Toplumsal Ahlâk – İslam Ahlak Esasları 8.Ünite Özeti

GİRİŞ

İnsan, bedeni ve ruhuyla bütünlük arz eden bir varlıktır. O, bedenî ve ruhî eğilimleriyle bir bakıma bir “istekler ve eğilimler” varlığıdır. Ancak onun bu istek ve eğilimlerini nasıl gerçekleştireceği, son derece önemlidir. İşte bu nokta, insanın ahlâkî boyutunu oluşturur. Ahlâk, bizden arzu ve isteklerimizi makul ve mutedil biçimde gerçekleştirmemizi ister. Nitekim ahlâkî erdemler böyle ortaya çıkar.

Öte yandan, insan toplumsal bir varlıktır. İnsan kavramının türediği “üns” kökü bile, “beraber yaşama” anlamıyla bize onun “toplumsal” yönünü hatırlatır. Zaten ahlâkî erdemler de insan ancak bir topluluk içinde yaşarken gerçekleşir. İnsan yalnız başına yaşarken “erdemli” olamaz. Çünkü iyilik ya da kötülük yapma imkânı yoktur.

İnsan “toplumsal” bir varlık olunca, onun toplumda, başkalarına karşı uyması gereken birtakım ilkeler vardır. İşte bu ilkeler “toplumsal ahlâk” olarak adlandırılır. Bu ilkelerde din, ahlâk ve hukuk birbirine destek verir. İslâm ahlâkının koyduğu ahlâk ilkeleri, toplumsal huzur ve mutluluğun elde edilmesinde büyük önem arz eder. İslâm ahlâkı “başkası”nı önemsediği ve ona değer verdiği için, başkalarıyla iyi geçinmemizi istemiştir.

Doğruluk, yardımlaşma ve dayanışma, başkalarıyla iyi geçinmek, büyükleri saymak ve küçükleri sevmek, iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak, kardeşlik, akraba, komşu ve dostluk ilişkilerini önemseyip bunların hakkını gözetmek vb. ilkeler, İslâm ahlâkının koyduğu toplumsal ilkelerdir. Dikkat edilirse bunlar, hep “başkası” ile gerçekleşen ilkelerdir. “Başkası”nı korumayı, hakkını gözetmeyi, ona yardım etmeyi ve onu “iyi”leştirmeyi ilke edinen bir ahlâk anlayışının kurduğu medeniyet, bir “hayır medeniyeti” olmuştur. Hz. Peygamber, her konuda olduğu gibi, sosyal hayata ilişkin davranışlarıyla, toplumsal ilişkileriyle de bizim için çok yönlü, güzel bir örnektir.

İnsanın Varlık Yapısı ve Ahlâkî Boyutu

İnsan, mükemmel olarak yaratılmış bir varlıktır. Felsefî antropoloji insanın“biyopsişik” bir varlık olarak niteler. O, salt biyolojik değil, ama salt psişik bir varlık da değildir. Onun hem bedenî, hem de ruhî ihtiyaçları vardır. Onu salt bedenî bir varlık olarak görmek, materyalist bir yaklaşımla hayvanî düzeye indirmek demektir. Salt ruhî bir varlık olarak algılamak ise, onu bir manastıra kapatarak keşişler gibi sürekli ibadet etmesini istemek demektir.

Oysa insan ruh-beden bütünlüğünden oluşan bir varlıktır. İki kanatlı bir kuş gibi, o, bu iki yönüyle bir bütündür. Bedenî yönü ve ihtiyaçları onun günlük hayatının devamını sağlar, onu dünyaya bağlar. Ruhî yönü ise onun moral ve manevî dünyasını oluşturur, onu ahirete bağlar; yaptıklarının hesabını ahirette mutlaka vereceğini bilerek davranmaya zorlar. Kur’an-ı Kerîm’in algıladığı insan da, salt bedenî ya da rûhî değil, bu varlık bütünlüğüne sahip olan insandır. Zaten dünya-ahiret dengesi de ancak bu varlık bütünlüğüne sahip olan insan tarafından gerçekleştirilebilir.

