Tefsîrin Doğuşu ve Tedvîni – 4.Ünite Özeti

Tefsirin Doğuşu ve Tedvîni

Giriş

Kuran’ın metnine yönelik tefsîr faaliyeti de hiç kuşkusuz Hz. Peygamber’le başlamıştır. Çünkü Kur’ân ona vahyedilmiş ve Yüce Allah, “Ey Peygamber! Sana Rabbinden gönderileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun yüklediği elçilik görevini (insanlara) ulaştırmamış olursun” (Mâide (5), 67); “Sana Kur’ân’ı gönderdik ki insanlara indirileni onlara açıklayasın” (Nahl (16), 44) âyetlerinde de belirtildiği gibi, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı tefsîr etme görevini vermiştir. Bu sebeple nübüvvet tarihi boyunca Hz. Peygamber, bir taraftan kendisine vahyedilen Kur’ân bölümlerini muhataplarına okumuş, tebliğ etmiş ve anlatmıştır.

Hz. PEYGAMBER DÖNEMİNDE TEFSİR

Resûlullah’a gelen vahiyler çoğu zaman ashab tarafından anlaşıldığı için hiçbir açıklamayı gerektirmezdi. Böylesi durumlarda o, inen âyetleri tebliğ etmekle yetinirdi. Ancak bazen de bunun tersi olur, açıklama zarureti doğardı. O zaman da genellikle Hz. Peygamber ihtiyaç duyulduğu kadar tefsîr ederdi.

Mücmelin Tebyini

Mücmel, kendisinden ne kastedildiği anlaşılmayacak derecede kapalı olan âyet demektir. Bunların bir kısmı Yüce Allah, bir kısmı da Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır. Allah Resûlü’nün açıkladığı nasların başında ahkâm, gayb, yaratılış, kader, kıyâmet vb. konuları içeren âyetler gelmektedir.

Mübhemin Tafsili

Mübhem kavramı, insan, melek ve cin gibi varlıkların veya bir topluluk ya da kabilenin veyahut bir kelime ve nitelemenin Kur’ân’da açık değil de ism-i işâretler, ism-i mevsuller, zamirler, cins isimleri, belirsiz zaman zarfları ve belirsiz mekân isimleriyle zikredilmesi anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi müphem lafızlar anlam bakımından bir belirsizliği ve anlaşılmazlığı ifade etmektedir. Böyle olunca mübhem olan hususların açıklığa kavuşturulmasında doğal olarak bir zaruret söz konusudur. Bu zaruretin ortadan kaldırılmasında da belirleyici olan aklî yaklaşımlar değil rivâyetlerdir. Bu sebepledir ki İslâm âlimleri mübhem lafızların açıklığa kavuşturulması noktasında sahâbe kavillerini bağlayıcı görmüşlerdir. Meselâ حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَاةِ الْوُسْطَى /“Namazlara (özellikle) orta namaza devam edin” (Bakara (2), 238) âyetindeki orta namazdan maksadın ne olduğu açık değildir. Yani cins bir isim olan “namaz” ve onu tavsif eden “vustâ” lafzından dolayı âyette anlam yönüyle bir mübhemiyet vardır. İşte burada Resûlullah’ın: “Orta namaz ikindi namazıdır” sözü, bu müphemiyeti ortadan kaldırıp âyeti anlaşılır hale getirmektedir. (Her ne kadar Orta Namazı bizler İkindi Namazı olarak bilsek de günümüzdeki araştırmacılar bu namazın Akşam Namazı olarak nitelemektedirler.Bu konuda Süleymaniye Vakfının yapmış olduğu çalışmalar dikkatle takip edilmelidir.Bizler  her ne kadar ders kitabındaki müfredata göre gitsek de bu konu detaylı araştırılmalıdır.Sizler testlerde veya sorularda böyle bir şey gelirse ikindi namazı yapın ama akşam namazı konusunu araştırmayı unutmayın.)

Mutlakın Takyidi

Mutlak, herhangi bir lafzın anlam yönüyle kayıt altına alınmaması, bir başka kelime ya da niteleme ile belirginleştirilmemesi demektir. Dolayısıyla mutlakın takyîd edilerek belirgin hale getirilmesi de kaçınılmazdır. Böylesi durumlarda da bazen Kur’ân, Allah Resûlü’ünün sünnetiyle takyîd edilmiştir. Meselâ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْءَان /“Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil (73), 20) âyetini, Hz. Peygamber’in, “Fatihasız namaz olmaz” hadisi takyid ederek, namazda farz olan kıraâtın Fâtiha sûresi olduğunu göstermektedir

Müşkilin Tavzihi

Sözlükte “karışık olan” anlamına gelen müşkil kavram olarak da, Kur”an’ın bazı âyetleri arasında ihtilaf ve tezat gibi görünen hususlar diye tanımlanabilir. Ancak şunu hemen belirtmek lazım ki وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا
فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا /“Eğer o (Kur’ân) Allah’tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şey bulurlardı” (Nisâ (4), 82) âyeti Kur’ân’da birbiriyle çelişen âyetlerin bulunmasını imkânsız kılmaktadır.

Meselâ وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا /“İçinizden oraya (cehenneme) girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu Rabbin üzerine (almış olduğu) kesinleşmiş bir hükümdür” (Meryem (19), 71) buyurularak, istisnâsız herkesin cehenneme gireceği belirtilmekte, birçok âyette ise, إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالحَِاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ /“Allah, inanan ve iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır” (Hac (22), 14) denilmektedir. Tabiatıyla bu da ilk bakışta bir çelişki gibi görünmektedir. İşte Hz. Peygamber, “(Âyette geçen) vürûd lafzı, girmek manasınadır. Ne günahsız ne de günahkâr, cehenneme girmeyen hiç kimse kalmayacaktır. Ancak cehennem müminlere, Hz. İbrahim’e olduğu gibi serin ve selâmet olacak, hatta cehennem ateşi onların serinliğinden dolayı feryad edecektir. Sonra Yüce Allah müttakileri kurtaracak, zâlimleri ise öyle diz üstü çökmüş olarak cehenneme atacaktır” hadisiyle, bu müşkili yani âyetler arasındaki çelişki zannını ortadan kaldırmış olmaktadır.

Peygamberimizin Tefsîr Ettiği Âyetlerin Miktarı

Hz. Peygamber’in Kur’ân’a dair beyanlarının miktarı konusunda âlimler farklı görüşler ortaya atmışlardır. Onların bazısı Resûlullah’ın Kur’ân’a yönelik izahlarının çerçeve itibariyle onun bir kısmını oluşturduğunu ileri sürmekte; bazısı da söz konusu beyânların, Kur’ân’ın tamamını içerdiğini iddia etmektedirler.

