Temel Tefsîr Yöntemleri – 5.Ünite Özeti

Temel Tefsir Yöntemleri

Giriş

Rivâyet tefsîr yöntemi bağımlı ve nakilci bir niteliği öne çıkarırken; dirâyet tefsîr yöntemi öznel, ictihadî ve serbest bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Rivâyet tefsîrinin diğerine göre daha köklü ve daha erken olduğu rahatlıkla söylenebilir. İki yöntemin bir arada uygulandığı çalışmalar da mümkündür. Fakat tefsîrde esas olanın rivâyet olduğu yönünde âlimler arasında bir kabul vardır. 

Rivâyet tefsîri zamanla gelişmiş ve gelişimini dirâyet tefsîri şeklinde sürdürmüştür. Bu bakımdan rivâyetleri sadece rivâyet tefsîrine özgü bir malzeme olarak görmemek gerekir. Rivâyetin sağlıklı bir dirâyet tefsîri için de gerekli olduğu unutulmamalıdır. Sağlıklı bir tefsîr, hem rivâyet hem dirâyet tefsîri olabilmelidir.

RİVÂYET TEFSİR YÖNTEMİ

Tefsîr tarihinin ilk tabakalarında, müfessirin Kur’ân’ı nakilsiz olarak kendi başına tefsîr etmesi hoş karşılanmamış, tenkit edilmiştir. Aslında bu durum sadece Kur’ân tefsîriyle sınırlı da değildir. Zira Kur’ân herhangi bir konuda delilsiz ve bilgisiz hüküm vermeyi zann kapsamında değerlendirmiş ve zanna tabi olmayı yasaklamıştır (İsra (17), 36; Yunus (10), 36; Hucurat (49), 12; Necm (53), 28). Bu konuda Hz. Peygamber’in, “kim Kur’ân’ı kendi görüşüyle tefsîr ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın” şeklindeki hadisi de etkili olmuştur.

Kur’ân’ın nuzülüne şahit olan muhatapların ilahi metinden ne anladıklarını dikkate almak önemli ve gerekli olmalıdır. Peygamberlerin kendi kavimlerinin dilleriyle gönderilmelerinin arkasında da bu anlayışın yattığı düşünülmelidir.

Rivâyet Tefsîrinin Tanımı

Rivâyet sözlükte, birini su kaynağına götürmek ve su içirmek gibi anlamlara gelir. Buna göre rivâyet, bir kaynağa gitmek, başka bir ifadeyle nakle dayanmak demektir. Terim olarak ise “Kur’ân’ı Kur’ân, Hz. Peygamber’in sünneti ve selefin açıklamaları ile tefsîr etmek” diye tanımlamak mümkündür. Rivâyet tefsîrine bu yüzden me’sûr veya naklî tefsîr de denilmektedir.

Rivâyet tefsîri yönteminde müfessirin kendisinden daha çok, hâricî bir kaynağa dayanması söz konusu olmaktadır. Kur’ân’ın Kur’ân, Arap dili ve cahiliye şiiri ile tefsîr edilmesi, hâricî kaynak olmaları açısından rivâyet tefsîri kapsamına dâhil edilmiştir. Ne var ki bir âyetin başka bir âyetle tefsîr edilmesini rivâyet değil, dirâyet kapsamında ele alan görüş, bu bağlantıyı insan yeteneğinin bir ürünü olarak görmektedir. Daha açık bir ifadeyle buna göre müfessir kendi zihin gücü ve bilgi düzeyiyle bir âyeti başka bir âyetle açıklama yönüne gitmekte, böylece rivâyet değil, dirâyet yöntemini kullanmaktadır. Öte yandan Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsîri, müfessirin kendi dışında harici bir kaynak olması açısından rivâyet tefsîri kapsamına dâhil edilmiştir. Nitekim kitabımızda bu görüş desteklenmiştir.

Rivâyet Tefsîrinin Tarihî Gelişimi

İlk bahsedilmesi gereken malzeme Hz. Peygamber’in tefsîridir. Zira Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ın tamamını olmasa da bir kısmını tefsîr ettiği bilinmektedir. Ashabına Kur’ân’ın müphem, mücmel ve müşkil yönlerini açıklamıştır. Bu dönemde meselelerin azlığı, insanların vahyin inişine şahit olmaları ve dillerinin saflığını koruması gibi sebepler, Hz. Peygamber’in bütün Kur’ân’ı tefsîr etmesini gerekli kılmamıştır.

Peygamberimizin vefatından sonra müslümanların yeni yerleri fetih etmeleri ile birlikte müslümanlar yeni kültürler ve dini gruplarla karşılaşmışlardır.ortaya çıkan meselelere çözüm bulma yolunda sahabîler, gerek Hz. Peygamber’den duydukları açıklamaları, gerekse vahyin ortamına vakıf olmaları neticesinde oluşan kendi görüş ve çıkarımlarını (içtihatlarını) sonraki nesillere aktarmışlardır. Onların bu türden yaptıkları tefsîrlerde bile yetiştikleri nebevî çevrenin etkisi göz ardı edilmemelidir.

Daha sonra gelen tâbiîn tabakası da, sahabe neslinin yaptığı gibi, Hz. Peygamber ve sahabeden gelen nakillere kendi rey ve içtihatlarını ilave ederek sonraki nesillere, yani tebei tâbiîn tabakasına nakletmişlerdir.

Rivâyet Tefsîr Yöntemine İlişkin Uygulamalar

Rivâyet tefsîr yönteminde, Kur’ân başta olmak üzere, Hz. Peygamber, sahabe, tâbiîn ve tebei tâbiîn tefsîrleri dikkate alınmaktadır. Şimdi bunları örnekleriyle kısaca inceleyelim:

Kur’ân’ın Kur’ân’la Tefsîri

Kur’ân’da bir yerde kapalı olan bir husus, bir başka yerde açıklanmış olabilmektedir. Âlimler arasında “Kur’ân kendi kendisini tefsîr eder” sözü meşhurdur. Kur’ân’ın kendisini tefsîr etmesinin çeşitli şekilleri vardır. Bazen Kur’ân’daki mutlak bir ifade istisna, sebebini zikretmek, tahsis etmek veya içeriğini bir başka yerde açıklamak suretiyle kayıtlı hale gelmektedir. Yine bazen ism-i mevsul, ism-i işaret veya zamir gibi müphem ifadeler de başka bir âyette açıklanabilmektedir. Bazen de Kur’ân’daki garib bir kelime bir başka yerde izah edilebilmektedir. Şimdi bunlara bir-iki misâl verelim:

1. Bu ilk örnek, Peygamberimiz tarafından uygulanmış bir Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsîri örneğidir.

الَّذِينَ آمَنُوا وَلمَْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لهَمُُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ

/“İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte onlar korkudan emin olacaklardır, hidâyette olanlar da bunlardır” (En’am (6), 82) âyeti nazil olduğunda bu durum sahabeye ağır gelmiş, “hangimiz haksızlık yapmaktan kurtulabiliriz ki” diye endişelerini belirtmişlerdir. Peygamberimiz onlara “siz Lokman’ın oğluna söylediği sözleri görmüyor musunuz?”diyerek,

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ /

“hani Lokman oğluna nasihat ederken, evladım dedi, sakın Allah’a şirk koşma, çünkü şirk büyük bir zulümdür” (Lokman (31), 13) âyetini okumuştur. (Taberî, 2000). Böylece Peygamberimiz En’am sûresindeki zulmü, Allah’a şirk koşma olarak açıklamıştır. Bunu yaparken de Lokman sûresindeki ilgili âyete dayanmıştır.