İnsan için önemli olan; bu iki yönüne ilişkin arzu ve isteklerini dengeli bir şekilde gerçekleştirmesidir. İnsanoğlu bedenî isteklerinin tutkunu olursa, hayvanî düzeyde kalır, insanlığını gerçekleştiremez. Sadece rûhî ve manevî isteklerini önemserse, dünya ile olan bağı zayıflar, maddî anlamda güçsüzleşir, ezilmeye ve sömürülmeye mahkûm olur. İşte insanın, bu iki yönü arasında ve bu iki yönüne ilişkin istek ve arzularında dengeyi gerçekleştirme çabası, onun ahlâkî yönünü oluşturur. Zaten ahlâkî erdemler, insanın isteklerinde dengeyi (orta yolu) bulmasıyla ortaya çıkar.

Örneğin insanın arzu (şehvet) gücünün iki ucu (ifrat ve tefriti), isteklerine aşırı derece düşkünlük (oburluk) ile iştahsızlık ve isteksizlik iken; orta yolu iffettir. Öfke (gadap) gücünün iki ucu, saldırganlık ile korkaklık iken; orta yolu ise cesarettir. İffet ve cesaret ahlâkî “erdem (fazîlet)” olmasına rağmen, oburluk ve iştahsızlık ile saldırganlık ve korkaklık “erdemsizlik (rezîlet)“tir. Ahlâkı bir “ilişkiler örgüsü” olarak nitelersek, ahlâk, daha çok, bizim başkalarıyla olan ilişkilerimizde ortaya çıkar. Başkalarıyla ilişkilermizin nasıl olması gerektiğini bize öğretir. Buna ilişkin birtakım kurallar koyar. Ahlâkı başta Kant olmak üzere birçok ahlâkçı gibi bir “görevler ilmi” olarak tanımlarsak, ahlâk, bizim kime ya da kimlere karşı görevimiz varsa, işte bütün o alanlarda ortaya çıkar ve ortaya çıktığı alana göre farklı adlar alır.

Yukarıda ifade ettiğimiz “ilişkiler örgüsü”nde, insanın, öncelikle Allah’a karşı görevleri vardır. Çünkü O, onun yaratanıdır ve onu, başta sağlık olmak üzere birçok nimetlerle donatmıştır. Öyleyse insanın Allah’a karşı birtakım görevleri vardır: O’na ibadet etmek ve şükretmek, O’na karşı bir hata ettiğinde tevbe etmek kulun sadece dinî değil, aynı zamanda ahlâkî görevleridir.

Ahlâkı, “insanın ‘iyi insan’ olma mücadelesi” olarak tanımlarsak, şüphesiz bu mücadele, onun kendini bilmeye başladığı andan itibaren hem bireysel yönünde, hem toplumsal yönünde aynı önemde devam eder. İnsanın Toplumsal Boyutu Bu ünitede insanın topluma karşı görev ve sorumlulukları üzerinde durulacaktır. Ama bu görev ve sorumluluklarımıza geçmeden, insanın varlık yapısının toplumsal boyutunu incelememizde yarar vardır:

Felsefî antropolojinin insana ilişkin bir nitelemesi de, onun “toplumsal bir varlık” oluşudur. İnsan bir toplum içinde yaşar ve ahlâkî erdemleri de ancak bir toplum içinde gerçekleştirebilir. İnsan, kavram olarak bile “üns” kökünden türemiştir. Üns; ünsiyet etmek, başkalarıyla ilişki kurmak, insanlarla beraber yaşamak demektir. Dağ başında tek başına yaşayan birinin, istese bile, ahlâkî erdemleri gerçekleştirebilme; başkalarına iyilik yapma, yardımcı olma imkânı yoktur. Çünkü yalnızdır. niteliğini gerçekleştirmesiyle doğru orantılıdır; insan, sorumluluklarını bilip başkalarıyla iyi geçindiği oranda “yetkin” insandır. İnsanın bütün ihtiyaçlarını kendi başına karşılamasına imkân yoktur.

Bundan dolayı insanlar bir arada yaşamaya mecburdur. “Temeddün” kavramı da, “çeşitli mesleklere mensup insanların, ihtiyaçlarını yardımlaşarak karşılamak suretiyle bir arada yaşadıkları yer” anlamındaki “medine”den türemiştir. Örneğin insanoğlu yeme, içme, giyim ve barınak konularındaki ihtiyaçlarını tek başına değil, ancak başkalarının yardımıyla karşılayabilir. Bu da insanın toplumsal varlık oluşunun başka bir ifadesidir.