Kur’ân’ın Bir Kısmını Tefsîr Ettiği İddiası

Kur’ân’a yönelik tefsîri, onun bir kısmını içermektedir tezini ortaya atan ilk İslâm bilgini Gazâli’dir. Ondan sonra da Süyûtî bu görüşü savunmuştur. Hz. Peygamber’in Kur’ân’ın bir kısmını tefsîr ettiğini ileri süren bu bilginlerin dayandıkları delillerden bazıları şunlardır:
1. Hz. Peygamber Kur’ân’ın tamamını tefsîr etseydi, “onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed (47), 24) gibi, onu anlamaya teşvik eden âyetlerin bir anlamı kalmazdı.
2. Hz. Âişe naklettiği bir hadisde şöyle demiştir: “Hz. Peygamber, Cebrâil’in kendisine öğrettiği belirli âyetlerden başka Kur’ân’dan bir şey tefsîr etmezdi”. Dolayısıyla bu haber, söz konusu tefsîrin belli âyetlerle ilgili olduğunu ifade etmektedir.
3. Hz. Peygamber’in Kur’ân’a dair beyanları onun, sadece manası anlaşılmayan âyetleriyle ilgilidir. Dolayısıyla manaları açık olan âyetlerin Resûlullah tarafından tefsîr edilmesinin bir anlamı yoktur. Çünkü bu, mâlûmu i’lâm yani bilineni tekrar etmek demektir.
4. Bugün elimizde mevcut olan hadis kitapları incelendiğinde görülür ki Hz. Peygamber’in Kur’ân tefsîrine yönelik merfû rivâyetleri sayıca azdır. Bu da onun Kur’ân’ın bir kısmını tefsîr ettiğinin çok açık bir kanıtıdır.
5. Resûlullah, Kur’ân’daki her âyetin manasını açıklasaydı, o zaman İbn Abbâs için, “Allah’ım onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” diye dua etmesinin bir anlamı olmazdı. Zira bu dua, kendisinden sonra İbn Abbâs’ın, gerektiğinde Kur’ân’ı tefsîr etmesi konusundaki temennisini ifade etmektedir.
6. Kaynakların belirttiğine göre Ahmed b. Hanbel “megâzi (kahramanlık kıssaları), melâhim (harp tarihi) ve tefsîr gibi üç şeyin aslı yoktur” demiştir. Hz. Peygamber Kur’ân’ın tamamını tefsîr etmiş olsaydı, Ahmed b. Hanbel tefsîri, asılsız olarak nitelendirdiği megâzi ve melâhimle birlikte zikretmezdi.

Kur’ân’ın Tamamını Tefsîr Ettiği İddiası

Kaynakların belirttiğine göre söz konusu iddiayı da ilk olarak İbn Teymiyye dile getirmiş, daha sonra da bazı âlimler onunla bu kanaati paylaşmışlardır. Söz konusu iddia sahipleri görüşlerini şöyle delillendirmektedirler:
وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ . 1 /“İnsanlara, kendilerine indirileni beyan etmen için sana da Kur’ân’ı indirdik” (Nahl (16), 44) âyeti, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı tefsîr etme sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca âyetteki beyân lafzı, Kur’ân’ın bütününü içine alan bir lafızdır. Buna göre Hz. Peygamber Kur’ân’ın tamamını tefsîr etmek durumundadır. Eğer o böyle yapmamış olsaydı, o zaman Allah’ın kendisini sorumlu tuttuğu beyân görevinde hata işlemiş olurdu.
2. Ashâbın, Resûlullah’tan on âyet öğrendiklerinde manalarını kavrayıp onlarla amel etmedikçe, başka âyetlere geçmediklerini ifade eden rivâyetler Hz. Peygamber’in sahâbilerine her âyetin manasını açıkladığını göstermektedir. Ayrıca Yüce Allah âyetler üzerinde iyice düşünülmesini Kur’ân’ın pek çok yerinde emretmiştir. Ashab da bu emri yerine getirmek için olağanüstü bir gayret göstermiştir. Manasını anlamadan herhangi bir söz üzerinde düşünmek de mümkün değildir. Buradan da anlaşılmaktadır ki Allah Resûlü Kur’ân’ın tamamını tefsîr etmiştir.
3. Herhangi bir ilim dalında yazılmış bir kitabın bile izaha muhtaç olduğu düşünülürse, insana dünya ve âhiret mutluluğunun yollarını gösteren Kur’ân’ın bir bütün olarak tefsîre ihtiyacının olmadığını ileri sürmek aklen de mümkün olmaz. Bilindiği gibi Resûlullah’ın Kur’ân’a dair beyanları, itikâd, ibâdet ve amelî hükümlere ait âyetler yanında, âhiret halleriyle ilgili âyetleri ihtiva etmektedir.

Ayrıca Hz. Peygamber terğib/teşvik ve terhib/korkutma ifade eden âyetlerle beraber, bazen muğayyebâta dair âyetleri de tavsif ve tasvir ederek, zaman zaman da temsil yolunu kullanarak tefsîr etmiştir. Yani Allah Resûlü ne Kur’ân’ın pek az âyetini tefsîr ederek onu, kendi görüşleri istikametinde açıklamak isteyenlere meydanı boş bırakmış; ne de tamamını tefsîr etmek suretiyle insan aklını işlevsiz hale getirmiştir. O halde ilk görüştekilerin öne sürdüğü Hz. Âişe hadisi, Resûlullah’ın Kur’ân’a dair yapmış olduğu beyanların tümünü değil, bazı âyetlerle ilgili Cebrâil’e soru sorması üzerine gelen açıklamaları ifade etmektedir.

İkinci görüşte olanların delil olarak ileri sürmüş oldukları en-Nahl sûresinin 44. âyeti de aynı şekilde Kur’ân’ın tüm âyetlerini içermeyip, mücmel, müphem, mutlak, müşkil ve bazı gaybî konulara ait âyetleri ihtiva etmektedir. Buna göre Hz. Peygamber’in açıklamaları, Kur’ân’ın tamamını değil, sadece ihtiyaç duyulan âyetlerin tefsîrini kapsamaktadır. Çünkü Allah Resûlü’nün Kur’ân’ın tamamını tefsîr ettiği iddiasını, elde mevcut nebevî tefsîrle kanıtlamak mümkün değildir. Ancak burada bir başka yaklaşımla olaya baktığımızda Hz. Peygamber’in Kur’ân’ın tamamını tefsîr ettiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki Allah Resûlü, Kur’ân’ı sadece metinsel anlamda tebliğ edip uygulamalarıyla ilgilenmeyen bir peygamber değildi. Aksine Kur’ân’ın mesajını ilk önce hayata geçiren ve ashâbına da bunu bizzat gösteren model bir insandı. Yani Hz. Peygamber yaşayan bir Kur’ân’dı. Böyle olunca o, Kur’ân’ı baştan sona fiilen tefsîr etmişti.

Nebevî Tefsîrin Fonksiyonu ve Değeri

Fonksiyonu

Hz. Peygamber’in tefsîri iki fonksiyon icra etmektedir. Bunlardan birine beyân denilir ki o, Allah Resûlü’nün Kur’ânî nassları gerektiği şekilde açıklaması anlamına gelir. Diğeri de teşrî’ fonksiyonudur. Bununla da Peygamberimiz gerektiği durum ve şartlara göre hüküm koymaktadır.

Hz. Peygamber’in teşri’ yani hüküm koyma fonksiyonuna gelince, bu da, Allah’ın Hz. Peygamber’e vermiş olduğu yetkinin bir neticesidir. Esasen mutlak anlamda şâri (yasa koyucu) Allah’tır.

Değeri

Hz. Peygamber’in sünneti Kur’ân’dan sonra tefsîr için gerçek bir kaynaktır. Ancak sünnetin tefsîrdeki kullanımına da özen göstermek gerekmektedir. Çünkü sünnete karışmış zayıf ve uydurma rivâyetlerin sayısı çoktur.

