” (er-Ra’d 13/7), “Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık” (el-Enbiyâ 21/73) buyurmaktadır.

“Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi mânevî kirlerden arındıran, kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik” (el-Bakara 2/151)

İnsanlar Arasındaki İhtilaflar

Rabbimiz söyle dilmekte: “İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki zulüm ve hasetten ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi…” (el-Bakara 2/213) ve oluşan fikir ayrılıklarının, doğruyu/hakkı gösteren kitaplarla gönderilmiş peygamberler tarafından bertaraf edildiği vurgulanmaktadır.

Sonuçta insan Allah’ın varlığını, bazı şeylerin iyi, bazılarının da kötü olduğunu kendi aklı ve düşüncesi ile bulsa da Allah’a nasıl kulluk edileceğini ve dinî hükümlerin tamamını kendi gayretiyle bilemez. Peygamberler Allah’ın iradesini tebliğ ettikleri halde zamanla o konularda da ihtilaflar ortaya çıkmış ve insanlık tekrar tekrar ikaz edilmek durumunda kalmıştır. Üstelik kişinin psikolojik yapısı zaman zaman onu yanlış şeyleri tercih etmeye de sevketmiştir. Dolayısıyla fert ve toplumların düzeltilp geliştirilmesini gaye edinen, aralarında adaletle hükmeden ve onlara “güzel bir örnek” oluşturan peygamberlere olan ihtiyacı kaçınılmazdır.

PEYGAMBERLİĞİN YAPISI

Bu Görev Sadece Allah Tarafından Verilir

İsrailoğullarından “Allah’ın kullarından dilediği kimselere fazl-u kereminden ihsan etmesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiğini (Kur’an’ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü şeydir!” (el-Bakara 2/90) şeklinde bahseden âyette yer alan “Allah’ın fazlının”, “peygamberlik” olduğu, dolayısıyla İsrailoğullarının beklentisinden farklı olarak Allah’ın dilediğini peygamber kılacağı, insanların bu makamı kendi gayretleriyle elde etmelerinin mümkün olmadığı gerçeği vurgulanmıştır.

Her Ümmete Peygamber Gönderilmesi

Peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceğini bildiren âyetler de insanın sorumluluğu ve ilâhî hitap ilişkisi açısından önem arzeden bir diğer noktayı öne çıkarmaktadır. O da insanın kendi psikolojik yetenekleriyle Allah’ın varlığı ve hatta birliği şuuruna ulaşsa da peygamber gelmeden ve onun tebliği sayesinde bilinebilecek hükümler öğretilmeden insanların sorumlu tutulmayacağı gerçeğidir.

Peygamberlerin Sayısı

Peygamberlerin sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün değildir. Çeşitli âyetlerde bazı peygamberlerin isimleri zikredilmekle birlikte bilgimizin dışında kalan bazı peygamberlerin varlığına da işaret edilmiştir (en-Nisâ 4/164; el-Mü’min 40/78). Bazı kaynaklarda müslüman tarihçilerin, nebilerin sayılarının yüzyirmidörtbin, resullerin de üçyüzonüç olduğunda görüş birliğine vardıkları belirtilmiştir.

Peygamberlerin Cinsiyeti

Ebü’l-Hasan el-Eş’arî kadınların nebiliğini kabul etmiş, ancak onlardan resul gönderilmediğini ifade etmiştir. İbn Kesîr ise Allah Taâlâ’nın melek aracılığıyla Meryem (Âl-i İmrân 3/42), Hz. Mûsâ’nın annesi (el-Kasas 28/7) ve İbrâhim’in karısı Sâre’ye (ez-Zâriyât 51/29-30) hitap etmesinin bazıları tarafından onların nebî sayılması için delil kabul edilmişse de söz konusu çağrıların bunları nebî kabul etmeyi gerektirmeyeceğini söylemiştir.

Kur’an’da kendilerine hitap olunduğu için kadınlardan da nebi düşünülebileceği görüşünü benimseyenler, “nebi” kavramını, genel kabul gören tanımından farklı olarak, “tebliğle görevli olmasa da kendisine Allah’ın vahyettiği kimse” şeklinde tanımlamışlar ve onlardan resul gönderilmediğini de belirtmişlerdir.