Dinimizde beş vakit namazın cemaatle kılınmasının teşvik edilmesi, haftada bir kılınan cuma namazının farz oluşu, yılda iki kez kılınan bayram namazları, zekât ve bütün İslâm Dünyasından temsilcilerin katılımıyla gerçekleşen “büyük kongre” mahiyetindeki hac vb. ibadetlerin de amacı, insan ilişkilerini geliştirmeye ve sosyal bağları güçlendirmeye yöneliktir. (Kınalızâde, 157)

İnsanı bir sürü halinde yaşamaktan kurtaran şey; toplum içinde yaşarken birtakım ahlâk kurallarına uyarak hayatını sürdürmesidir. Toplumun olduğu yerde, doğal olarak insana birtakım görev ve sorumluluklar düşer. İnsan bir mü’min olarak kendisini sürekli iyi yönde geliştirmek ve değiştirmek, sosyal çevresini de aynı şekilde iyi yönde değiştirmekle mükellef kılınmıştır.

Başka bir ifadeyle mü’min, toplum içinde yaşarken, bütün yapıp-etmeleriyle topluma yararlı olmak ve çevresini de yararlı kılmakla sorumlu tutulmuştur. Bu, onun toplumsal sorumluluğunun gereğidir.

TOPLUMSAL AHLÂK İLKELERİ

Birlikte yaşamanın insana sağladığı birtakım avantajlar yanında, yüklediği bazı sorumluluklar vardır. Çocuklar arasında oynanan oyunlarda bile bazı kurallara uyma zorunluluğu vardır. Aksi halde oyunun düzeni bozulur. Toplumsal hayatta da insan ilişkilerini düzenleyen, din, hukuk ve ahlâktır. Hukuk, koyduğu kanunlara uymayanları cezalandırır. Dinin yaptırım gücü,daha çok uhrevî, ahlâkın ise vicdanîdir. Ama üçü arasında yakın bir ilişki, hatta paralellik vardır. Üçünün de toplumda insan ilişkilerini düzene sokmada ayrı bir katkısı vardır. Bu üç alan (din, hukuk ve ahlâk), bir üçgenin birbirini tamamlayan üç kenarı gibidir.

Nitekim bazı insan fiillerine baktığımızda bu daha net olarak anlaşılabilir: Örneğin hırsızlık, dinî açıdan “haram”, hukuk açısından “yasak”, ahlâken de “kötü” bir davranıştır. Adam öldürmek öyledir. Zina öyledir. O halde din, ahlâk ve hukuk ilkeleri, toplumsal hayattaki düzenin kaynağı, insanlığın huzur ve mutluluğunun harcıdır. Ama burada bizim konumuz, toplumsal ahlâk ve bu ahlâkı oluşturan ilkelerdir.

İslâm ahlâkının “ben merkezli” olmayıp “başkası”nı önemsediği; öne çıkardığı kavramlardan bile kolaylıkla anlaşılır. Sohbet, muhabbet, aşk, dostluk, yardımlaşma ve dayanışma, iyilikseverlik, konukseverlik, ikram, selâmlaşma, îsar (başkasını kendine tercih etme) vb. kavramlar, dikkat edilirse, hep başkasıyla gerçekleşen ilkelerdir. Sohbet, ikram, yardımlaşma, îsar vb. “başkası” olmadan gerçekleşemez. Üç kişinin oturduğu bir masaya iki bardak çay geldiğinde, o iki bardak, masanın üzerinde, kişilerin önüne birkaç defa gider gelir. Üçü de çayı birbirine ikram etmekte, arkadaşını kendisine tercih etmektedir: “Buyurun siz için, ben biraz sonra gelecek olanı alırım.” “Îsar” dediğimiz şey, işte budur. Başka bir kültürde böyle bir manzara ile karşılaşmak pek mümkün değildir.

Doğruluk

Doğruluk, insan ilişkilerinde her konuda din, ahlâk ve hukuk kurallarını gözetmek, hile ve haksızlıktan uzak durmak, yalan söylememektir. Aleyhine bile olsa haktan ve hukuktan ayrılmamak, iki yüzlü davranmamak, özünde, sözünde ve davranışlarında dürüst ve tutarlı olmaktır.