SAHÂBE DÖNEMİ TEFSİRİ

Hz. Peygamber’in Kur’ân’a dair beyanlarından sonra- ikinci sırayı almaktadır. Çünkü sahâbîler Arap oldukları için Arap dilinin üslup ve inceliklerini, Arap örf ve âdetlerini iyi biliyorlardı. Eski medeniyetlerin ve felsefi akımların etkisinden oldukça uzak yaşadıklarından dolayı zihinleri berraktı. Aynı zamanda üstün bir idrâk gücüne ve sarsılmaz bir imana sahiptiler. Yaklaşık yirmi üç sene boyunca Kur’ân’ın inişine bizzat şâhit olup, bu esnada meydana gelen olayları müşâhede etmişlerdi. Ayrıca Resûlullah’ın çeşitli vesilelerle yapmış olduğu açıklamaları dinleyerek nassların içsel anlamlarına ulaşabiliyorlardı. Bütün bunlar sahâbîlerin bir taraftan ilim ve imân yönünden belli bir olgunluğa erişmesini sağlıyor, diğer taraftan da Kur’ân nasslarını tefsîr etme konusunda kendilerine, Resûlullah’tan sonra en güvenilir nesil olma statüsü kazandırıyordu.

Sahâbenin Tefsîr Metodu

İki gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan bir grup, özellikle müteşâbih nassları tefsîr etme konusunda oldukça çekingen davranarak re’y ile tefsîre karşı çıkıyordu. Bu anlayışta Allah Resûlü’nün: “Kim bilgisizce Kur’ân hakkında bir şey söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın”, “Kim sırf kendi içtihâdıyla Kur’ân hakkında bir şey söylerse isabet etse bile hata etmiştir” şeklindeki tehdit dolu sözlerinin etkili olduğu söylenebilir. Bu yüzden olmalı ki meselâ Hz. Ebû Bekir kendisine ebben/ أّبّا (Abese (80), 31) kelimesinin anlamı sorulduğunda: “Allah’ın kitabına dair herhangi bir şeyi kendi fikrime göre tefsîr eder veya anlamını bilmediğim bir şey hakkında konuşursam, hangi arz beni üzerinde taşır ve hangi semâ beni altında gölgelendirir?” demiştir. Yine nakledildiğine göre Hz. Ömer, Subeyğ (Sebiğ) b. Asel adında bir şahsın Medine’ye gelip Kur’ân’ın müteşâbihleri hakkında soru sorduğunu öğrenince, onu huzuruna getirtip yaş bir hurma dalıyla kafasını kırıncaya kadar dövmüş sonra da, Ebû Musâ el-Eş’arî’nin refakatinde Medine’nin dışına çıkartmıştır.

Buna mukabil bir kısım sahâbî de naklin bulunmadığı yerde kendi içtihâdlarıyla Kur’ân’ı tefsîr etme cihetine gidiyordu. Bu durumdaki sahâbîler, herhangi bir âyeti tefsîr ederken öncelikle Kur’ân’a, sonra da Resûlullah’ın sünnetine başvuruyorlar; şayet aradıklarını bu iki kaynakta bulamazlarsa, o takdirde kendi içtihadlarıyla tefsîr ediyorlardı. İçtihadî tefsîrlerinde de genel olarak ya dil ya da din konusuna önem veriyorlardı. Çünkü Kur’ân, kendi ana dilleriyle nâzil olduğu için onun lafız ve terkiplerini ve bu terkiplerin inceliklerini iyi biliyorlardı. Bu bakımdan sahâbiler bir taraftan dil tahlilleriyle diğer taraftan da eski Arap şiiriyle istişhâdda bulunmak suretiyle Kur’ân’ı tefsîr etmişlerdi. Özellikle İbn Abbâs’ın, tefsîrde Arap şiirini çok kullandığı hatta kendisini imtihan etmek maksadıyla soru soran Nâfi b. el-Ezrak’ın sorduğu her kelimeyi şiirlerden beyit okuyarak cevaplandırdığı bildirilmektedir.

Bunun dışında ashâbın âyetleri tefsîr ederken nâsih ve mensûha işaret etme, nüzûl sebeplerini zikretme şeklindeki yöntemlerinden de söz etmek gerekmektedir. Bu iki hususa örnek olması bakımından Abdullah b. Ömer’in şu sözünü nakledebiliriz. O şöyle demiştir: “Allah şarap hakkında üç kez âyet indirdi. İlk indirdiği, يَسْأَلُونَكَ عَنِ الخَْمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا /“Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: O ikisinde büyük günah vardır. İnsanlara bazı faydaları varsa da günahları faydalarından büyüktür” (Bakara (2), 219) âyeti idi. Ashab, “Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Allah’ın kitabında buyurulduğu gibi ondan yararlanıp onu içelim” deyince, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ
ءَامَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ /“Ey iman edenler! Siz sarhoşken – ne söylediğinizi bilinceye kadar– namaza yaklaşmayın” (Nisâ (4), 43) âyeti inzâl edildi. Bunun üzerine sahâbiler Peygamberimize, “biz namaz yaklaştığında içki içmiyoruz” dediler. Onların böyle söylemelerinin ardından
da, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا إِنَّمَا الخَْمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ /“Ey inananlar! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar, üzerine yazı yazılmış) şans okları, şeytan işi birer pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz” (Mâide (5), 90) âyeti indirildi. Böylece Hz. Peygamber onlara: “Artık şarap haram kılındı” dedi”. Sahâbiler bazen de âyetleri tahsis yoluyla açıklıyorlardı. Meselâ أَلمَْ تَرَ إِلَى
الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا /“Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirenleri görmedin mi?” (İbrahim (14), 28) âyetini İbn Abbâs, “onlar Mekke kâfirleridir” diyerek tahsis etmiştir.

Sahâbe Tefsîrinin Genel Özellikleri

Sahâbîlerin yapmış olduğu tefsîrin genel özelliklerini şöylece sıralamak mümkündür:
1. Sahâbîler Kur’ân’ı âyet âyet baştan sona tefsîr etmemişlerdi. Zira onlar, Kur’ân’ın tümünü tefsîr etmeye ihtiyaç duymuyorlardı. Bu yüzden yaptıkları açıklamalar, garip, muğlak, müphem, müşkil ve mücmel lafızlarla sınırlı idi.
2. Zaman zaman sahâbîler arasında bir kısım ihtilâflar ortaya çıkmıştı. Ancak bu ihtilâflar tezat ihtilâfı olmayıp tenevvü (çeşitlilik) ihtilâfı idi.
3. Ahkâm âyetlerinden hüküm istinbatında bulunmuş değillerdi.
4. Tefsîr bu dönemde henüz tedvin edilmemişti.
5. Âyetlerin nuzûl sebeplerini açıklamışlardı. Onların en önemli özelliği âyetlerin inmesine sebep olan olaylara şâhit olmalarıydı.

Sahâbenin Tefsîrde Müracaat Ettiği Kaynaklar

Sahâbe Kur’ân’ı tefsîr ederken bazı yöntem ve kaynaklara başvurmuştur. Bunları şöylece sıralamak mümkündür:
1. Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsîri.
2. Kur’ân’ın Sünnetle tefsîri.
3. Şiirle istişhad etmek.
4. Yahudi ve Hirıstiyan kültürleri.
5. Kendi ictihatları.