Peygamber oldukları iddia edilen kadınların nübüvvet kurumunun fonksiyonlarını yerine getirdiklerine dair her hangi bir bilgi de bulunmamaktadır.

Peygamber-Gayb İlişkisi

Gayb, akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen varlık alanı şeklinde tanımlanabilir. Gayb, sadece Allah’ın bilgisi dâhilinde olan ve O bildirmediği sürece herkese kapalı bulunan nesne ve olaylar anlamında mutlak gayb ve yaratıkların yalnızca bir kısmının vâkıf olabildiği şeyler anlamında da göreceli (izafî) gayb olmak üzere ikiye ayrılmakta ve Allah’ın sadece peygamberlere vahiy yoluyla açıkladığı kısım mutlak gayb kabul edilmektedir.

Kur’an’da peygamberler de dâhil olmak üzere gaybı kimsenin bilemeyeceğini, gayb bilgisinin sadece Allah’a ait olduğunu belirten muhtelif âyetler bulunmaktadır (el-En’âm 6/59; Hûd 11/123). Ancak Allah’ın kendi dilemesiyle bazı gaybî bilgileri peygamberlere vereceğini dile getiren âyetler de vardır (Âl-i İmrân 3/179). Hz. Nuh kavmine “Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’, demiyorum. Gaybı da bilmem. ‘Ben meleğim’, de demiyorum” (Hûd 11/27, 31) diye cevap vermiştir. Resûl-i Ekrem’e kıyametin ne zaman kopacağının sorulması üzerine kendisine “Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Kıyametin kopuşu göklere de yere de ağır gelmiştir ve size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar…” (el-A’râf 7/187) mealindeki âyet indirilmiştir.

Kur’an’da mutlak gaybı ancak Allah Taâlâ’nın bildiği ifade edilmekte, ulûhiyyetle mutlak gaybı bilme arasında ilgi kurulmakta, Allah’a ait sayılan bu bilgiye O’nun bildirmesi dışında ulaşılabileceğine inanmak da tevhîd anlayışına aykırı bulunmaktadır. Allah’ın peygamberlerine dilediği kadar gayb bilgisi verdiği belirtilmektedir. Bunun dışında peygamberlerin istedikleri zaman gaybî bilgileri haber vermeleri söz konusu değildir.

PEYGAMBERLERİN ÖZELLİKLERİ

Doğru Olmak

Kur’an’da gerek peygamberlerin kendilerinin gerekse tebliğ ettikleri hususların doğruluğunu dile getiren açıklamalar mevcuttur. Meryem Sûresi’nde (19/41, 54, 56) Hz. İbrâhim, İsmâil ve İdris’in doğruluktan ayrılmayan peygamberler oldukları belirtilmiştir. Başka bir âyette belirtildiği gibi her ümmetten bir şâhit olup (en-Nisâ 4/41) peygamberler insanlar üzerine Allah’ın şâhitleridir. Bu şahitlerin yalancı olması hiç bir zaman söz konusu değildir.

Güvenilir Olmak

Resûlullah ilâhî mesajı muhataplarına tebliğ ettiği zaman, onlar “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir!” dediler. O da “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, sadece bana vahyolunan talimata uyarım. Şayet Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük günün azabından korkarım” (Yûnus 10/15) şeklinde cevap vermiştir.

Kur’an’da Hz. Nuh, Salih, Lût, Şuayb ve Musa’nın her biri kendisini “güvenilir (emin) bir elçi” (eş-Şûrâ 26/107, 143, 162, 178; ed-Duhân 44/18) olarak nitelendirmiştir. Allah’ın tebliğle görevlendirdiği peygamberlerin kendi yaşantılarında güvenilmeyen insan olmaları, onların inandırıcılığını ve muhataplarına örnek olmalarını engeller, tebliğ ettikleri konulardaki hıyanetleri de tebliğin muhtevasına güvensizliği doğururdu.