İslâm ahlâkının ortaya koyduğu kuralların en önemli özelliği, doğruluk ilkesine dayanmış olmasıdır. Doğruluk, İslâm ahlâk ilkelerinin en kapsayıcı olanıdır. İslâm’ın bir özel anlamı da “sırât-ı müstakîm (doğru yol)”dir. Yani İslâm dini, insanı Allah’a götüren doğru yoldur. Nitekim bir gün Hz. Peygamber’in yanına biri gelmiş ve “Ey Allah’ın Elçisi! Bana dini öyle bir tarif et ki bundan sonra onu kimseye sorma ihtiyacı hissetmeyim.” demiştir. Peygamberimiz: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurmuştur. (Müsned, III, 413)

Doğruluk, insanlara hak ve adaletle muamele etmek, zulüm ve haksızlıktan uzak durmaktır. Doğruluk, dinimizin de imandan sonra en fazla önemsediği, insan kişiliğini çok yönlü kuşatan ilkelerden biridir. Bunun için Müslümanlar her gün beş vakit namazlarında Yüce Allah’a “bize doğru yolu göster.” (Fâtiha /1: 6) diye dua ederler.

Doğruluk, insanın her bildiğini, her zaman, her yerde ve her durumda söylemesi demek değildir. Bazen bazı gerçeklerin gizlenmesi, ahlâkî açıdan bir çelişki değil, aksine bir görev olarak görülür:

a. Bir kimsenin, sadece kendisine söylenmiş olan veya görevi gereği bildiği bir sırrı başkasına söylemesi, doğru değildir.

b. Ülkeye veya millete zarar verecek bir bilginin, düşmanlara verilmesi doğru değildir.

c. İki kişinin arasını açacak, bir ailenin dağılmasına sebep olacak bir gerçeği söylemek doğru değildirgöster.” (Fâtiha /1: 6) diye dua ederler.

Yardımlaşma ve Dayanışma

Yardım, bir insana kendi gayretiyle elde edemeyeceği bir imkânı elde etmesinde veya karşılayamayacağı bir ihtiyacı karşılamasında veya def edemeyeceği bir belayı başından savmasında ona sözle, fiziki olarak veya daha başka bir vasıta ile destek olmaktır. Yardımı hayr haline getiren, onun nihai olarak insani varoluşu te’yid ve tahkim etmesi, onun muhafazası ve gelişimine katkıda bulunulmasıdır. Yardımlaşma, yardımın karşılıklı olarak gerçekleşmesidir. Yardımlaşma toplumsal görevlerimizden biri, toplum içinde yaşamanın, uymayı zorunlu kıldığı ahlâkî bir ilkedir. Dinimiz, yardımlaşmaya büyük önem vermiştir.

Kur’ân’da ve hadislerde yardımlaşma sadece teşvik edilmemiş, aynı zamanda emredilmiştir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, yardımlaşma ile gelişir, dinimizin kazandırdığı kardeşlik duygusu da yardımlaşma ile güçlenir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” (Mâide/5: 2) buyrulurken, yardımlaşmanın ilkesi verilmekte ve sınırları çizilmektedir. Buna göre, insanlar ancak iyi olan işlerde ve kötülüklerden sakınmak için birbiriyle yardımlaşmalıdırlar.

Zekât, yardımlaşmanın en güzel örneği ve uygulaması, yardımlaşmanın ibadet niteliğini almış şeklidir. Gerçekten yardımlaşma, dinî ve ahlâkî bir görev bilinciyle, tam olarak gerçekleştirilmiş olsa, sosyal denge sağlanacak, toplumsal ve ekonomik huzur kendiliğinden sağlanacaktır.

İnsanlara yardım etmek için mutlaka zengin olmak gerekmez. Bir de manevî yardımlaşma vardır: Üzgün ve canı sıkkın birine moral vermek, sınava girecek arkadaşımıza başarılar dilemek, yakınını kaybeden birini teselli edip yeniden hayata bağlamak, haksızlık karşısında susmayıp haklıyı desteklemek vb. hepimizin yapabileceği, zor olmayan yardımlaşma örnekleridir.