2. Kur’ân’da bazı insanların kalplerinin Allah tarafından mühürlendiği, bu yüzden de hidâyete eremeyecekleri bildirilmektedir. Şu âyetler bu hususu dile getirmektedirler:

مْ وَعَلَى سمَْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ 􀄸 خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوِ /

“Allah onların kalplerini ve kulaklarım mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır” (Bakara(2), كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللّهُ عَلَىَ قُلُوبِ الْكَافِرِينَ ;( 7 /“Allah, kâfirlerin kalplerini böyle mühürler” (A’raf (7), 101). Bu âyetler tek başına okunduğunda inanma ve iyi insan olma özgürlüğünün bulunmadığı, Allah’ın bazı insanları inanan, bazılarını da inkarcı yaptığı düşüncesi hakim olabilir. Ne var ki bu âyetler Kur’ân’daki bağlamları içinde incelendiğinde, kalpleri mühürlenmiş insanların kendi özgür iradeleriyle bu sonucu hak ettikleri anlaşılmaktadır. Zîrâ bu insanlar, Kur’ân’ın tespitiyle inanmadıkları halde inandık diyerek nifak çıkarmışlar, hevâlarını ilah edinmişler, tamamen maddeci bir anlayış içerisine girmişlerdir. Misaklarını bozmuşlar, Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, haksız yere Allah’ın gönderdiği peygamberleri öldürmüşler, uyarıldıkları ve çağırıldıkları şeylere karşı kalplerinin kılıflı ve kapalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Durumları iyi olduğu halde sırf nifaklarından dolayı cihada çıkmamışlar, dünyayı âhirete tercih etmişlerdir.

Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı bir beşerin öğrettiğini söyleyerek Allah’ın âyetlerini inkar etmişler ve Allah’ın azabından hiç korkmamışlardır. Verdikleri sözlerinde durmamışlar, kendilerine her türlü misal açıkça anlatılmış olmasına rağmen, sırf inat ve kibirlerinden dolayı inkâr yolunu seçmişlerdir. Kalpleri mühürlenen ehl-i kitab ise, daha önce Kur’ân’ın gelmesini bekledikleri, hatta müşriklere karşı Kur’ân’dan yardım istedikleri halde, Kur’ân kendilerine gelince, gerçekte herkesten önce inanmaları gerekirken onu inkâr etmiştir. Allah’ın kendilerine indirdiği açık delilleri gizlemişler, kitaplarındaki kelimeleri tahrif etmişler, dillerini eğip bükerek ve tevhit dinine dil uzatarak Hz. Peygamber’e “dinle dinlemez olası” demişler ve küfretmişlerdir.

Tâğuta inanmış, hatta müşriklere “siz Müslümanlardan daha doğru yoldasınız” demişlerdir. Allah’a cimri demişler, işledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmamışlar, isyan etmişler, haddi aşmışlar, iki yüzlülük yapmışlar, misaklarını bozmuşlar ve Allah hakkında kötü zanlar beslemişlerdir. Namuslu ve iffetli Müslüman kadınlara zina iftirası atmışlar, Allah’a ve elçisine düşmanlık etmişlerdir. (Ünver, 1996). İşte bu suçlardan sonra Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.

Kur’ân’ın Rivâyetle Tefsîri

Hz. Peygamber’in Tefsîri: Hz. Peygamber’in Kur’ân’a karşı teblîğ ve tebyîn olmak üzere iki temel görevi vardır. Gelen vahyi noksansız olarak insanlara ulaştırmış ve onu ihtiyaç durumuna göre açıklamıştır. Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı nasıl tebyîn ettiği, açıklamalarda bulunduğu konusuna şu misalleri verebiliriz:

ِنَّ  . 1 􀄺 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاء فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَِّ   /“Ey peygamber, kadınları boşayacağınız vakit iddetleri içinde boşayın” (Talak (65), 1) âyetinden boşamanın makbul şekli ve keyfiyeti açık olarak anlaşılamamaktadır. Zira Abdullah b. Ömer’in hanımını boşaması hadisesinde problem yaşanmış, bunun üzerine Peygamberimiz âyet de kastedilen boşama şeklini izah etmiştir.

Olay kısaca şöyle olmuştur: “İbn Ömer dedi ki hanımımı, hayızlı iken boşadım. (Babam) Ömer bu durumu haber vermek üzere Hz. Peygamber’e gitti. Resûlullah ona, ‘oğluna emret, hanımına dönsün. Temizlenip, sonra bir hayız daha görüp temizlenene kadar hanımını yanında tutsun. Sonra cinsel ilişki kurmadan isterse boşasın, isterse evliliğine devam etsin”. İşte Yüce Allah’ın bahsettiği iddet budur.”

2. İmran b. Husayn’ın bulunduğu bir mecliste biri, “sadece Kur’ân’da olandan söz edin” deyince İmran, “sen ahmak bir adamsın! Öğle namazının dört rekât olduğunu, onda kırâatin açıktan okunmayacağını Allah’ın kitabında gördün mü?” diye çıkışır. Sonra namazı, zekâtı ve benzeri hükümleri sayarak şöyle der: “Bütün bunları Allah’ın kitabında açıklanmış, olarak buluyor musun? Kur’ân bunları müphem bırakmıştır. Sünnet ise tefsîr etmiştir”. (Kurtubî, 2003).

Sahabe Tefsîri:Kur’ân ve tefsîri açısından sahabe, Hz. Peygamber’den sonra en önemli tabakadır. Görüş ve kararlarının dikkate alınması son derece lüzumludur. Çünkü onlar vahye, vahyin iniş yerlerine, vahyi önceleyen tarihi olay ve şartlara şahitlik etmiş olan mümtaz insanlardır. İslâm’ın bütün aşamalarına sadece şahit olmakla da kalmamış, deyim yerindeyse müdahil de olmuşlardır.

Şimdi de sahabe tabakasından gelen birkaç tefsîr misâli inceleyelim:

وَلهَمُْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ . 1 /“Onlara cennetlerde tertemiz eşler vardır” (Bakara (2), 25) âyetinde geçen “tertemiz eşler” ifadesi hakkında sahâbî müfessirlerden İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd şu açıklamayı yapmışlardır: “Tertemiz eşler, hayız görmezler, abdestsizlik ve cünüplük halleri olmaz, ayrıca kötü de kokmazlar”. (Taberî, 2000).

وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِّلنَّاسِ . 2 /“Bizim sana gösterdiğimiz rüyayı ancak insanlar için bir imtihan aracı yaptık” (İsrâ (17), 60) âyetini İbn Abbâs, sûrenin baş tarafında zikredilen mucize gece yolculuğuyla açıklamış ve bu rüyadan maksat “isra gecesinde Hz. Peygamber’e gösterilenlerdir” demiştir. (Taberî, 2000).

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ . 3 /“(Allah) her gün bir iştedir” (Rahman (55), 29) âyeti, zühd ve takva hayatıyla ön plana çıkan Ebu’d-Derdâ’ya sorulduğunda, biraz da kendi ruh halini yansıtan şu açıklamayı yapmıştır: “(Allah her an) ya bir günahı bağışlar, ya bir sıkıntıyı giderir, ya bir topluluğu yükseltir ya da bir başkasını olduğu yere bırakır.”

