Yönetim, İman – Küfür ve Kader Meseleleri Etrafında Oluşan İlk Mezhepler – İslam Mezhepler Tarihi 3.Ünite Özeti

Giriş

Sırasıyla Haricîlik, Mürcie, Kaderiye ve Mu‘tezile, ortaya çıkışı, isimlendirilmesi, gelişim ve fırkalaşma süreci, yayılışı ve görüşleri çerçevesinde işlenecektir. Zira çağdaş araştırmalar, mezheplerin kurucuları, adları, yer, tarih ve olay gibi unsurlar üzerinde durmayı yöntemin parçası saymıştır. İslam mezhepleri tarihine baktığımızda bizatihi mezhep olgusunu meşru kılan şey, doğruya ve Hz. Peygamber’in getirdiği dinin özüne ulaşma iddiasıdır.

HARİCÎLİK

İsimlendirme ve Kavramsal Çerçeve

Haricî, “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek” anlamındaki hurûc kökünden, “ayrılan, isyan eden” anlamında hâricûn kelimesine nispet ekinin eklenmesiyle meydana gelmiş bir terim olup topluluk ismi olarak “Hâriciyye” ve “Havâric” şeklinde kullanılır. Fırkanın adı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İsyan ettikleri yöneticiler ile fırkanın muhalifleri onu, “insanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” anlamında kullanmışlardır. Şehristânî’ye göre, toplumun görüş birliği ile arasından seçtiği ve hak’tan ayrılmayan imama karşı ayaklanan her insan hâricî ismiyle anılır. (Şehristânî, 2005, s.109) Ona göre söz konusu ayaklanmanın veya baş kaldırmanın, ilk halîfelere veya onları takip eden herhangi bir devirdeki imamlara karşı olmasında bir fark bulunmamaktadır. Yine rivayetlerde yer alan ve muhalifleri tarafından Haricîler hakkında kullanılan diğer bir isim de “dinden çıkmışlar” anlamında Mârika’dır.

Kendileri ise Havâric ismini, “kâfirlerin arasından çıkarak Allah’a ve peygamberine hicret edenler” (Nisâ 4/100) mealindeki ayete dayanarak “Allah’a ve peygamberine hicret edenler” anlamında kullanmışlardır. Ayrıca “canlarını ve mallarını Allah’a satanlar” manasındaki ayete nispetle kendilerine Ehl-i şurât demişlerdir (Mesela bk. Tevbe 9/111). Sıffîn’de kabul edilen hakemlere rızâ göstermeyi reddetmelerinden dolayı Muhakkime; Hz. Ali’den ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle Harûriyye ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er- Râsibî’ye nispetle de Vehbiyye adlarını almışlardır.

Hâric, Havâric, Hâricûn, Mârika, Muhakkime, Harûriyye ve Vehbiyye” gibi isimler daha çok muhalifleri tarafından kullanılmıştır. Haricîler yukarıda söz konusu edilen isimleri asla kabul etmemişler ve kendilerini daha çok “ehl-i şurât” diye isimlendirmişlerdir.

Doğuşu ve Gelişimi

Havâric, hakem tayinini, yani tahkimi kabul etmesinden dolayı Hz. Ali’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır. Ancak Hâricîliğin tahkim olayı üzerine birden bire ortaya çıkmış bir fırka olmadığı da göz ardı edilmemelidir. Nitekim Hâricîlerin, “Osman’ı hepimiz öldürdük” şeklindeki sözlerine ve daha o dönemlerden itibaren ihtilalci unsurların devamı oldukları yolundaki iddialarından hareketle menşelerinin Hz. Osman’ın 35/656 yılında şehid edilmesinden önceki yıllara kadar götürülmesi mümkündür.