Başkalarıyla İyi Geçinmek

Kendi dışımızdaki herkes “başkası” olarak adlandırılabilir. Başta annemiz ve babamız, kardeşlerimiz, büyüklerimiz olmak üzere bütün aile yakınlarımız, komşularımız ve arkadaşlarımız herkesle iyi geçinmek, karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde olmak ve onlarla iyi ilişkiler kurmak, dinî ve ahlâkî görevlerimizdendir. Bu, toplumsal huzur ve mutluluğun temel şartıdır. Başkalarıyla iyi geçinemeyen birinin huzurlu ve mutlu olabileceğini söylemek mümkün değildir.

Başkalarıyla iyi ilişkiler kurmanın ilk şartı, insanlara sevgi ve hoşgörü ile davranmaktır. Herkesin düşüncesine saygıyla yaklaşmak, insanî büyük bir erdemdir. Bizim düşüncemiz nasıl değerli ve önemli ise başkalarının düşünceleri de o kadar değerli ve önemlidir. Bu nedenle, kimsenin düşüncesi basite alınıp küçümsenemez. Dolayısıyla karşılıklı sevgi ve saygı, iyi geçinmenin temel kuralıdır.

Dinimizin koyduğu kuralların temel hedeflerinden biri, insan ilişkilerini güçlendirmek ve başkalarıyla iyi geçinmeyi temin etmektir. Selâmlaşmak, affedici olmak, insanlara güler yüzlü davranmak başta olmak üzere, büyükleri saymak, küçükleri sevmek, akraba ve komşu haklarını gözetmek vb. insan ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlayan ilkelerdir.

İçki ve kumar, hırsızlık, zina, yalan, iftira, dedikodu, kıskançlık vb. davranışlar ise geçimsizliğin kaynağını oluşturan, insan ilişkilerini zedeleyen, hatta bitiren kötü davranışlardır. Dinimiz bu fiilleri yasaklarken, hem insanın haysiyetini korumak, hem de insan ilişkilerinin zarar görmemesini istemiştir.

Büyükleri Saymak, Küçükleri Sevmek

İnsan ilişkileri sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur. Bir toplumun büyükleri, o toplumun temel direği ve hafızasıdır. Bilgi birikimi, örnek davranışları ve hayat tecrübeleri ile büyükler, her zaman saygıya lâyıktırlar. Küçükler onlar sayesinde, onlardan edindikleri bilgilerle adımlarını daha sağlam atar, geleceğe daha güvenle bakarlar.

Yaşlılık dönemi, insanın hayatının son halkası, dünyaya ilgisinin azaldığı, bedenen zayıf düşmeye başladığı, bu nedenle ilgi ve saygıya ihtiyaç hissettiği bir dönemdir. Yaşlılardan bu ilgi ve saygıyı esirgemek, onların moral dünyasının zayıflamasına, daha çabuk yıpranmalarına neden olur. Büyüklere gerektiğinde yer vermek, onların huzurunda kemâl-i edeple oturmak, sohbetlerini dinleyip, bilgilerinden ve hayat tecrübelerinden yararlanmak, onların olgun kişiliklerini ve güzel davranışlarını örnek almak, İslâmî edep ve ahlâkın gereğidir.

Çocukluk dönemi de yine insanın ilgi ve sevgiye en fazla muhtaç olduğu dönemdir. Gerçekte sevgi ve şefkat, çocukların en önemli gıdasıdır. Bu gıdayı onlardan esirgemek, onlara yapılacak en büyük kötülüklerdendir. Onların yüreği sevgi ve şefkat mayası ile yoğrulduğu takdirde, büyüdüklerinde bu duygu onların bütün ilişkilerine de yansır.

Sevgiyle büyüyen bir çocuk kolay kolay suç işleyemez, başkasına zarar veremez. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, toplumu birbirine kaynaştıran en önemli toplumsal değerlerimizden biridir. Hz. Peygamber büyüklere saygıyı küçüklere sevgi ile birlikte zikrederek, bunların birbirinden ayrılmaz ve birbirini tamamlayan iki ilke olduğunu ifade etmek istemiş, bu iki ilkeye dikkat etmeyen kimselere ağır ithamda bulunmuştur: “Küçüklerimize şefkat ve merhamet etmeyen, büyüklerimize de saygı göstermeyen bizden değildir.” (Müsned, II, 185)

Mekke’nin fethinde Hz. Ebû Bekir, yüz yaşına yaklaşmış olan babası Ebû Kuhâfe’yi Hz. Peygamber’in huzuruna götürür. Hz. Peygamber, “Yaşlı babanı buraya kadar yormasaydın. Ben onu ziyarete gelirdim.” der. Buna karşılık Hz. Ebû Bekir, “Onun size gelmesi daha uygundur.” şeklinde cevap verir. Hz. Peygamber’in yaşlı Ebû Kuhâfe’ye karşı bu nazik davranışı, dostu Hz. Ebû Bekir’e karşı iltifatının yanında, büyüklere gösterdiği ilginin ve saygının ifadesidir.