Sahâbe Tefsîrinin Bağlayıcılığı

Kaynakların verdiği bilgilere göre sahâbe sözleri ya merfû hadis hükmündedir veya mevkûf haberdir. Eğer sahâbîlerin yapmış oldukları tefsîrler âyetlerin nüzûl sebepleri, Mübhemâtu’l-Kur’ân, nâsih-mensûh veya gaybî konularla ilgili olup üzerinde ictihâd etme ve fikir yürütmenin mümkün olmadığı bir alana ait ise, bunlar hükmen merfû haber olarak değerlendirilmiştir. Fikir yürütülmesi ve ictihâd edilmesi mümkün olan alanlara ait olmakla birlikte, sahâbîlerin kendi bilgi birikimlerine dayanıyorsa bu tarz haberlere de mevkûf haber ismi verilmiştir. Buna göre sahâbeden nakledilen hükmen merfu haberlerin bağlayıcılığı konusunda ilim adamları arasında fazla bir ihtilâf yoktur. Bundan dolayı İslâm âlimlerinin ekseriyeti, bu nitelikteki sahâbe sözlerini hüccet olarak kabul etmektedir.

Nüzûl sebepleri, Kur’ân’ın müphemleri ve âhiret ahvâli gibi ictihâd edilmesi mümkün olmayan konularda sahâbe tefsîri bağlayıcıdır. Ancak ictihâd edilmesi ve fikir yürütülmesi mümkün olan ve aynı zamanda Resûlullah’a herhangi bir yolla isnâd edilmeyen durumlarda ise, Ebû Hanîfe’nin de içinde bulunduğu çoğunluğun kanaatine göre sahâbe tefsîri, tercih sebebi olmakla birlikte bağlayıcı değildir.

Önde Gelen Bazı Sahâbi Müfessirler

Tefsîrde rivâyetlerinin fazlalığı esas alınarak bir sıralama yapılacak olursa, o takdirde Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ûd, Ubeyy b. Ka’b ve Hz. Ali’nin isimlerini ön sıralarda zikretmek gerekir. En az rivâyette bulunanlar ise, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır. Çünkü söz konusu üç sahâbî halifelik görevini üslenip idârî işler ve fetihlerle uğraşmışlardı. Yaşadıkları dönemde Kitâbullah’ın sırlarına vâkıf olan, onun mana ve hükümlerini bilen âlim sahâbîler henüz hayattaydı. Muhtemelen onlar Kur’ân’ı tefsîr görevini söz konusu ilim ehline bırakmışlardı.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi halifeler içerisinde yalnız Hz. Ali rivâyetlerinin çokluğuyla bilinmektedir. Bu da onun en son halife olması dolayısıyla uzun müddet kendisini ilme vermesinden ve o dönemde İslâm topraklarının genişlemesiyle birlikte İslâm’a giren çok sayıda insanın ihtiyacı doğrultusunda, özellikle Kur’ân tefsîriyle uğraşma zorunluluğunun ortaya çıkmasından kaynaklanmış olabilir.

Abdullah b. Abbâs

İbn Abbâs hicretten üç yıl kadar önce Mekke’de doğmuştur. Annesi Hz. Hatice’den hemen sonra Müslüman olan Ümmü’l-Fazl Lübâbe’dir. Hz. Peygamber’e olan sevgi ve bağlılığı sebebiyle onun takdirini kazanmıştır. Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde hac emiri, Hz. Ali zamanında da Basra valisi olarak görev yapan İbn Abbâs, bu arada Cemel ve Sıffin savaşlarına Hz. Ali taraftarı olarak katılmakla birlikte, hayatı boyunca hep Müslümanların birlik ve beraberliğini savunmuştur. Bunun gerçekleşmesi için de zaman zaman yetkilileri uyarmış, gerektiğinde eleştirmiş ve kendisine yapılan halifelik tekliflerine de hiçbir zaman iltifat etmemiştir.

Hz. Peygamber’in vefatı sırasında henüz 13 veya 15 yaşlarında bulunan Abdullah b. Abbâs, ömrünü İslâm’ın yücelmesi için ilim yolunda harcamış ve 70 yaşında iken (68 /688) Tâif’de vefat etmiştir. Çok hadis rivâyet eden (müksirûn) bir sahâbi olarak hadis ilmine, fetvalarının çokluğuyla da fıkıh ilmine olan katkıları yanında, hemen her âyet hakkında yapmış olduğu farklı rivâyetlerle de tefsîr ilminde bir otoritedir. Bu yüzdendir ki onun tefsîr ilmindeki üstünlüğü daha ilk devirlerden itibaren hemen herkes tarafından kabul edilmiştir. Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, et- Tefsîr ve’l-Müfessirûn adlı kitabında İbn Abbâs’ı tefsîrde bu üstün mertebeye yükselten şu sebepleri saymaktadır:

1. Hz. Peygamber onun hakkında, “Allah’ım ona kitâbı öğret ve onu dinde fakih (mütehassıs) kıl” diye dua etmiştir.
2. Temyiz yaşından sonra Hâne-i saadette bulunup pek çok şeyi bizzat Resûlullah’tan işitmiştir.
3. Hz. Peygamber’in vefatından sonra da ilimde temâyüz etmiş pek çok sahâbiden özellikle âyetlerin teşri tarihi ve esbâb-ı nüzûl konusunda– ilim öğrenmiştir.
4. Arap dili ve edebiyatına mükemmel derecede vâkıftır.
5. Âyetleri kendi re’yi ile tefsîrde cesaret sahibidir. (Zehebî, 1976). Bu sebeple İbn Abbâs ashap devrinden itibaren hibru’l-ümme (ümmetin bilgini), Tercümânu’l-Kur’ân (Kur’ân’ın Hz. Peygamber’den sonra en yetkili müfessiri) ünvanlarıyla anılagelmiştir.

Abdullah b. Abbas’ın tefsîrle ilgili rivâyetleri bilindiği gibi Atâ b. Ebî Rabâh tarafından kaleme alınan Garîbu’l-Kur’ân adlı bir kitapta toplanmıştır.

Abdullah b. Mes’ûd

İbn Mes’ûd fakir bir ailenin çocuğu olduğu için İslâmiyet’ten önceki hayatı pek bilinmemektedir. Çocukluğunda Ukbe b. Ebî Muayt’ın sürülerine çobanlık yaptığı ve Müslüman olduktan sonra azılı bir İslâm düşmanı olan Ukbe’nin yanından ayrıldığı belirtilmektedir. Mekke’de diğer Müslümanlarla birlikte İbn Mes’ûd da müşriklerin eziyet ve işkencelerine mâruz kalmış ve bundan kurtulmak için Habeşistan’a hicret etmiştir.

İbn Mes’ûd Hz. Peygamber’e gelen vahyi günü gününe takip ederek kendisi için özel bir Mushaf yazan çok az sayıda sahâbiden biridir. Böyle bir iş yapmakla o sadece Kur’ân’ın metnini yazmamış, zaman zaman da bazı garip kelimelerin anlamlarını kaydetmek suretiyle tefsîre daha başlangıçta katkıda bulunmaya başlamıştır. Çünkü onun yapmış olduğu bu tür ilaveler, Hz. Peygamber’den duyulan açıklayıcı nitelikte ifadelerdir ve bunlar daha sonra tefsîrde delil olarak kullanılmıştır. Meselâ Hanefiler, yemin kefâreti olarak tutulacak olan üç günlük orucun peşpeşe olması gerektiğini, İbn Mes’ûd’un özel mushafındaki ilgili âyette (Mâide (5), 89) bulunan ve eyyâm/ أيام kelimesini niteleyen mütetâbiât/ متتابعات sözcüğünden çıkarmışlardır. Yine İbn Mes’ûd’un, İsrâ Sûresi’nin 93. âyetinde yer alan “min zuhruf/ من زخرف ” sözcüğünün karşısına kaydettiği “min zeheb/ من ذهب ” ifadesi de söz konusu kelimenin lügat manasının anlaşılmasına yardımcı olmuştur.