Tâbiûn Tefsîri: Hz. Peygamber’in vefatının ardından hulefây-ı râşidin döneminde fetihler hızla artmaya devam etmiştir. Sonuçta birçok ülke, din ve kültür mensubu insan Müslüman olmuştur. Arap dili sahabe tabakasındaki saflığını nisbeten kaybetmiştir. Yeni Müslüman olan kimselerin önceki kültür, medeniyet, örf ve adetlerini İslâm toplumuna aktarmaları sonucunda sosyal, kültürel ve dini bir karışma ortaya çıkmıştı.

Şimdi de tâbiîn tabakasına ait birkaç tefsîr misâli inceleyelim:

1. Tefsîrinde re’ye yoğun olarak yer veren ve tâbiîn âlimlerinin önde gelenlerinden olan Mücâhid,

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ /

“o gün bir takım yüzler Rablarına bakıp parlayacaktır” (Kıyame (75), 22-23) âyetlerini, “Rablerinden sevap beklerler” şeklinde açıklar ve bu yorumuna “mahlûkatından hiç kimse onu göremez” sözünü de ilave eder. Ünlü müfessir Taberî, Mücâhid’in bu görüşünü uygun görmez, onun yerine İkrime ve Hasen’den gelen ahirette mü’minlerin Rablerine bakacağı şeklindeki görüşü doğru bulur.

2. Yine Mücâhid, كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ /“aşağılık maymunlar olun” (Bakara (2), 65) âyetini tefsîr ederken mecâzî anlamı tercih eder. Ona göre bu âyetten murat edilen şey, fiziksel bir değişiklik değil, kalplerinde ve ahlaklarında olan bir bozulma ve değişmedir.

3. Önde gelen tâbiîn müfessirlerinden olan Saîd b. Cübeyr,

أَلمَْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا
نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالجِْبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا هَؤُلَاءِ أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلًا

/“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla (tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: “Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar!” (Nisa (4), 51) âyetinde geçen “cibt” kelimesinin Habeşçe olduğunu ve “sihirbaz” manasına geldiğini, “tâgût” kelimesinin de “kâhin” demek olduğunu ifade eder. (Taberî, 2000).

Rivâyet Tefsîrinin Zaaf Noktaları

Rivâyet tefsîri konseptinde sadece Hz. Peygamber’e veya sahabeye ait görüşler değil, aynı zamanda tâbiîn ve sonraki nesillere ait görüşler de yer almaktadır. Hatta Ehl-i kitap kültürüne ait bilgiler de bu tefsîr çeşidi içinde değerlendirilmektedir. Bahsedilen bu meselelerde rivâyet tefsîrinin zaaf noktaları, eleştiriye açık yönleri ortaya çıkmaktadır. Bu hususları üç maddede toplamak mümkündür:

1. Tefsîrde uydurma haberlerin çok olması: Daha önce de ifade edildiği gibi ilk başta tefsîr ilmi, müstakil bir ilim değil, rivâyetler tarzında ve hadis ilminin bir dalı konumundaydı. Hadisler içerisinde uydurma haberlerin ortaya çıkmasına paralel olarak, tefsîrde de böyle bir durum görülmüştür. Uydurma haberlerin başlamasında ilk dönemdeki siyasi ve mezhebi ayrışmalardan kaynaklanan taassup ve bidatlar önemli oranda etkili olmuştur. Kötü niyetli insanlar birtakım haberler uydurarak otorite isimlere nispet etmişlerdir. Meselâ İmam Şafii “İbn Abbas’dan nakledilen haberlerden ancak yüz kadarı sahihtir” diyerek bu durumu özetlemiştir. Buna rağmen konuyla ilgili tüm haberlerin uydurma olduğu elbette ileri sürülemez. Hadis usulü kriterleri çalıştırılarak uydurma olan haberlere dikkat çekilmeli, tüm haberlere uydurma gözüyle bakılmamalıdır.

2. İsnatların hazfedilerek sadece metinlerin yer alması: Nakil bilgilerinde isnadın çok önemli işlevi vardır. Çünkü haberlerin doğruluğu veya yanlışlığı, öncelikle o haberi söyleyen kimselerin durumuyla belli olur. Râviler güvenilir ve sağlam ise, rivâyet ettikleri haberler de güvenilir ve doğru olur. Haberlerde râvileri bize tanıtan dinamik, -en başta- isnat zinciridir. İsnad yoksa, o haberi nakledenlerin kim oldukları da bilinemeyecektir. Bu da sahih olanla uydurma olanın ayırt edilemeyecek olması anlamına gelir ki bu durum, hadis ilmi kriterlerine göre büyük bir kusurdur. Bazı rivâyet tefsîrlerinde haberlere ait isnatlar, fazla yer tuttuğu, okuyucuya bıkkınlık verdiği gerekçesiyle hazfedilmiştir. Meselâ Suyûtî’nin konuyla ilgili ed-Dürrü’l-Mensûr fî Tefsîri’l-Me’sûr adlı rivâyet tefsîri böyledir.

3. İsrailiyata dair haberlerin tefsîre karışması: Rivâyet tefsîrlerine Yahudi ve Hıristiyan kültürlerine ait bilgilerin geçmesi de bu ekolün zayıf yönlerinden biridir. İslâm öncesi dönemde kitâbî olmayan Araplar, Kur’ân’daki kapalılıkları sonradan Müslüman olan Yahudi ve Hıristiyanlardan sormuşlardır. Onlardan aldıkları, çoğu zaman da gerekli olmayan bu cevaplar muhafaza edilerek rivâyet tefsîrlerine kaydedilmiştir. İnsandaki aşırı merak ve hırs, bazı âyetlerin detaylarını öğrenmeye sevk ediyordu. Meselâ Ashab-ı Kehf’in isimleri, kaç kişi oldukları, köpeklerinin rengi; Nûh’un gemisinin büyüklüğü, içerisine alınan hayvanların sayıları ve cinsleri; Hz. Yusuf’un rüyasında gördüğü yıldızların adları; Hz. Musa’nın Medyen’de hizmetkârlık yaptığı evin büyük kızıyla mı, yoksa küçük kızıyla mı evlendiği gibi birçok gereksiz konu ehli kitaba sorulmuştur. Zaten gerekli olmadığı için bu bilgileri ne Kur’ân, ne de Hz. Peygamber vermişti.

Ahmed b. Hanbel’in “üç şeyin aslı yoktur: Tefsîr, melâhim ve megâzi” şeklindeki sözü, rivâyet tefsîrinin zaaf noktalarına dikkat çekmek için söylenmiştir.

Bazı Rivâyet Tefsîrlerinin Tanıtımı

Meşhur olan rivâyet tefsîrlerinden bazıları şunlardır: İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân; İbn Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l- Azîm; Ebû’l-Leys es-Semerkandi, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm; Ebû İshâk es- Sa’lebî, el-Keşf ve’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân; Ebû Muhammed el-Hüseyin el-Begavî, Meâlimu’t-Tenzîl; Ebu’l-Fidâ İsmâîl İbn Kesîr, Tefsîru’l- Kur’âni’l-Azîm; Ebû Zeyd Abdurrahmân es-Seâlibî, el-Cevâhiru’l-Hisân fî Tefsîri’l-Kur’ân; Celâleddîn es-Suyûtî, ed-Dürrü’l Mensûr fî Tefsîri’l- Me’sûr.