İyiliği Tavsiye Etmek, Kötülükten Sakındırmak

Toplumun ahlâk düzeninin korunmasında herkese düşen bir sorumluluk vardır. Bu sorumluluğu Kur’an-ı Kerîm emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’lmünker (iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak) şeklinde ifade eder. Gerçekten toplumda herkes birbirine iyiliği tavsiye ettiği, kötülükten de sakındırdığı takdirde, o toplumun ahlâk düzeni kolay kolay bozulmaz. Bu ilke ile toplum adeta bir “kontrol mekanizması” oluşturmuştur. Bu mekanizma sayesinde toplumda iyiliklerin yaygınlaşması, kötülüklerin ise önlenmesi kolaylaşır.

Kur’an-ı Kerîm’de iyiliği tavsiye, kötülükten sakındırma konusunda pek çok âyet vardır. (Örneğin bkz. Âl-i İmran/3: 104, 110, 114; Tevbe/9: 71, 112; Hac/22: 41; Lokman/31: 17) Kur’an bunu toplumsal ahlâk düzeni için gerekli görür: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Âl-i İmran/3: 104) Bu ilâhî ilke, toplumda huzur, düzen ve barışı sağlamaya, kardeşliği yaygınlaştırmaya, kötülükleri ve haksızlıkları, fitne ve fesadı, anarşi ve terörü önlemeye yönelik çok önemli bir ilkedir.

Kur’an, bu ahlâk ilkesinden, inananların güzel ve önemli bir özelliği olarak övgüyle bahseder: “Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.” (Âl-i İmran/3: 114) Herkesi ilgilendiren bu toplumsal sorumluluk, bizim atasözlerimize de yansımıştır. “Her koyun kendi bacağından asılır” atasözüyle ilgili olarak; “Evet! Öyle ama bir mahalleye bir koyun asıldığında, herkes ona ilgisiz kalır da o koyun orada günlerce durursa, bütün mahalleyi kokutmaya yeter” denmiştir.

Hz. Peygamber’in “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker” faaliyetleri toplum hayatının bütün cephelerini kapsamış, ancak daha sonraları meşguliyetleri artınca, vasıflı bazı kişileri esnaf ve sanatkârların işlerini denetlemek, toplumun ahlâk düzenini kontrol etmekle görevlendirmiştir.

Kardeşlik

İslâm ahlâkı, toplumda kardeşlik duygusunun yaygınlaşmasını önemser. Kardeşliğin yaygınlaşmasıyla, toplumda insan ilişkileri daha sıcak ve samimi bir nitelik kazanır, birlik ve beraberlik ruhu gelişir, problemler daha kolay çözülür. Çünkü kardeşlik sayesinde, insanlar birbirini bir ailenin bireyleri gibi hissederler. Birbirinin derdi ile ilgilenip sıkıntılarını beraber çözmeye çalışırlar.

7. Ünitede kardeşlerin birbirine karşı görev ve sorumlulukları üzerinde durulmuştu. Orada sözü edilen kardeşlik, kan kardeşliği idi. Burada ise ifade etmeye çalıştığımız; “din kardeşliği, İslâm kardeşliği”dir. Bir de insan olmanın gerektirdiği “kardeşlik” vardır ki o daha evrensel bir yaklaşımdır. Onda bütün insanlık “kardeş” olarak kabul edilir. O, salt insan olmanın gerektirdiği, insanî değerleri ve insan haklarını öne çıkaran bir düşüncedir.

Kur’an-ı Kerîm’in “Ey Âdemoğulları!” hitabı, Hz. Peygamber’in de veda hutbesinde; “Ey insanlar! Hepiniz kardeşsiniz. Hepiniz Âdem’in oğullarısınız. Âdem ise topraktandır” ifadeleri, o kardeşliğe işaret eder.bbasîler ve Osmanlılarda da devam etmiştir.