Sabırlı Olmak

Kur’an’da önceki peygamberlerin karşı karşıya kaldıkları eziyetler karşısında metanet gösterdikleri dile getirilerek şöyle denilmektedir: “Bize kurtuluş yollarını gösterdiği halde ne diye Allah’a güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyetlere de elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a güvenmelidir (İbrâhim 14/12). Bu ayetlerin yanında Resûlullah’a doğrudan sabır tavsiye eden pek çok ayete rastlanmaktadır (Yûnus 10/109; el- Müddessir 74/7).

Zeki ve Anlayışlı Olmak

Kur’an’da Hz. İbrâhim’in kavmini putlara tapınmaktan vazgeçirmek yolunda girdiği mücadelede onun zekâsını yansıtan ilginç örnekler mevcuttur (el-Enbiyâ 21/58-67).

Son Peygamber’e de: “Sen insanları hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna davet etmeye özen göster, bir de onlarla yapacağın mücadeleyi en güzel şekilde yürüt” (en-Nahl 16/125) şeklinde hitap edilmesi onun delil getirme ve muhakeme yeteneğinin üst derecede olduğunu gösterir.

Korunmuşluk (İsmet) 

Kur’an, öncelikle peygamberlerin de diğer insanlar gibi beşer olduklarını kabul etmekte, kendilerinin de başkalarına tebliğ ettiklerinden sorumlu olacakları ancak Allah Taâlâ’nın onları hidayete erdirerek peygamberlik görevine seçtiğini belirtmektedir (el-A’râf 7/6-7; el-Enbiyâ 21/8). Kur’an’da peygamberlerin ismetini ifade ettiği kabul edilen bir takım âyetler vardır. Hz. İbrâhim, İshâk ve Yâ’kub hakkında “Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir” (Sâd 38/46-47) buyurulmuştur.

Kur’an’ın öncelikle üzerinde durduğu husus peygamberlerin tebliğiyle yükümlü oldukları konularda gerçek dışı beyanlarda bulunmaktan, vahyi gizlemekten (el-Mâide 5/67; Yûnus 10/15; el-Hâkka 69/44-47) ve tevhîd anlayışından sapıp şirke düşmekten (el-Enbiyâ 21/25; ez-Zümer 39/65) kesinlikle korunmuş olduklarıdır. Bunların ötesinde güvenilirliliklerini zedeleyecek özelliklerden ve tebliğ ettikleri ilkelerle çelişkiye düşerek muhataplarının teveccühlerini kaybetmelerine sebep olacak fiillerden de uzak dururlar (Hûd 11/88). Bu anlamda itikâdî mezheplerin, peygamberlerin tebliğ ve iman konularında korunmuşluklarıyla ilgili görüşleri Kur’an açısından da desteklenmektedir.

O yüzden Kur’an’ın sunduğu korunmuşluk anlayışı itikâdî mezheplerin geliştirdiği tarzda karmaşık değildir. Kur’an’da peygamberlerin tevhîd konusundaki titizliklerini zaten belirtmeye gerek olmamakla birlikte tebliğde korunmuşluklarının belirgin bir şekilde vurgulandığı, fiil ve davranışlarında ise hataya düştüklerinde o şekilde terkedilmeyip Allah tarafından uyarıldıkları ve doğru yola iletildikleri görülmektedir. Peygamberlerin uyarıldığını gösteren âyetlerin çoğu da onların bazı ictihadî hatalara düştüklerini ve daha sonra Allah tarafından daha iyiye doğru yöneltildiklerini ortaya koymaktadır.

Tebliğde Bulunmak

Kur’an’da peygamberlerin öncelikli görevlerinin tebliğ olduğu çeşitli ifadelerle ve defalarca belirtilmiştir (el-Mâide 5/99; en-Nahl 16/82; el-Ahkâf 46/23).

Kur’an’da “Ey Resûl! Rabbinden sana indirilen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun sana tevdi ettiği görevini yerine getirmemiş olursun” (el-Mâide 5/67) buyurulmaktadır. Peygamberlerin kendilerine indirilen ilâhî vahyi insanlara aktarmaları sırasında kendilerince bir katkıda bulunmaları mümkün olmayıp ne vahyolunduysa aynen iletmek durumundadırlar.