Ubey b. Ka’b

Akabe biatına ve Bedir gazvesine iştirak etmiştir. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği zaman orada Allah Resûlü’ne ilk vahiy kâtipliği yapan zattır. Çoğunluğun kanaatine göre o, Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında (30/650) vefat etmiştir. Kaynakların belirttiğine göre Ubey b. Ka’b kırâtte bir otorite idi. O, hem kendi içinden gelen bir arzu ile hem de Hz. Peygamber’in vahiy kâtibi olması sebebiyle Kur’ân’ın nüzûlünü takip ederek gelen vahiyleri hususi bir şekilde cemetmişti. Ubey b. Ka’b Kur’ân’ı sadece yazıya geçirmekle kalmamış, bir taraftan yazdıklarını ezberlemiş, diğer taraftan da onun manalarını hayatına uygulamaya çalışmıştır. Hem Tevrât’ın muhtevasından yararlanma hem de bazı müşkil konuları bizzat Hz. Peygamber’den sorup öğrenme imkanını birlikte kullanarak Kur’ân âyetlerini açıklaması, onun tefsîr ilmindeki üstünlüğünün temelini oluşturmuştur. Bundan dolayı sahâbe içerisinde Allah’ın kitâbını en iyi bilen kişilerden biri olarak sayılmıştır.

Ali b. Ebî Tâlib

Hz. Peygamber’in sancaktarlığını yapmıştır. Hayatı İslâm’a hizmetle geçen ve Hz. Osman’dan sonra beş yıl müddetle de halifelik yapan Hz. Ali, 40/661 tarihinde Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle vurularak şehid edilmiştir.

Hz. Ali ashâb-ı kirâm arasında tefsîr, hadis ve fıkıh alanındaki bilgileriyle kendini kabul ettirmiş bir otoritedir. Bir konuşmasında, “bana Allah’ın kitabından sorunuz. Allah’a yemin ederim ki Kur’ân’daki her âyetin nerede nâzil olduğunu, gece mi? gündüz mü? ovada mı? dağda mı? indiğini mutlaka bilirim” diyerek her zaman Kur’ân’ın mana ufuklarında dolaşan ve onun zenginliğine âşina olan bir sahâbi olduğunu göstermiştir.

Çünkü o, Hz. Peygamber daha hayatta iken Kur’ân’ın tamamını ezberlemiş ve anlamı konusunda Hz. Peygamber’in açıklamalarından çok yararlanmıştır. Bundan dolayı Hz. Ali, ahkâm âyetlerinin tefsîrinde özellikle hukûkî konularda ashâb tarafından çok itimat edilen bir şahsiyet olmuştur. Onun bu yönünü Hz. Ömer, “en isabetli hüküm verenimiz Ali idi” sözüyle ortaya koymaktadır. Üç halifenin önemli meselelerde Hz. Ali’nin fikrini almayı ihmal etmemesi, diğer sahâbilerin de görüşlerinin doğruluğuna kanaat getirdikleri için Hz. Ali’nin, fikir beyân ettiği dînî bir meseleyi başkalarına sorma ihtiyacı hissetmemeleri, onun tefsîr ve hukûk alanında güvenilir bir şahsiyet olduğunun başka bir kanıtı sayılabilir.

TÂBİÛN DÖNEMİ TEFSİRİ

Tâbiîler, sahâbeden sonra tefsîrde önemli rol üstlenen bir nesildir. Hz. Peygamber’e ulaşamamış olmaları, onların bu ilme karşı olan şevklerini azaltmamıştır. Çünkü tâbiîler tefsîr konusunda Hz. Peygamber’den feyz alan sahâbîlerden faydalanmışlardır.

Her zaman olmasa da tâbiîlerin tefsîrde bazen Ehl-i kitâbın görüşlerine müracaat ettikleri de oluyordu. Doğal olarak onlar ancak bu aşamalardan sonra kendi görüşlerini ortaya koyuyorlardı. Böylece anlaşılmaktadır ki tâbiîlere ait iki tür tefsîr mevcuttu. Bunlardan biri yukarıda belirttiğimiz kaynaklardan yararlanmak suretiyle ortaya koydukları, diğeri de kendi bilgi birikimleri ve kabiliyetleri yoluyla ulaşmış oldukları tefsîrdi. Yani tâbiîler, mecburiyetin doğurduğu özel durumlar yanında zaman zaman da aklî tercihlerde bulunarak Kur’ân’ı tefsîr ediyorlardı.

Tefsîr Mektepleri

Feth edilen yerlerde İslâm’ı tebliğ etmek için öğretmenler ve asayişi temin etmek için de valiler, kadılar gönderildi. Böylece çeşitli yörelere vazifeli olarak giden sahâbîler, İslâm’ın egemenliği altına giren bu  beldelerde tedris (öğretim) halkaları kurmaya ve etraflarına topladıkları insanlara, Kur’ân’ı ve Hz. Peygamber’in sünnetini öğretmeye başladılar. Sahâbîlerin bu ilmî faaliyetleri sonucunda şehirlerde birçok ekol/mektep oluştu ki bu ekollerin öğretmenleri sahâbîler, öğrencileri de tâbiîlerdi. Ancak bahis konusu beldelerin birçoğunda insanlar arasında ihtilafların baş göstermesi, her grubun kendi görüşünün haklılığını ispat etmek için öncelikle Kur’ân’a sarılması ve bunun tabii sonucu olarak bazan yanlış ve bozuk te’vîllerin ortaya çıkması gibi nedenlerden dolayı, Kur’ân’ın ma’kul ve doğru bir şekilde tefsîrinin  yapılmasına şiddetle ihtiyaç duyulmuştu. İşte bu yüzden söz konusu ekollerin/mekteplerin bazılarında daha ziyade Kur’ân’ın tefsîrine ağırlık verilmeye başlandı ve bunlardan üç tanesi tefsîrde şöhrete ulaştı.

Mekke Tefsîr Mektebi

İlk tefsîr mektebi Mekke’de kurulmuştu. Kurucusu, Müslümanların tefsîrde en büyük otorite kabul ettiği Abdullah b. Abbas’tı. Dini doğru anlaması ve Kur’ân’ın derin anlamına nüfûz edebilmesi için Hz. Peygamber’in duâsına mazhar olan İbn Abbas, Kur’ân konusundaki bilgisi sebebiyle Hz. Ömer tarafından da saygı görmüştü. Kur’ân tefsîrinin duayeni olan bu sahâbînin kurmuş olduğu tefsîr ekolü/mektebi hakkında İbn Teymiyye, “Tâbiîler içerisinde tefsîrde en önde gelenler İbn Abbas’ın öğrencileridir” diyerek Mekke ekolünde/mektebinde yetişen öğrencilerin tefsîrdeki üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Medine Tefsîr Mektebi

Tâbiiler devrinde kurulan ikinci bir ekol/mektep Medine’de Ubey b. Ka’b’ın faaliyetiyle ortaya çıkmıştı. Bilindiği üzere Medine, Hz. Peygamber’in İslâm dinini yaymak üzere hicret ettiği ve bilhassa ahkâmla ilgili âyetlerin inişine sahne olan bir beldedir. Resûlullah’ın vefatından sonra da ashâbın uzun zaman ayrılmayıp bu mukaddes şehirde ikamet etmesi ve âlim sahâbîlerin sayı itibariyle diğer ilim merkezlerine nisbetle burada daha fazla bulunması, bu ekolün/mektebin değerini ortaya koymaktadır. Böylece denilebilir ki Medine’deki sahâbîler söz konusu şehirde kaldıkları müddetçe mesailerini orada bulunanlara ilim öğretmeye adamışlardı.