Taberî ve Tefsîri

Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin yetiştiği üçüncü asır, İslâmî ilimlerin gelişme çağıdır. Taberî tefsîri rivâyet tefsîr ekolünün tartışmasız en önemli örneğidir. Müfessirimiz 224/838’de Taberistan’ın Âmûl şehrinde doğmuş, yedi yaşında Kur’ân’ı ezberlemiş, dokuz yaşında hadis toplamaya başlamıştır. İlim tahsili için Rey, Basra, Kûfe, Medine, Suriye ve Mısır gibi beldelere seyahatler yapmış, sonrasında da hilafet merkezi Bağdad’a yerleşmiş, ömrünün sonuna kadar bu şehirde kalmıştır. Kendisini tam anlamıyla ilme adamış olan Taberî, ömrü boyunca hem okumuş, hem okutmuş; tarih, kırâat, fıkıh, hadis, tefsîr, meânî gibi ilim dallarında otorite olmuştur. Bu ilim dallarını tefsîrinde büyük bir başarıyla temsil etmiştir. Öte yandan Bağdad’da Hanbelilerle mücadele dolu yıllar geçirmiş, huzuru, evinde oturup kitap yazmakta bulmuştur. Kırk yıl, her gün kırk varak yazarak muazzam eserlerini telif ettiği anlatılmaktadır. Ömrünün tamamını ilme adayan Taberî, aynı zamanda çok onurlu bir âlim örneği sergilemiştir. Esmer, nahif ve uzun boylu bir bedene, fasih bir dile sahip olan Taberî, 310/923 senesinde vefat etmiş, ikamet ettiği evine defnedilmiştir.

Hicri ilk dört asra ait tefsîr verilerini Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l- Kur’ân adlı şaheserinde toplayan Taberî, Kur’ân’ı tefsîr ederken 38.397 rivâyet malzemesini belirli bir sistematik içerisinde kullanmıştır. Tefsîrinde itikâdî konulara da yer veren Taberî, kulların fiilleri, Allah’ın görülmesi (rü’yetullah) gibi tartışmalı konulara değinir. Ehl-i sünnet düşüncesine ters olan Kaderiye ve Cehmiyye gibi grupları da yanlış görüşleri sebebiyle eleştirir. Bazen eleştirilerinde sert ifadeler kullanır. “El” ( يد ) ve “yüz” ( وجه ) gibi ifadeleri Allah’ın şanına uygun biçimde tefsîr eder.

Eserinde “tefsîr” yerine “te’vîl” kelimesini kullanır. Taberî’nin tefsîr anlayışını gösteren anahtar kavramlardan birisi “zâhir” kelimesidir. Ona göre asıl olan Kur’ân’ın zâhiridir. Bâtın veya mecaz, ancak istisnai ve huccet durumunda söz konusu olabilir.

Ebu’l-Leys es-Semerkandî ve Tefsîri

Rivâyet müfessirimizin tam adı Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhim’dir, muhtemelen Semerkand’ta doğmuştur. Hanefi mezhebinin meşhur fakihleri arasında yer alır. Zâhid bir kişidir. Hanefi fakihler hiyerarşisinde “meselede müctehid” kabul edilen Ebu’l-Leys, Hanefi fıkıh sistematiğinin gelişimine de önemli katkılar sağlamıştır.

Ebu’l-Leys özellikle vaaz, nasihat ve ilmihal alanında telif ettiği eserleri sayesinde İslâm dünyasının tanınan âlimlerinden olmuştur. Kendi kitapları ve adına nispet edilen bazı eserler Endülüs’ten Endonezya’ya varıncaya kadar yayılmıştır. Hatta Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm adlı tefsîri de Bahru’l-Ulûm adıyla karıştırılmıştır. Oysa bunlar farklı tefsîrlerdir. Birincisinin müellifi Ebu’l- Leys iken, ikincisi Alâeddîn Ali b. Yahyâ es-Semerkandî’ye ait bir tefsîrdir.

Orta büyüklükte bir hacme, açık ve akıcı bir dile sahip olan Tefsîru’l- Kur’âni’l-Azîm adlı eser, Ebû Ubeyde Ma’mer b. el Müsennâ’dan sıklıkla alıntılar yapmış, nüzul sebepleri, kıraat farklılıkları ve nesih konularına ağırlık vermiş, aynı zamanda tasavvufî-işârî tefsîr ekolün ilk örneklerinden kabul edilmiş, itikada dair görüşleri Maturidilik paralelinde olmuştur.

Begavî ve Tefsîri

Adı Ebû Muhammed el-Huseyn b. Mes’ud el-Ferrâ eş-Şâfiî el-Begavî olup, Horasan’da Merv ile Herât arasında bulunan “Bağ” veya “Bağşûr” adlı bir kasabada 433/1041 veya 436/1044’de dünyaya gelmiştir. Genç yaşta babasını kaybetmesi ve ailenin sorumluluğunu yüklenmesi sebebiyle ilk bilgilerini Horasan bölgesinde almış, diğer âlimlerin aksine ilmi seyahatlerde bulunamamıştır. Merv şehrine yerleşerek ilmini bu şehirde tamamlamıştır. Begavî Kur’ân, sünnet ve fıkıh ilimlerinde temayüz etmiştir. Müçtehit bir âlimdir. Sünnet ilminde de otorite olmasından dolayı kendisine “Muhyi’ssünne” ve “Rüknu’d-dîn” gibi lakaplar verilmiştir.

Begavî’nin Meâlimu’t-Tenzîl adlı rivâyet tefsîri hakkında çeşitli âlimlerin değerlendirmeleri vardır. Meselâ İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usûli’t-Tefsîr adlı kitabında “Begavî tefsîrini, Sa’lebî’den kısaltarak almıştır. Fakat tefsîrini Sa’lebî’deki mevzu hadisler ve bidat görüşlerden korumuştur” der. Buna karşı Kettânî er-Risâletü’l-Mustatrafe adlı eserinde Begavî’nin tefsîrini, zayıf ve uydurma sözler ve hikâyeler içerdiği iddiasıyla kötüler. Benzer eleştiriler yanında olumlu değerlendirmeler de yapan Muhammed Huseyn Zehebî ise et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn adlı eserinde özetle şu hususları belirtir: Begavî tefsîrinde abartıya düşmeden kıraatler hakkında bilgi verir.

İrab ve belâğat konularına, tefsîrle ilgisi olmayan diğer ilimlere dalmaz. Fazla olmamakla beraber bazen manaları açıklamak için nahiv açıklamalarına zorunlu olarak girer. Fakat Kelbî ve diğer zayıf rivâyet sahibi kişilerden rivâyette bulunması onun hatalarındandır. Zehebî’ye göre bir açıklama yapmadan bazı isrâilî haberleri aktarması, tefsîrde selefe ait birbirine muhalif görüşleri nakletmesi ve bunlar arasında bir tercihte bulunmaması, uydurmaları yalanlamaması tefsîrin olumsuz yönlerindendir. Ne var ki tercihte bulunmaması, uydurmaları yalanlamaması şeklindeki eleştiriler, aksini ispat eden pek çok örnek bulunması sebebiyle isabetli ve objektif görülmemektedir.

Rivâyet tefsîri olan Meâlimu’t-Tenzîl’in müellifi eserinin mukaddimesinde Kur’ân’ın eşsiz manalarını kavrayabilmek için onun tefsîrini, özelliklerini, nüzul sebeblerini, hükümlerini, nâsih ve mensûhunu, umum ve hususunu bilmek gerektiğini söyler. Tefsîrinde Abdullah b. Abbas ile tabiîlerden ve selef imamlarından nakilde bulunduğunu ifade eder. Begavî daha sonra, kıraatleri ele aldığını, âyetlere uygun olarak veya hükümleri açıklamak için aldığı hadisleri, sağlam hadis kaynaklarından naklettiğini, münker olanları ve kullanılması uygun olmayan haberleri almadığını belirtir.