Beşer Olmak

Kur’an’da peygamberlerin beşer oluşu, diğer insanlar gibi beşerî sıfatlara sahip bulunuşları sıklıkla vurgulanmaktadır. Ancak hitap ettikleri insanlar peygamberlerin kendi cinslerinden olmalarına sürekli itiraz etmişlerdir. Hz. Peygamber’e “Ben ancak sizin gibi bir beşerim” (el-Kehf 18/110) demesi emredilirken ondan önce de yemek yiyen, çarşılarda yürüyen peygamberlerin gönderildiği (el-Furkân 25/20), onların da eşleri ve çocuklarının olduğu (er- Ra’d 13/88) belirtilmiştir. Ayrıca “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdir” (el-Enbiyâ 21/8) ifadeleriyle peygamberlerin de ölümlü varlıklar olduğuna dikkat çekilmiştir. Diğer insanlarla peygamberler arasındaki tek farkın Allah’tan vahiy almaktan ibaret olduğu belirtilmiştir (el-Kehf 18/110; İbrâhim 14/11). Ancak onlar bu imtiyazla beşer statüsünden çıkarılmayıp diğer insanlar gibi sorumlu tutulmuşlardır (el-A’râf 7/6-7; el-Ahzâb 33/7-8).

Allah, peygamberlerini insanlar arasından seçmek suretiyle insanlar için kolaylık dilemiştir. Zira peygamberlerin gönderilme sebeplerinden biri de insanların sıkıntılarını bertaraf ederek, kendilerini dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşturmaktır (et-Tevbe 9/128). Bu ise ancak kendi cinslerinden olan, onlarla birlikte yaşayan, çeşitli problemlerini ve sıkıntılarını yakından müşahede eden bir kimsenin peygamber olarak görevlendirilmesiyle mümkün olur.

VAHİY

Şûrâ sûresinin “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini bildirir” (eşŞûrâ 42/51) meâlindeki âyetinde Allah-peygamber diyalogunun farklı şekilde cereyan ettiği ifade edilmiştir. Bunlardan ilki vahiy olup her hangi bir vasıta olmadan ilham, mananın kalbe aktarılması veya rüya yoluyla gerçekleşir.

MUCİZE

Harikulâde hal veya olaylara mûcize denir. Mucizeler hiç bir zaman insanların güç yetirebileceği olaylar değildir Akâid âlimleri mucizeleri idrak edilmeleri açısından genelde üçe ayırırlar:

Hissî (Maddî) Mucizeler : Allah’ın izni, iradesi ve gücüne bağlı olarak gerçekleşen hissî mucizeler tabiat kanunlarını değiştiren ilâhî fiillerdir.

Aklî (Manevî) Mucizeler : Mânevî mûcize veya bilgi mûcizesi diye de anılan bu grup, insanların akıl yürütme gücüne hitap eden ve onları aklî kanıtlarla baş başa bırakan gerçeklerden oluşur.

Haberî Mûcizeler:Hz. İsa’nın insanların evlerinde ne yediklerini ve ne sakladıklarını haber vermesi, Hz. Peygamber’in geçmiş peygamberlerle kavimleri arasında geçen olayları ve bu olaylarda cereyan eden konuşmaları ayrıntılı olarak bilip bunları Ehl-i kitap âlimlerinin yanında nakletmesi bu tür mucizelerdendir.

Kur’an’da Sözedilen Mucizeler

Allah: “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik vesilesi ol!” buyurmak suretiyle onu ateşin yakıcılığından kurtarmıştır. Böylelikle Cenâb-ı Hak, putperestlerin Hz. İbrahim’e tuzak kurma teşebbüslerini hüsrana uğratmış, İbrahim’i Lût ile birlikte kavimlerinin bulunduğu yörelerden alarak daha emin ve daha bereketli bölgelere ulaştırmıştır (el-Enbiyâ 21/68-71).

Salih mucizesini şöyle sunmuştur: “İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir” dedi.” Deve kavmin içinde belli bir süre yaşamış fakat bir süre sonra içlerinden kötü niyetli bazı insanlar deveyi kesmişler, bunun üzerine şiddetli bir zelzele ile mahvedilmişlerdir (eş-Şu’arâ 26/141-156).