Kûfe Re’y Mektebi

Sözünü ettiğimiz mekteplerin üçüncüsü ise Abdullah b. Mes’ûd tarafından Kûfe’de kurulmuştu. Denildiğine göre küçük yaşlardan itibaren Hz. Peygamber’in yanından ayrılmayan ve onunla beraber bütün seferlere katılan İbn Mes’ûd, aynı zamanda Resûlullah’ın vahiy kâtiplerinden biriydi. Bu münasebetle Hz. Peygamber’in Kur’ân’a yönelik açıklamalarını daha fazla dinleme imkânını elde etmiş; böylece tefsîrde büyük bir ün kazanmıştı. Kaynakların belirttiğine göre onun bu niteliğini bilen Hz. Ömer halifeliği sırasında İbn Mes’ûd’u Kûfe’ye Kur’ân öğreticisi olarak tayin etmişti. İbn Mes’ûd, Kûfe’ye geldiğinde orada başka sahâbîler de vardı. Ancak insanlar kısa zamanda onun etrafında büyük bir halka oluşturdular. Bunun üzerine o da kendisinden Kur’ân’ın anlamını öğrenmek isteyen insanları bilgilendirmek amacıyla bir tefsîr faaliyetine başladı. Nakledildiğine göre bu faaliyet içerik itibariyle daha çok aklî muhâkeme ve ictihâd temeli üzerine bina edilmişti. Bu sebepten dolayıdır ki İslâm âlimleri İbn Mes’ûd’un oluşturduğu bu ekolü, ictihâdî hareketlerin çekirdeği kabul edip rey ekolü olarak nitelendirdiler.

Tâbiûn Tefsîrinin Kaynak Değeri

Tâbiûn tefsîrinin kaynak değeri taşıyıp taşımadığı hususunda İslâm âlimleri farklı görüşler serdetmiştir. Bu görüşler, üç madde altında ele alınabilir:

  1. Tâbiîlerin Kur’ân’a dair yorumları daha çok kendi bilgi birikimlerine dayanmaktadır. Bu yüzden Kur’ân âyetlerini tefsîr ederken her zaman hata yapmaları mümkündür. O halde tâbiûn tefsîri herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Nitekim Ebû Hanîfe, “Resûlullah’tan gelen baş göz üstüne; sahâbeden gelen hakkında serbestiz (uygun bulduğumuzu tercih edebiliriz); tâbiûndan nakledilene gelince onlar da insan biz de insanız” diyerek tâbiûn tefsîrinin bu özelliğine işaret etmek istemiştir.
  2. Tâbiîler her ne kadar Resûlullah’ı görmemiş ve âyetlerin nüzûl sebeplerini müşâhede etmemişlerse de, tefsîrle ilgili bilgileri genellikle sahâbeden almışlardır. Yani tâbiûnun Kur’ân’a yönelik açıklamaları, kendi tercihlerinden çok sahih sahâbe rivâyetlerine dayanmaktadır. Bu yüzden söz konusu tefsîr, sonraki nesiller için güvenilir bir kaynak niteliğindedir.
  3. Tâbiûn tefsîrinden ancak üzerinde ittifak edilen hususlar referans olarak kullanılabilir. Diğerlerini kabul etmek zorunluluğu yoktur. Nitekim İbn Teymiyye, “tâbiîlerin üzerinde icmâ ettikleri görüşlerin hüccet olduğu hususunda şüphe edilmemelidir. Fakat ihtilâf halindeki görüşleri ise ne kendileri ne de kendilerinden sonrakiler için delil niteliğindedir. Bu durumda Kur’ân’a, sünnete, o da olmazsa Arap dilinin geneline müracaat edilir. Yahut da sahâbenin o konudaki kanaatine bakılır” diyerek tâbiûnun, üzerinde icmâ edilen görüşlerinin kabul edilebileceğini, ihtilâflı olanların ise, lügat ilmine havâle edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Tâbiûn Tefsîrinin Genel Nitelikleri

  1. Sahâbe tefsîri manası kapalı olan âyetlerle sınırlı iken tâbiiler döneminde Kur’ân’ın bütünü tefsîre konu olmuştur.
  2. Tâbiûn tefsîrinde kelime açıklamaları yanında, geniş fıkhî izahlar, âyetlerden istinbât ve istidlâl yoluyla çıkarılan hükümler ve tarihi bilgiler de yer almıştır.
  3. Şiirle istişhâd metoduyla bazı lafızları açıklamak ve bazı garip lügatları
    şerh ve izah etmek de bu dönemin bir başka özelliğidir.
  4. Tâbiîler Kur’ân’da geçen kıssalarla manası müphem olan âyetlerin tafsilatını öğrenebilmek için Ehl-i kitap âlimlerine fazla müracaatta bulunmuşlardır. Dolayısıyla isrâiliyat denilen gayr-i İslâmî bilgiler, sahâbe dönemine kıyasla daha çok bu devirde Kur’ân tefsîrine girmişti.
  5. Bu dönemde de tefsîr, henüz tedvin edilmiş değildi. Tefsîre dair haberler yine şifâhî olarak aktarılmıştı. Ancak bu haberler, Mekke, Medine ve Kûfe gibi belli başlı ilim muhitlerinde yerleşmiş olan ashâbın ileri gelenleri tarafından rivâyet edilmiş; böylece tâbiûn dönemindeki rivâyetlerde bir ekolleşme meydana gelmiştir.
  6. Tâbiiler herhangi bir Kur’ân âyetini tefsîr ederken bazen de kıyas yolunu kullanırlardı. Yani bildikleri bir âyetin tefsîrinden hareketle çıkarsama yöntemiyle tefsîr etmeye çalışıyorlardı. Bu da tâbiiler döneminde boşlukların doldurularak tefsîre yeni birçok görüşün ilave edilmesi anlamına gelmektedir.