Begavî tefsîrinin hemen her sayfasında hadiste bir otorite olduğunu, yaptığı tespit ve yorumlarla göstermektedir. Müellif âyetleri açıklama konusunda diğer âyetlerden ve hadislerden faydalanır.

Begavî, müteşabih âyetlerden olan hurûf-ı mukatta’a hakkında bir tercihte bulunmaz, sadece konuyla ilgili görüşleri aktarır. Kelâmî meselelerde de kendi şahsi görüşlerini değil, kelam âlimlerinin görüşlerini nakletmekle yetinir. Selef ve ehl-i sünnet düşüncesine ters düşen fırkalara cevaplar verir ve görüşlerini çeşitli yollarla çürütmeye çalışır. Meselelere selef ve ehl-i sünnet yolunu takip ederek kısa açıklamalar getirir. Tenkitlerinde de mezhep ismi vermeden üstü kapalı değerlendirmelerde bulunur. Az da olsa âyetlerde açıklama gerektiren kelimeler için Arap şiirinden delil getirir.

İbn Kesîr Ve Tefsîri

İbn Kesîr ismiyle meşhur olmuş müfessirin tam adı İmâduddin Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesîr’dir. 701/1301’de Dimeşk civarındaki Busrâ köylerinden birinde dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybederek yetim kalan İbn Kesîr, ağabeyi Abdulvehhâb’ın terbiyesinde büyür, 706/1306’da ağabeyi ile birlikte Dımeşk’a yerleşir, İbn Teymiyye başta olmak üzere pek çok âlime öğrenci olur. Genç yaşından itibaren eserler yazmaya başlar. Hadis, fıkıh, târih ve tefsîr sahalarında yazdığı eserler daha sağlığındayken şöhret bulur. Mısır’dan Karâfî, Debbusî, Vânî ve Hutenî gibi âlimlerden de icazet almıştır. Tedris hayatına atıldıktan sonra da pek çok talebe yetiştirmiştir. Ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetmiş, 774/1373’de Şam’da vefat etmiştir.

İbn Kesîr’in ilminin genişliğine devrin âlim ve talebeleri şahitlik etmişlerdir. Meselâ tabakat âlimi Zehebî onun hakkında “imâm, müftü, sağlam bir muhâddis, âlim, mütefennîn bir fakih, nakilci bir müfessir idi, faydalı eserleri vardır” derken, İbn Hacer, “hadislerin rical ve metinlerini tetkik ile meşgul oldu. Pek çok faydalı eser hazırladı. Eserleri sağlığındayken şöhret kazandı. Ölümünden sonra da insanlar onlardan yararlandılar… muhâddis fakihlerdendi” der. Suyutî de İbn Kesîr’le ilgili olarak “hadis ilminde, hadislerin sahih olanını olmayanından ayırmada, illetlerini, ihtilâf yollarını göstermede, cerh ve tadilde, rical ilminde otorite idi” demektedir. İbn Tanğriberdî ise onun hakkında, “dâima çalıştı, fıkıhta, tefsîrde, hadiste âlim oldu, cem etti, tasnif yaptı, ders verdi, hadis rivâyet etti, eserler yazdı” şeklinde ifadeler kullanır.

İbn Kesîr, akîde yönünden Eş’arî, fıkıh yönünden Şâfiî olmasına rağmen, İbn Teymiyye’ye çok bağlanmış, bazı meselelerde onun kanaati doğrultusunda fetva vermiştir. İbn Kesîr’in pek çok eseri vardır. Ancak burada sadece tefsîr alanındaki Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm adlı eseri zikredilecek ve metodu incelenecektir. İbn Kesîr’e göre tefsîr yollarının en güzeli Kur’ân’ı Kur’ân ile tefsîr etmektir. Şayet bu şekilde tefsîr etmekten âciz kalınırsa onu sünnet ile tefsîr etmek gerekir. Sadece re’ye dayanarak Kur’ân’ı tefsîr etmekten sakınmak lazımdır. Bu yüzden bazı selef âlimleri anlayamadıkları âyetleri tefsîr etmemişlerdir. Âyetin izahı Kur’ân, hadis ve sahabe sözlerinde yoksa, Mücâhid b. Cebr gibi tâbiîn âlimlerinin sözlerine müracaat edilmelidir. İbn Kesîr tefsîrinde isrâiliyât hususuna nasıl yaklaştığını da açıklar. Ona göre bu tür anlatımlar, dayanılmak ve bağlanılmak için değil, ancak istişhâd veya misâl olarak anlatılabilir.Ona göre isrâiliyât kökenli kıssalar şu üç kısımda değerlendirilebilir: 

1. Doğru olduğunu bildiğimiz ve elimizdeki delillerin de doğruluğunu teyit ettiği nakiller ve kıssalardır ki bu nevi kıssa ve nakiller sahihtir.

2. Yalan olduğunu bildiğimiz ve elimizdeki delillere ters düşen nakil ve kıssalardır.

3. Ne kendisine inanılan ne de yalan olduğu söylenebilen, hakkında sükût edilen nevidir ki yukarıda olduğu gibi bunu da hikâye etmek caizdir. Ancak bu tür anlatımlar genellikle dinen bir fayda sağlamaz. Meselâ Ashâb-ı Kehf’in isimleri ve sayıları, köpeklerinin rengi, Hz. Musa’nın asasının hangi ağaçtan olduğu, Allah’ın Hz. İbrahim için dirilttiği kuşların adları, ölü sığıra ne ile vurulduğunun tayini, Allah’ın Hz. Musa’ya ne tür bir ağaçtan seslendiği bu çeşit anlatımlardır.

İbn Kesîr’in tefsîrdeki yöntemi özetlenecek olursa şu hususlar söylenebilir: Bu tefsîr, âyetlerden hüküm çıkarmada, kapalılıkları beyân etme konusunda en yararlı tefsîrlerdendir. Kur’ân’dan öğüt alma ve hüküm çıkarma hususunda gerekli olmayan uzun irab tahlilleri, belâgat sanatları, buna dair nükteler ve diğer ilimlerin konusuna giren çıkarımlar bu tefsîrde yoktur. Kur’ân’ı Kur’ân ile tefsîr yapar, sonra âyetle ilgili merfu hadisleri dikkate alır ve onlardan elde ettiği delilleri beyan eder. Daha sonra da sahabe, tâbiîn ve selef âlimlerinin sözlerini nakleder.

Yine bu tefsîr, rivâyet tefsîrlerinde yer alan isrâiliyâtın zararlarından okuyucuları genel anlamda korumaya çalışır. Onları tahkik ederek sakıncalı yönlerini ortaya koyar. Arap dilini açık ve anlaşılır bir şekilde kullanır, tefsîrdeki manalarla teknik bilgiyi birlikte öğreterek okuyucuyu öğrendikleriyle amel etmeye davet eder, onları âyetin nazil olduğu ortama götürmeye çalışır, nâzil oluşunun yüce maksatlarını bildirir. Vecihleri ve lafızların muhtemel anlamlarını açıklarken inceleme ve mülahazalarını sadece tefsîr ettiği âyeti anlamaya teksif eder, konuyu dağıtmaz. Haberleri cerh ve tadile tâbi tutar, aralarında tercihte bulunur. Sağlam ve zayıf olan yönlerini beyan eder. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Atiyye gibi kendisinden önce gelen birçok müfessirden nakilde bulunur.