Kur’an-ı Kerîm’de Hucurât sûresinde bir bakıma İslâm kardeşliğinin ilkeleri özet olarak ortaya konur. İnananlardan bu ilkelere uymaları istenir: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurât/49: 10) Bu ayetin hemen devamında, inananlara, kardeşliğe leke getirecek ve kardeşlerin arasını açacak davranışlardan kaçınmaları emredilir. Birinin, mü’min kardeşiyle alay etmesi, onun kusurunu araştırması, onu hoşlanmayacağı kötü lakapla çağırması, ona yapılmış bir haksızlık ve zulüm olarak görülür. Yine onun hakkında kötü zanda bulunmak, onun sırlarını araştırmak ve onu arkadan çekiştirmek, insanın ölü kardeşinin etini yemesi kadar çirkin davranışlar olarak değerlendirilir. (Hucurât/49: 11-12)

Bu ilkeler ışığında, kardeşlik bağları güçlü olan toplumlar, Hz. Peygamber’in bir hadîsinde ifade edildiği gibi, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmiş, muhkem ve güçlü olurlar. Böyle toplumlar, bir bakıma huzur ve mutluluklarını, ayrıca geleceklerini garanti altına almışlar demektir.

Akraba İlişkileri

Anne ve baba tarafından kan bağıyla bağlı olduğumuz yakınlarımıza “akraba” denir. Baba tarafından amcalar, halalar ve çocukları; anne tarafından da teyze ve dayılarla onların çocukları en yakın akrabalarımızdır. Sonra dedemiz ve ninelerimizin yakınları ile bu halka genişler. Akrabalarımızı ziyaret edip, hal ve hatırlarını sormak, onları sevip saymak da ahlâkî görevlerimizdendir. Muhtaç durumda iseler, zekât ve yardımlarımıza da öncelikle lâyık olanlar onlardır.

Sevinçli ve üzüntülü günlerimizde akrabalarımızı da yanımızda görmek isteriz. Sevincimizin onlarla arttığını, üzüntümüzün ise azaldığını hissederiz. Akrabalarımızla olan ilişki, İslâm dinî literatüründe “sıla-i rahim” kavramı ile ifade edilir. Sıla-i rahim, kısaca “akrabalık bağı” demektir. Geniş anlamda ise, akrabaya saygı göstermek, onları ziyaret ederek hallerini sormak, zaman zaman telefon açmak, gerekirse yardımlarına koşmak suretiyle aralarındaki bağın güçlenmesini sağlamaktır.

Dinimiz akrabalık bağına ve bu bağın güçlendirilmesine o kadar önem vermiştir ki, Hz. Peygamber bir hadîsinde, akrabalık bağlarını koparan, akrabalarıyla olan ilişkilerini tamamen kesen kimsenin cennete giremeyeceğini ifade etmiştir. (Müslim, “Birr”, 17, 18

Başka bir hadîsinde Peygamberimiz: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse, misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse, akrabasını görüp gözetsin. Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse, ya hayır söylesin ya da sussun.” buyurmuştur. (Buhârî, “Edeb”, 31; Müslim, “İman”, 74, 75; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 122, 123)

Hz. Peygamber’in koyduğu bu ilkelere uyulduğu takdirde, akrabalarımızla olan ilişkilerimiz güçlenecek, bu sayede de toplumda yalnızlığa itilen çağdaş insan, kendini daha güçlü hissedecektir. Ancak, akrabalar arasındaki kutsal bağın, birtakım çıkar ve menfaatlerle zedelenmemesine dikkat etmeli, zaman zaman ortaya çıkabilecek kırgınlıkların uzun süre devam etmesine izin vermemelidir. Nişan ve düğünler, özellikle de bayramlar, kırgınlıkların giderilmesi için bir fırsat olarak görülmelidir. Böyle zamanlarda akrabalık bağını yeniden kurmak için ilk adımı atan kişi, dinen ve ahlâken takdir edilecek bir iş yapmıştır.