Ya’kub etrafındakilere: “Eğer bana bunamış demezseniz inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” demiş. “Onlar da: “Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığını bırakamadın” diye karşılık vermişlerdir. Nihayet Yûsuf’un gömleğini taşıyan müjdeci gelip onu Ya’kub’un yüzüne koyunca âma gözleri hemen görmeye başlamıştır (Yûsuf 12/94-96).

Hz. Süleymân hakkında da karıncanın konuşmasını anlaması, kuşlarla konuşması, Sebe’ melikesinin tahtının çok kısa bir süre içinde getirilmesi gibi hârikulâdeler zikredilmiştir (en-Neml 27/18-42).

Hz. İsa’nın mucizeleri genelde tıbbî konularda cereyan etmiştir. Çamurdan yaptığı kuşa üflediğinde canlanması, körü ve alacalıyı iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, insanların evlerinde ne yeyip, ne biriktirdiklerini bilmesi, havârîlerine gökten sofra indirmesi Kur’an’da onun nübüvvetinin doğruluğuna delil teşkil eden mûcizeler olarak anlatılmıştır (Âli İmrân 3/49; el-Mâide 5/110-115).

Son peygamber Muhammed aleyhisselâmın en büyük mucizesi iseKur’ân-ı Kerîm olmuştur. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde benzerini getirmek yönünde insanlara meydan okumalar tekrarlanmış, Allah Teâlâ’dan başka her hangi bir kimsenin de Kur’an’a denk olan bir metin getirmesinin mümkün olmadığı kesin bir şekilde ifade edilmiştir (Yûnus 10/38; el-Bakara 2/23-24).

Müslüman âlimler Kur’an’ın Hz. Peygamberin en büyük mucizesi olduğu hususunda görüş biriliğine varmışlardır. Hatta bu konuda “ i’câzü’l-Kurân”isimli müstakil eserler kaleme alınmıştır.

KUR’AN’DA GEÇEN PEYGAMBERLER

Öte yandan “Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur” (eş-Şûrâ 42/13) şeklindeki âyet insanlığa gönderilen ilk şeriatın Nûh’a verildiğini ifade etmekte, bir başka deyişle Nuh ilk “resul” olurken Âdem’in de nebî olduğu anlaşılmaktadır. Nuh zamanına gelinceye kadar insanlar arasındaki ihtilafları çözümleyecek bir şeriatın olmadığı tahmin edilmektedir.

Hz. Âdem’le birlikte Kur’an’da isimleri belirtilen peygamberlerin sayısı yirmibeştir: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyûb, Zülkifl, Şuayb, Musa, Harun, Dâvûd, Süleyman, İlyas, Elyesa’, Yunus, Zekeriyyâ, Yahya, İsa ve Muhammed olmak üzere yirmibeş adettir. Bunların dışında Kur’an’da isimleri geçen Lokman, Zülkarneyn ve Üzeyir ile adı geçmemekle birlikte “Musa’nın genç adamı” diye kendisinden bahsedilen zatın peygamber olduklarına dair görüşler varsa da genel kanaat onların birer sâlih kul konumunda bulundukları yönündedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed üzerinde özellikle çok durulmuş, bunlara verilen talimatın önemli, ümmetlerinin de fazla olduğuna dikkat çekilmiş, aldıkları ağır görev ve sorumluluk karşısında yılmadan azim ve sebat göstermeleri sebebiyle “ülü’l-’azm” peygamberler şeklinde isimlendirildikleri ifade edilmiştir.

Peygamberliğin Hz. Muhammed’in nübüvveti ile sona erdiği, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur (hâtemü’n-nebiyyîn)” (el- Ahzâb 33/40) meâlindeki âyetle ifade edilmiştir.

Kaynak:Din Hizmetleri Alan Bilgisi ve AÖF sınavlarına hazırlanmak amaçı ile AÖF İnanç Esasları Dersinin 6 .Ünite özeti www.dhbtdersleri.com sitesi adına Cüneyt Sönmez tarafından yazılmıştır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.