DİRÂYET TEFSİR YÖNTEMİ

Fetihlerle birlikte İslâm coğrafyasının genişlemesi sonucunda Müslümanlar arasında daha önce hiç duyulmamış yeni problemler, felsefî fikirler ve akımlar ortaya çıkmıştır. Bir de nübüvvet asrından uzaklaştıkça Müslümanların vahyî ve nebevî bilgi ve kültürlerinin zayıflaması, hem daha önce üzerinde durulmayan nassların, hem de açıklanmış olmakla birlikte yeniden ele alınması gereken âyetlerin tefsîrini zorunlu hale getirmişti. İşte böyle hassas bir dönemde söz konusu edilen tefsîrin, rivâyet kaynakları yanında farklı bilgilere ve içtihada da yer vermesi icap ediyordu. Bazen de farklı rivâyetler arasında tercihte bulunmak gerekiyordu. Bu da dirâyet tefsîrinin ilk adımıydı.

Dirâyet tefsîrini rivâyet tefsîrinden ayıran en belirgin özellik, müfessirin çeşitli yollarla elde ettiği bilgi ve birikimi neticesinde oluşan kanaatine yer vermesidir. Dirâyet tefsîrinde müfessir, rivâyet müfessirine oranla çok daha aktif ve teyakkuz durumundadır. Fakat burada bir meseleyi izah etmekte yarar vardır: Acaba dirâyet tefsîri, rivâyetlerden hiç istifade edemeyecek midir? İşte burada dirâyet tefsîrinin kabule şayan görülen kısmıyla, yani memduh dirâyet ile kabule şayan görülmeyen, kötülenen, yani mezmum dirâyet kısımları anlaşılır hale gelmektedir. Sağlıklı ve kabule şayan görülen bir dirâyet tefsîri, elbette rivâyet tefsîr kaynaklarını kullanmalıdır.

Memduh dirâyet tefsîrinin takip etmesi gereken belki en sağlıklı yöntem, öncelikle rivâyet tefsîri kaynaklarına başvurmak olmalıdır. Sonra da dirâyet müfessiri bu kaynaklardan elde ettiği bilgileri, kendi döneminin bilgi, birikim ve akıl süzgecinden geçirmelidir. Ortaya koyduğu yorumların heva ve hevese değil, delil ve karineye dayalı olmasına dikkat etmelidir. Dirâyet müfessirinin ortaya koyacağı bu zihinsel çaba esasında içtihat demektir. Her âyet için böyle bir çalışma yapılması gerekmeyebilir. Rivâyet tefsîri kaynaklarından elde ettiği bilginin problemi çözmesi durumunda dirâyet müfessirinin belki sadece problemi ve bulduğu çözümü tahlil etmesi gerekecektir.

Dirâyet Tefsîrinin Tanımı

Kelime olarak dirâyet, bir şeyin mahiyetini bilmek, kavramak, idrak etmek demektir. Dil uzmanları aynı manaya gelmek üzere dirâyet kelimesinin ilim demek olduğunu ifade ederler. Terim olarak ise dirâyet tefsîri, “yalnızca rivâyetlere bağlı kalmayıp dil, edebiyat, mantık, kıyas ve daha başka ilimlere dayanılarak yapılan Kur’ân tefsîri” demektir. Buna rey ve aklî tefsîr de denir.

Dirâyet Tefsîrinin Esasları

1. Müteşabih alana ait hususiyetlerin farkında olmak.
2. Yorumlarında delil ve karineye dayanmak, kişisel ve subjektif yorum yapmaktan kaçınmak.
3. Mezhep taassubundan uzak durmak.
4. Delilsiz olarak Allah’ın muradı konusunda kesin yargıya varmamak. Dirâyet müfessirinin Kur’ân’da üç çeşit ilim olduğunu ve bunların da kesin olarak bilinemeyeceğini hatırdan uzak tutmaması gerekir.

Bunlar şu üç alandır:

1. Allah’ın zatı, sıfatları ve gaybi konular alanıdır ki bu hususlarda hiç kimsenin söz söylemesi caiz değildir.
2. Allah’ın peygamberine bildirdiği alan. Bu alanda söz söylemek ise ancak Peygamber’e ve onun haber ve izin verdiği kimseler için söz konusu olabilir.
3. Allah’ın peygamberini tebliğ etmeğe memur ettiği alan. Bu da iki kısımdır: Ancak işitmek yoluyla söz söylemenin caiz olduğu nâsih-mensuh, nüzul sebepleri, haşr, mebde ve mead gibi ilimlerin yer aldığı alan. Diğeri de nazar ve istidlal yoluyla bilinebilecek olan hükümler, meseller ve öğüt kabilinden anlatımlara ait alandır.

Dirâyet Müfessirinin Uygulayacağı Yöntem

Dirâyet tefsîrcisi manayı önce Kur’ân’da, bulamadığı takdirde sünnette araması gerekir. Mana sünnette de bulunamadığında sahabe kavline müracaat edilmelidir. Müfessir âyetin doyurucu yorumunu bu kaynaklarda bulamadığı takdirde rey ve içtihat yoluna başvurmalıdır. Bu noktada şu hususların da müfessir tarafından dikkate alınması zorunludur:

1. Tefsîr, tefsîr edilen kavram, konu veya âyete noksansız ve ziyadesiz mutabık olmalıdır.
2. Hakikat-mecaz ayırımına dikkat edilmelidir. Sözde aslolanın hakikat olduğu, hakikatin mümkün olmaması durumunda mecaza/te’vîle gidilebileceği unutulmamalıdır.
3. Âyetlerin vahyediliş gayesini gözetmelidir.
4. Âyetlerin siyakını dikkate almalıdır.
5. Nüzul sebeplerini gözetmelidir.
6. Âyetlerdeki lafızların lügat, sarf, nahiv ve belagat gibi bağlantılarını göz önünde tutmalıdır.
7. Âyetlerin ruhuna ve iniş gayesine uymayan haşviyât türü detaylı sarf ve nahiv kaidelerine, fıkıh ve fıkıh usulü meselelerine, akaid ve kelam münakaşalarına dalmaktan uzak durmalıdır. Aynı şekilde müfessirin uydurma hadislerden, kıssa ve haberleri zikretmekten de kaçınması gerekir.
8. Müfessirin zeki ve dikkatli olması, bir âyetin çeşitli vecihlere muhtemel olması durumunda tutarlı ve makbul tercihte bulunabilmesi, bunun için de tercih etme kurallarını bilmesi gerekir.

Bazı Dirâyet Tefsîrlerinin Tanıtımı

Meşhur dirâyet tefsîrlerinden bazıları şunlardır: Zemahşerî, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Kâdî Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl; Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît; Hatîb Şirbînî, es-Sirâcu’l-Münîr; Ebussuûd, İrşâdu’l- Akli’s-Selîm; Âlûsî, Rûhu’l-Meâni fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm; Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili.