Tâbiî Müfessirlerinin Tefsîr Kaynakları

Tâbiûn da Kur’ân’ı tefsîr ederken bazı yöntem ve kaynaklara başvurmuştur. Bir kısmına yukarıda işaret edilen bu kaynakların, sahâbenin kaynaklarıyla hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Söz konusu kaynakları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1.  Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsîri.
  2.  Kur’ân’ın Sünnetle tefsîri.
  3. Şiirle istişhad etmek.
  4. Yahudi ve Hirıstiyan kültürleri.
  5. Sahâbî sözleri (görüş ve içtihatları).
  6. Kendi içtihatları (görüşleri).
TEFSİRİN TEDVÎNİ

Tefsîre dair birikim tedvin edilmesine edilmişti belki ama bu, 150 yıllık bir gecikmeyi de beraberinde getirmişti. Zira ilk iki nesil boyunca şifâhen nakledilen tefsîr rivâyetleri, ancak etbâu’t-tâbiîn döneminde yani hicrî ikinci asrın ikinci yarısında tedvin edilebilmişti. Tabii ki bunun da bir takım sebepleri vardı:

  1. Bilindiği gibi Kur’ân indirilmeye başladığı andan itibaren Hz. Peygamber, vahyi yazdırmak üzere görevlendirdiği bazı kâtiplere Kur’ân parçalarını kaydettiriyordu. Ancak başlangıçta Kur’ân’la karışma endişesiyle hadislerin yazılmasına müsade etmemişti. Bildiğimiz kadarıyla bu durum, sahâbenin belli bir olgunluğa erişmesine kadar böylece devam etmiş ve bu endişesi ortadan kalktıktan sonra Hz. Peygamber,“ilmi yazıyla tespit ediniz” diyerek öncelikle hadislerin yazılmasına izin vermişti. Ancak bu izin, Resûlullah’ın hayatının sonlarına doğru vermiş olduğu bir izindi. Dolayısıyla bu müddet içinde sahâbîler Kur’ân’dan başka bir şeyin yazımıyla pek uğraşma imkânına sahip olamamışlar, bunun tabii bir sonucu olarak da ne Hz. Peygamber’in Kur’ân’a dair beyânlarını ne de vahye sebep teşkil eden olayları yazabilmişlerdi. Kendilerine verilen izinden sonra da öyle anlaşılıyor ki ashâb öncelikle, zâyi olur endişesiyle hadisleri yazmaya başlamıştı.
  2. Kur’ân’ın ilk muhatapları ümmî idi yani okur-yazar değildi.Nitekim Kur’ân, هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ ءَايَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالحِْكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ
    قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ /“Ümmilere içlerinden kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler” (Cuma (62), 2) diyerek bu hakikati ortaya koymakta, Resûlullah da, “Ben ümmî bir topluluğa gönderildim”, “Biz ümmî bir topluluğuz, okuma-yazmayı ve hesabı bilmeyiz” demek suretiyle Kur’ân’ın bu bağlamdaki beyânını teyit etmektedir. Dolayısıyla başlangıçta hâkim vasfı ümmîlik olan bu toplum, İslâm’ın gelişinden sonra ancak okuma yazmaya ehemmiyet vermeye başlamıştı. Çünkü İslâm dini kitâbeti zaruri kılan âmilleri de beraberinde getirmişti. Bu durum da doğal olarak İslâmî ilimlerin diğer disiplinlerinde olduğu gibi tefsîrin de yazıya geçirilmesini bir süre engellemişti.
  3. Tefsîrin tedvinindeki gecikmenin önemli bir sebebi de ilk muhatap kitlenin yazıdan ziyade hâfızalarına güvenmeleriydi. İbnu’l-Cezeri’nin de dediğine göre Araplar binlerce beyitlik şiirler ezberliyorlar; hatta nesepleriyle ilgili çok uzun bilgileri hâfızalarında tutuyor ve okuyorlardı. Bu yüzden vahyin nüzûlü esnasında o toplumda herhangi bir metni yazarak muhafaza altına alma henüz bir gelenek haline gelmemişti.

Tefsîrin Hadisle Birlikte Tedvini

Kaynakların verdiği bilgiye göre tefsîr, ilk defa hadis ilminin bir kolu olarak yazılmaya başlandı. Yezîd b. Hârûn b. es Sülemî, Şu’be b. el-Haccâc ve Süfyân es-Sevrî gibi bazı muhaddisler, hadisleri toplayıp yazmak maksadıyla çeşitli İslâm beldelerini dolaşarak, Hz. Peygamber’e isnâd edilen sahih rivâyetleri bir araya getirmeye çalışırken, bu arada Resûlullah ve sahâbeden nakledilen tefsîrle ilgili nakilleri de topladılar. Tabii ki bu zatların maksatları, öncelikle hadisleri yazmaktı.

Tefsîrin Müstakil Olarak Tedvini

İlk defa hadis ilminin bir kolu olarak yazıya geçirilen tefsîr rivâyetleri, kısa bir süre sonra müstakil bir ilim haline geldi. Esasen bu, bir zaruretin sonucuydu. Çünkü tâbiûn döneminin sonlarına kadar sözlü nakil yoluyla gelen tefsîr rivâyetleri yanında, insan tefekkürünün gelişmesi ve birtakım hâdiselerin meydana gelmesi neticesi dirâyet (re’y) tefsîri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Rivâyet tefsîri, Hz. Peygamber ve ashâbtan nakledilen rivâyetlerin hadis kitaplarına girmesiyle bir anlamda muhafaza altına alınmıştı. Şayet dirâyet tefsîri için de aynı şey yapılırsa, bu malzeme de korunmuş olacaktı. İşte muhtemelen sözünü ettiğimiz anlayıştan hareket eden ilk dönem müfessirleri, bir taraftan hadis ilmiyle birlikte tedvin edilen malzemeyi vakit geçirmeden kendi alanına taşımak; diğer taraftan da daha sonra bir açılım göstererek devam edecek olan tefsîrin temellerini atmak maksadıyla müstakil eser yazma hareketini başlattılar. Elimizdeki belgeler Kur’ân’a dair nakilleri bir araya toplayarak onu baştan sona tefsîr eden ilk şahsın, Mukâtil b. Süleyman olduğunu göstermektedir.

Tedvin Dönemi Müfessirleri ve Tefsîrleri

Mukâtil b. Süleyman (et-Tefsîrü’l-kebîr)

Fikrî cereyanların kaynaştığı ve düşüncelerin yavaş yavaş rayına oturmaya başladığı ikinci hicri asrın ilk yarısında et Tefsîrü’l-Kebîr adıyla bir kitap yazan Mukâtil, bu eserinde Kur’ân’ı başından sonuna kadar mevcut sûre tertibine göre tefsîr etmiştir. Müellif, bir yandan âyetlerin nüzûl sebepleri, nüzûl zamanları ve kastedilen şahısların kimler olduğu konusunda bilgiler vermiş; diğer yandan da kelimelerle ilgili etimolojik açıklamalar ve nahvî tahliller yapmıştır.

Süfyânu’s-Sevrî (Tefsîrü’s-Sevrî)

Müthiş bir ezber kabiliyetine sahip olduğu söylenen es- Sevrî’nin bütün muhaddisler tarafından güvenilir (sîka) bir râvi olduğu ileri sürülmektedir. Kur’ân’a dair geniş bilgisi sebebiyle yaşadığı dönemin en büyük müfessirlerinden biri kabul edilmiştir. Hac farîzasını ifâ etmek üzere Mekke’ye gittiğinde mevcut idarecileri tenkid ettiği için bir müddet hapsedilmiş, sonra da Basra’ya giderek 161/777’de orada vefat etmiştir.

Mukaddimesinden bu eserdeki bilgilerin, Süfyânu’s-Sevrî’nin talebesi olan Ebû Huzeyfe Musâ b. Mes’ûd el-Basrî tarafından nakledildiği anlaşılmaktadır. es-Sevrî bu eserinde Kur’ân âyetlerinin tamamını değil bir kısmını tefsîr etmiştir. Sûreler, Hz. Osman’ın Mushaf’ındaki sıralamaya göredir. Müellifin, Kur’ân’ı tefsîr ederken re’y ile tefsîrden uzak durarak sahâbe ve tâbiûn kavilleriyle âyetleri açıklamaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Rivâyetlerin çoğu Mekkeli müfessirlerden nakledilmektedir. Bu haberler arasında zaman zaman merfû hadislere de rastlamak mümkündür.