Komşuluk İlişkileri

Aile ve akrabalarımızdan sonra yakın ilişki içinde bulunduğumuz kişiler, komşularımızdır. Komşularımızı bazen kendimize akrabalarımızdan bil yakın hissederiz. Akrabalarımızın çoğu, belki de hepsi çok uzağımızda olabilir. Ama komşularımız hemen yanı başımızdadırlar. Başımıza kötü bir şey geldiğinde, akrabalarımıza çabuk duyuramayabiliriz. Ama komşumuza seslendik mi, hemen gelip yardımcı olmaya çalışır. Atalarımızın da “Ev alma, komşu al.” derken vurguladığı gibi, toplumsal hayatta komşuluk çok önemlidir. İyi komşu bize güven verir, bir yere giderken gözümüz arkada kalmaz. Durum böyle olunca, komşuluk hakkının korunması ve komşuluk ilişkilerinin bozulmaması için bazı kurallara uymak gerekir. “Ey Allah’ın Elçisi! Komşumun benim üzerimdeki hakları nelerdir?” şeklinde bir soru soran sahabîye, Hz. Peygamber’in verdiği cevap bu konuda bize ışık tutmaktadır:

a) “Hastalanırsa ziyaretine gidersin.
b) Ödünç bir şey isterse verirsin.
c) Darda kalırsa yardım edersin.
d) Başına bir felâket gelirse teselli edersin.
e) Bir nimete kavuşur, sevindirici bir gelişme olursa tebrik eder, sevincini paylaşırsın.
f) Vefat ederse cenazesine katılırsın.
g) Evinin çatısını onunkinden yüksek yapma ki onun rüzgârını kesmeyesin. 

Dostluk İlişkileri

Dostluk ve arkadaşlık, toplumsal bir varlık olan insanın en önemli ihtiyacıdır. Çocukluğumuzda oyun oynarken, öğrenciliğimizde okula gidip gelirken, çarşıda dolaşırken hep yanımızda iyi anlaştığımız bir arkadaşımızın bulunmasını arzu ederiz.

Kindî ve İbn Miskeveyh dost kavramını; “Sen demek olan bir başkası” şeklinde tanımlar. (İbn Miskeveyh, 1983,  141) Bu tanım, kişinin, “dostum, arkadaşım” dediği kimseyle adeta bütünleştiğini, duygu ve düşüncelerinin bir bakıma onunla özdeşleştiğini ifade eder. Gerçek dostluk böyledir. Aynı şeyi hisseder, aynı şeyi düşünürler. Çağımızda insanın gerçek dostlara olan ihtiyacı, başka dönemlerde olduğundan çok daha fazladır.i ve manzarasını engellemeyesin.)” (Kandehlevî, 197Dost seçiminde bu ilkeler gerçekten önemlidir. Dostluk ve arkadaşlık maddî ve manevî birçok şeyin paylaşıldığı güzel bir ilişkidir. Bu ilişkide sevinç ve kederler paylaşıldığı gibi, gerektiğinde imkânlar da paylaşılır. Taraflar birbirine sevgi ve saygı göstermek, doğru ve dürüst davranmakla yükümlüdür.

Dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinde dikkat edilmesi gereken birkaç noktayı daha şöyle ifade edebiliriz:

a. Dostluklar bir çıkar ve menfaate dayanmamalıdır. Aksi halde menfaat sona erince, dostluk da sona erer. Hz. Peygamber, menfaate dayanmayan, Allah için olan dostlukları teşvik edip övmüştür. (Bkz. Müslim, “Birr”, 37)

b. Dostlarımızın güzel ahlâklı kimseler olmasına dikkat etmelidir. Atasözlerimiz dostluk ve arkadaşlığın önemini ne güzel vurgular: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyim.”

“Kişi arkadaşından bellidir.”
“Üzüm üzüme baka baka kararır.”9, III, 1085)

Bu hadîsi atalarımız: “İsin yanına varan is, misin yanına varan mis kokar.” şeklinde özdeyiş haline getirmişlerdir.

c. Arkadaşımızın bir hatasını ya da kusurunu gördüğümüzde, onu kırmadan, uygun bir dille uyarmalıyız. Hz. Peygamber; “Mü’min, mü’min kardeşinin aynasıdır. Onda bir kusur gördüğü zaman, onu düzeltsin.” buyurmuştur. Ancak arkadaşımızın kusurunu veya ayıbını toplum içinde yüzüne vurup onu incitmekten, onun gururu ile oynamaktan itina ile kaçınılmalıdır.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.