Razî ve Tefsîri

Fahreddîn Râzî, naklî, aklî ve tabiat ilimlerinde derin kültür sahibi olan büyük bir âlimdir. Her şeyden önce tefsîri onun bu çok yönlü kültür birikimine fazlasıyla şahittir. 543/1149’de Rey şehrinde doğan müfessirin tam adı Muhammed b. Ömer b. Huseyn el-Kureşî et-Teymî el-Bekrî et- Taberîstânî’dir. İlminin ilk kaynağı, Rey hatibi olarak tanınan babasıdır. Zamanının âdeti gereği ilim tahsili için çeşitli ilim merkezlerine seyahatlerde bulunan Fahreddîn Râzî, ilk seyahatini Hârizm’e yapmış, orada Mutezile akidesini benimseyen kimselerle giriştiği mezhebî ve itikâdî münazaraları sebebiyle buradan çıkarılmış, ardından Buhâra’ya gitmeye niyetlenmiş, yolu üzerinde tabip Abdurrahman b. Abdilkerim es Serahsî’ye uğramıştır.

Râzî’den çok hoşlanan bu zât ona ikramlarda bulunmuş, bu sebepten bir müddet Serahs’ta kalmıştır. Sonra Buhâra’ya gelmiş, burada Hanefî fakihi Radî Neysâburî ile münazaralar yapmıştır. Semerkant, Hocent, Benâkit, Gazne ve Hind beldelerini dolaştıktan sonra Buhâra’ya geri dönmüştür. Muhaliflerinin halkı kışkırtması yüzünden Buhâra’yı terketmek ve memleketi Rey’e geri dönmek zorunda kalmıştır. Sonunda Herat’a yerleşmeye karar vermiş ve orada evlât ve mülk sahibi olmuştur. Bazı âlimlerin VI/XII. asrın müceddidi olarak gördüğü Râzî, ilim için yaptığı bütün gezilerinde kendini çok derinlikli olarak yetiştirmiş, geliştirmiş, ilmin pek çok dalında otorite olmuş, eserler vermiştir. Bir yere giderken kendisine sorular sormak üzere hemen etrafında bir kalabalık oluşur; vaazlarında halkla beraber, melik, vezir, âlim ve emirler bulunurdu.

Gerek ilminin zenginliği, gerekse izzeti nefis sahibi oluşu Râzî’nin sultanlar, melikler ve emirler katında yüksek mevkiler edinmesini sağlamıştır. Râzî, sağlam bir iman ve ruhî riyazete sahipti. Bazen hutbelerinde ağlar, dinleyenlerini de ağlatırdı. Fikirlerini adeta meydan okurcasına ortaya koymaktan çekinmeyen bir tabiatı vardı. Tefsîrini, Bâtınîlerin bozuk te’vîllerini tenkit etmek ve onlarla mücadele yapmak için telif etmiştir. Devrinde çok yüksek bir ilmî mevkie ulaşan bu büyük âlim 606/1210’da vefat etmiştir. Hayatı boyunca mücadele ettiği Kerrâmîlerin onu zehirlediği ve ölümü üzerine sevinç gösterileri yaptıkları söylenir.

Râzî, Mefâtihu’l-Gayb adlı tefsîrin metodunu, Fâtiha sûresinin tefsîrini yaparken ortaya koymuş, diğer sûreleri de belirlediği esaslara göre tefsîr etmiştir. Sûrelerin başlangıçlarında, o sûreden elde edilecek faydaları kaydeder. Tefsîrinde ilmî meseleler, hikmetler, terbiye ve belagat nükteleri, Arapça gramer kaidelerinden hareketle ortaya çıkan neticeler, birbirine bağlanmış manalar ve kelâmî meseleler yer alır. Çok çeşitli meseleleri ihtiva etmesi bakımından bazı ilim adamları “Râzî’nin tefsîrinde, tefsîrden başka her şey var” demişlerdir. Tefsîrindeki her sûre başlı başına bir kitap sayılabilir. Kitaplar baplara, her bap da meselelere ayrılmaktadır. Her meselede mukaddimeler, hüccetler, latifeler, hükümler, vecihler yer almaktadır.

Baplar kısımlara, kısımlar fâidelere ayrılmaktadır. Birçok fıkhî mesele, aklî sırlar, lügat bilgileri ve kelâmî mevzular arasında okuyucu adeta deryadan deryaya daldığını düşünür. Ancak okuyucunun esasında aynı deryanın kolları arasında yüzdüğünü fark etmesi uzun sürmez. Mefâtihu’l-Gayb tefsîri, kelâmî meseleleri Kur’ân’a dayanarak istinbat eder, tefsîr konularına girerken ilmî ve aklî yöntemleri kullanır. Bu arada Müslümanların ahlâkî alanda da meleke kazanmaları için sâlih kimselerin öykülerini, sûfi kıssalarını, hikmetli insanların mev’izelerini, âdil hükümdarların davranışlarını anlatır. Tefsîre başlarken konuyla ilgili bütün fikirleri zikreder, sonra onların delillerini arz ederek münakaşalara girişir. Delillerini ortaya koyarak tercihler yapar.

Bütün meseleleri ikna edici bir üslûpla ve sağlam felsefî münakaşalara dayandırarak inceler, nübüvvet ve mucizeler hakkında kuvvetli aklî deliller ortaya koyar. Nakil, sahih ve sabit olduğu zaman onu esas alır. Şayet bir konu hakkında rivâyetlerde bir şey bulamazsa akla müracaat eder. Tatbik edilebilecek önemli bir fikir bulduğunda onu muhtelif şekillerde takdim eder. Âyetlerin kültür açılımlarını ortaya koyar. Bazen de önceki tefsîrlere atıfta bulunarak okuyucuyu onlara sevk eder. Tefsîrinde yaptığı münazaralardan, seyahatlerden ve başından geçen ilginç olaylardan bahsetmesi de yine bu eserin hususiyetlerindendir.

Kâdî Beydâvî ve Tefsîri

VII/XIII. asırda Azerbeycan bölgesinde İslâmi ilimler alanında yetişen en önemli âlimlerden birisi Kâdî Beydâvî’dir. Tam adı Abdullah b. Ömer b. Muhammed Nâsiruddîn Beydâvî’dir. Beydâvî, Şiraz yakınlarındaki Beydâ’da doğmuştur. İlmî tahsilini de bu şehirde tamamlamıştır. Müfessir, Hindistan’dan Endülüs’e kadar bütün İslâm âleminde şöhret bulmuş, özellikle tefsîri, zamanından günümüze kadar ilim erbabı tarafından yoğun ilgi görmüş; şerh, haşiye ve ihtisarları yapılmıştır. Şirâz’a kadı olmuş ve baş kadılığa kadar yükselmiştir.

Kadılıktan ayrıldıktan sonra 650/1252’lerde Tebriz’e yerleşmiş ve ömrünü bu şehirde geçirmiştir. 685/1286 veya 691/1319 yıllarında vefat etmiştir. Şâfi’i mezhebine mensup olan Beydâvî, tefsîr, hadis, fıkıh, kelâm, usûl, mantık, nahiv, belagat ilimlerinde otorite olmuş, bu ilimlerde önemli eserler vermiştir. Özellikle usulû’d-din ile usulû’l-fıkhın arasını cemetmiş, din ve hikmet ilimlerine Arap dili ve edebiyatı bilgilerini ilave etmiştir.