Yahyâ b. Sellâm (Tefsîru Yahya)

Müfessirin tam adı Yahya b. Sellâm b. Sa’lebe et-Teymî’dir. Müfessir Yahyâ, ilk asırlarda İslâm’ın önemli ilim merkezlerinden biri sayılan Kûfe’de 124/741 senesinde dünyaya gelmiştir. Hayatı hakkındaki bilgiler yok denecek kadar azdır. Sadece menkıbe türü anlatımlara rastlanmaktadır. Biyografik eserlerden öğrenebildiğimiz sadece onun 182/798 senesinde Kayravan’a yerleştiği ve 200/815 de hac görevini yerine getirdikten sonra Kayravan’a geri dönerek orada vefat ettiğinden ibarettir. Musannafât sahibi olan Yahyâ’nın ayrıca bir de tefsîri vardır. Söz konusu tefsîr, müfessirin ismiyle Tefsîru Yahya diye anılmaktadır. Yahya b. Sellâm’ın bu tefsîri, ilk asırlardaki ilim ve kültürü toplayan bir ansiklopedi mahiyetinde olduğundan büyük öneme sahiptir. İlk tefsîrlerden biri olan bu eser, Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiîlerden gelen nakilleri içermekle birlikte, kırâat, lügat, nahiv, tarih ve dînî ahkâma ait konularda aklî izahlara da yer vermektedir.

Bu tefsîr, nakil, tenkid ve tercihe yer vermesi bakımından Taberî’nin tefsîrine nisbetle bir önceliğe sahiptir. Yani, önce tefsîr ile ilgili rivâyetleri nakletmiş, sonra onları tenkide tabi tutmuş ve daha sonra da onlar arasından tercihte bulunmuştur. Tercihini daha ziyade kelimenin sözlük manasına ve irab kaidesine göre yapmıştır. Ondan sonra gelen Taberi ise bu metodu geliştirerek kullanmıştır. Ancak onda, Taberî’nin tefsîrinde olduğu gibi mantık, felsefe, tıp, tabiat ve astronomi vb. ilimler yer almamaktadır.

Ferrâ (Meâni’l-Kur’ân)

Asıl adı Yahyâ b. Ziyâd olan Ferrâ 144/761 senesinde Kûfe’de dünyaya gelmiş, çocukluğunu ve ilk tahsil yıllarını burada geçirmiştir. Bilgi ve görgüsünü geliştirmek maksadıyla daha sonra Basra’ya giden Ferrâ, kaynakların belirttiğine göre başlangıçtan beri lügat ve tefsîr ilmine daha fazla ilgi göstererek bu konularda büyük lügat âlimi Halil b. Ahmed’den ve yine o dönemin meşhur âlimlerinden biri olan Yûnus b. Habib’ten ders almıştır. Bağdat’ta bulunduğu bir sırada şehrin en yetkili bilgini olan Kisâî ile giriştiği ilmî bir tartışma, Ferrâ’nın hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Böylece o, kendi ilmî otoritesini çevresindekilere kabul ettirmek suretiyle halifenin huzuruna davet edilecek derecede büyük bir şöhrete kavuşmuştur.

Kisâî’nin ölümünden sonra da arkadaşlarının ısrarı üzerine onun yerine geçerek bir taraftan ders vermeye, diğer taraftan da Meâni’l- Kur’ân adıyla bir tefsîr yazmaya başlamıştır. 206/822 senesinde hac farîzasını yerine getiren Ferrâ, 207/823 yılının başlarında vefat etmiştir. Meâni’l-Kur’ân, Ferrâ’nın tefsîr sahasında kaleme almış olduğu en meşhur eseridir. Bu eser, daha sonraki lügat ve gramer çalışmalarında kendisine müracaat edilen başlıca kaynaklardandır. Çünkü söylendiğine göre müellifin, söz konusu eserinde, âyetlerle ilgili olarak ortaya koyduğu dil özelliklerinden hareketle, Arapça’nın sarf ve nahvi tespit edilmiştir.

Âyetlerin nüzûl sebepleri, kırâatı ve neshi gibi konuların ele alındığı bu tefsîrde âyet ve sûre sırasına riâyet edilmiştir. Ancak her âyet üzerinde durulmayıp sadece irâba konu olanlar ele alınmıştır. Dolayısı ile bu tefsîr, Kur’ân’ı nahvî yönden ele alan önemli kaynaklardan biri sayılmaktadır.

Ebû Ubeyde (Mecâzu’l-Kur’ân)

Basra nahivcilerinin en meşhurlarından biri olan Ebû Ubeyde Ma’mer b. el- Müsennâ, Basra’da dünyaya gelmiş ve orada yetişmiştir. Tenkitçi bir üsluba sahip olması sebebiyle aleyhinde çok şey söylenmiş; bazıları onu Hâricilikle bazıları da Kaderiyecilikle itham etmiştir. Şahsına karşı yapılan bütün bu hücumlara rağmen kendi döneminde yaşayan birçok âlim de ondan övgü ile söz etmektedir.

Ebû Ubeyde’nin tefsîrinin adı Mecâzu’l-Kur’ân’dır. Müfessir bu eserini, sûre ve âyet tertibine göre kaleme almakla birlikte, Kur’ân’ın bütün âyetlerini tefsîr etmemektedir. Daha ziyâde ele aldığı âyetteki kelimelerin anlamları, iştikakları ve iraplarını konu edinmektedir. Bol bol eski Arap şiiriyle isitişhadda bulunulan tefsîrde, bazen zâid harflere işaret edilmekte, bazen de âyetlerde yer alan sanatlara değinilmektedir.

Abdurrezzâk b. Hemmâm (Tefsîr)

Kaynaklar Abdurrezzak’ın söz konusu âlimin yanında tam sekiz sene kalarak ondan on bin hadis yazdığını kaydetmektedirler. Ancak Ahmed b. Hanbel, Abdurrezzak’ın ömrünün sonuna doğru gözlerini kaybettiğini, dolayısıyla görme özrünün kendisine ârız olduğu andan itibaren, ondan yapılan nakiller konusunda itiyatlı davranılması gerektiğini belirtmektedir. Çünkü Ahmed b. Hanbel’e göre Abdurrezzak’ın kitabında bulunmayan bazı hadisler, gözlerini kaybettikten sonra kendisinden nakledilmeye başlanmıştır. Bu da ister istemez akla bir takım kuşkuların gelmesine sebebiyet vermektedir.

Abdurrezzak Tefsîr adıyla bir eser kaleme almış ve o bu eserinde sahâbe, tâbiûn ve etbâu’t-tâbiinden nakillerde bulunmuştur. Bu nakiller özellikle lügat, sebeb-i nüzûl, nasih-mensuh, kırâat, fıkıh ve isrâilî haberleri içermektedir. Tercih ve tenkidin hiç yer almadığı söz konusu eser tam bir rivâyet tefsîridir. Bu da diğer dilbilimsel tefsîrler gibi sûre ve âyet tertibine göre yazılmış olmakla birlikte, Kur’ân’ın her âyetini içeren bir tefsîr değildir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.