İslâmi ilimlerin hemen her alanında çok önemli eserler veren Beydâvî, asıl şöhretini Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl adlı tefsîriyle kazanmıştır. Eş’arî hikmetleri yansıtan bu tefsîr, ilmî tarzın en yüksek eserlerinden kabul edilir. Birçok İslâm ilim merkezinde ve Avrupa’da defalarca basılmıştır. Üzerine yapılan şerh, haşiye ve taliklerin sayısı 250’yi aşmaktadır. Sadece Osmanlı âlimleri Beydâvî tefsîri üzerine 60 civarında şerh ve haşiye çalışması yapmışlardır. Fıkıhta Şâfiî mezhebine mensup Beydâvî’nin orta hacimli bu tefsîri, ehli sünnet esasları ve Arap dili kuralları doğrultusunda âyetleri tefsîr eder. Mutezile yaklaşımına karşıt bir tavır oluşturur. En önemli kaynaklarından birisi Keşşâf olduğundan Beydâvî tefsîrini, Keşşâf’ın sünnî versiyonu olarak da görmek mümkündür.

Beydâvî tefsîri, meselelerin çok detayına inmez, kısa ve etkili bir şekilde ele aldığı meselenin faydalı yönlerini verir. Bazen sarf, nahiv, lügat, mantık, kırâat, tarih, kelâm gibi konulara çok kısa ve özlü bir şekilde değinir. Bu yüzden anlaşılmakta zorluk çekilir ve bilgileri kapalı bırakmakla itham edilir. Beydâvî’nin tefsîrinde yararlandığı en önemli kaynaklar, Zemahşerî’nin Keşşâf’ı yanında Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb’ıdır.

Nesefî ve Tefsîri

Tam adı Ebu’l-Berekât Abdullah b. Ahmed en-Nesefî olan müfessir, Maveraünnehr bölgesinde bulunan Sogd bölgesinin Nesef şehrinde doğmuştur. Nesefî, ilim tahsilini tamamladıktan sonra müderrisliğe başlamış ve Kirman’daki el-Kutbiyye es-Sultaniyye medresesinde müderrislik yapmıştır. Müfessir ilim tahsili için bazı seyahatler yapmış ise de bu seyahatleri hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur.

Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl adlı tefsîrinin mukaddimesinde onun, irab ve kırâat vecihlerini, dil, belâgat ve işaret ilimlerinin inceliklerini ihtiva eden, ehli sünnet ulemasının sözleriyle desteklenmiş, bidat ve dalalet ehlinin batıl görüşlerinden uzak kalan, ne usandıracak kadar uzun, ne de kelimenin anlamını bozacak kadar kısa bir eser olmasını murad ettiğini ifade etmiştir. Gerçekten de Nesefî tefsîri, dirâyet ve rivâyet yaklaşımlarını uyumlu bir şekilde toplamış, bir yanıyla muhtasar, bir yanıyla da pek çok ilim ve sanat inceliklerini ihtiva eden bir tefsîr olmayı başarmıştır. Oldukça akıcı ve kolay bir dille yazıldığından fazla bir haşiyesi ve taliki yapılmamıştır.

Ebussuûd ve Tefsîri

Osmanlı İmparatorluğu altı asır boyunca üç kıtada hüküm sürmüş ve ilim, kültür, sanat, mimari, yönetim gibi pek çok sahada kayda değer başarılar elde etmiştir. Osmanlı döneminin böyle bir ortamda yetiştirdiği büyük âlimlerden birisi de Ebussuûd Efendi’dir. Tam adı Ebussuud Muhammed b. Muhammed b. Mustafa İskilîbî İmâdî’dir. Vakfiyesinde İskilip’te dünyaya geldiğine dair kayıt vardır. Otuz yıl boyunca hem Kanuni Sultan Süleyman, hem de II. Sultan Selim dönemlerinde devletin şeyhülislamlık makamını temsil etmiştir. Ebussuûd Efendi 982/1574’de vefat etmiştir. Dirâyet tefsîr alanında telif ettiği İrşâdu’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l- Kitâbi’l-Kerîm adlı tefsîriyle haklı bir ün kazanmıştır.

Ebussuûd’a, ilminin derinliğinden dolayı “Nu’man-ı Sânî” (İkinci Ebu Hanife), “Hatîbu’l-Müfessirîn” ve “Rûm diyarının Zemahşerîsi” gibi lakablar verilmiştir. Tefsîrinde nüktelerin çokluğu ve âyetler arasındaki tenasüp ve insicamın iyi bir şekilde açıklanmasından dolayı, bu eserin Zemahşerî ve Beydâvî’nin tefsîrlerinden daha üstün olduğunu söyleyenler olmuştur. Yine bazılarına göre bu eser, kendinden öncekilerde görülmeyen bir tarzda belâgat yönlerini ve ehl-i sünnet akidesini incelemektedir. Ancak tefsîrine sûrelerin faziletleri konusunda mevzû hadisler almış olmasıyla da tenkide uğramıştır.

Tefsîrde âyetlerin Kur’ân, hadis ve sebeb-i nüzul ile tefsîrine önem atfedilmiştir. Ayrıca nesh, muhkem-müteşabih, kıssalar, fıkıh, kelâm, lügat, nahiv, belagat, i’câz, kırâat, isrâiliyat, şiirle istişhad gibi konulara da yer verilmiştir.

Âlûsî ve Tefsîri

Müfessir ve müceddid olarak kabul edilen Âlûsî’nin tam adı Ebu’s-Senâ Şihâbuddin Mahmud’tur. 1217/1802’de Bağdat’ta doğmuş, 1270/1853’de yine burada vefat etmiştir. Aslında Âlûsî, birçok âlim ve edebiyatçı yetiştirmiş olan büyük bir ailenin adıdır. Bu âlimlerin en meşhuru da Rûhul- Meânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm adlı tefsîrin müellifi Âlûsî’dir. Âlûsî babasından ve diğer âlimlerden ders alarak tahsil hayatına adım atmış, 13 yaşında da ders vermeye ve eser telif etmeye başlamıştır.

Zekâsı, aklı, meselelere hızlı intikali, hafızası ve tatlı ifadesiyle ender kabiliyetlerden biri olarak görülmüştür. Fıkıhta Şafiî mezhebine bağlı olmakla birlikte, birçok meselede Hanefî mezhebine uymuş, hatta bir süre Bağdat’ın Hanefî müftüsü olmuştur. Şâir ve edebiyatçı olarak da tanınan Âlûsî’yi şöhrete kavuşturan, Rûhu’l- Meânî adlı tefsîri olmuştur. Rûhu’l-Meânî, dirâyet tefsîri yöntemine ağırlık vermişse de, rivâyet usullerini de ihmal etmemiş, en güzel şekliyle her iki metodu birleştiren bir çalışma yapmıştır. Bazı âyetlerde işârî tefsîr yaklaşımına yönelmiştir.

Sûreler ve âyet grupları arasındaki bağlantı ve uyum belirtilmiş, siyak bütünlüğü oluşturulmaya çalışılmıştır. Sûre ve âyetlerin faziletlerine dair haberler nakledilmiştir. Kıraat vecihleri, dil incelikleri ve edebî sanatlar belirtilmiştir. Bazı âyetlerin tefsîri çok geniş inceleme ve tahlile tâbi tutulmuş, zaman zaman önceki müfessirlerin bazı görüşleri de eleştirilmiştir. Astronomi, tabiat ilimleri ve felsefe konularının tefsîrlerde yer almasına karşı çıkılmışsa da yer yer anılan konulardan bahsedildiği ve faydalı bilgiler verildiği gözlenmiştir. İşarî nüktelerden sık sık söz edilmekle birlikte manasız ve izahı zor te’vîllere gidilmemiştir.

Tefsir Tarihi ve Usulü dersimizin Tefsir Yöntemleri Konusu tamamlanıp sitemize eklenmiştir. AÖF,İlitam ve DHBT Dersleri adına istifade edebilirsiniz.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.