Sıffîn Savaşı’nda (37/657) Muâviye’nin ordusu kesin mağlubiyete uğratılmak üzere iken Amr b. el-Âs, mushafı mızrakların ucuna bağlatarak Hz. Ali’nin ordusundaki Iraklıları Allah’ın kitabının hakemliğine davet etti. Bu hareket, Iraklılar üzerinde Amr’ın beklediği tesiri gösterdi. Kendilerine Kurrâ (çok Kur’an okuyanlar) denilen, daha çok bedevî kabilelere mensup Iraklı gruplar, tahkime gidilmesi hususunda ısrar ettiler. “Ben Muaviye ve Amr’ı Mekke sokaklarından tanırım. Onlar size tuzak kuruyorlar, bunu unutmayın!” diyen Hz. Ali’yi dinlemediler, hatta onu tehdit bile ettiler.

Başka çare kalmadığını gören Halife savaşı durdurmak zorunda kaldı. Tahkime gidilmesinde ısrar edenlerden biri olan Eş’as b. Kays, Ali’nin karşı çıkmasına rağmen Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi Iraklıların hakemi olarak ilân etti. Muâviye’nin hakemi ise Amr b. el-Âs idi. Askerlerin pek çoğu ve özellikle Temîm kabilesine mensup olanlar, tahkîmin aleyhlerine neticeleneceğini görünce, yaptıklarından pişman olup bunu telafi etmenin yollarını araştırmaya başladılar. Bunun için de “lâ hükme illâ lillâh” (hüküm ancak Allah’a aittir) sloganıyla tahkime ve tahkim sonucu varılan anlaşmaya karşı çıktılar.

Hz. Ali ise buna “bu, hak bir sözdür; ancak bununla batıl murat edilmektedir” diyerek tepkisini ortaya koydu. Hz. Ali’ye karşı gelerek onu hakemlerin hükmüne razı olması için zorlayan ve hakemi dahi ona baskıyla seçtiren bu grup, daha sonra hakeme gitmeyi büyük bir suç kabul etti. Hatta Hz. Ali’den, işlediği bu suçtan ötürü tevbe etmesini istediler. Hz. Ali’nin, hakeme gitmeyi kabul etmekle küfre düştüğünü iddia ettiler. Kendileri de başta hakem olayında ısrar ettikleri için aynı şekilde küfre düştüklerini ancak bundan tevbe ettiklerini söylediler.

Bunun üzerine anlaşmayı bozması ve tevbe ederek tahkimi reddetmesi hususunda halife Hz. Ali’yi ikna edemeyince, onu terkedip Kufe yakınındaki Harûrâ denilen yere çekildiler ve böylece ilk Haricî zümreyi oluşturdular. Hz. Ali döneminde, Müslümanlardan ayrılarak Harûra’da toplanan 12.000 dolayındaki Haricî kitle, Şebes et-Temîmî’yi askerî kumandan, Abdullah b. Kevvâ el-Yeşkürî’yi de namaz kıldırmak üzere imam seçtiler. İdareyi ellerine aldıktan sonra artık her şeyin şûra yoluyla icra edileceğini, biatın Allah’a olduğunu ve iyiliğin emredilip kötülüğün yasaklanacağını ilân ettiler.Abdullah b. Abbas ve Hz. Ali’nin ikna çabaları sonucu, özellikle de liderleri İbnü’l-Kevvâ ile yapılan görüşmeler neticesinde, İbnü’l-Kevvâ da dahil olmak üzere yaklaşık 6000 kişi, halifenin tahkimden vazgeçtiğini sanarak onunla birlikte Kufe’ye gittiler.

Ancak Hz. Ali bundan vazgeçmediğini söyleyince onu terk edip geri döndü. Bunun üzerine Hz. Ali, Abdullah b. Abbas’ı onlara gönderdi. İbn Abbas’ın telkinleriyle 2000 kadar Haricî fırkadan ayrılıp geri döndü. 4000 kişi ise sapkınlık ve anarşi suçlamasıyla öldürüldüler. Geriye kalanlar Abdullah b. Vehb er-Râsibî’yi kendilerine emîr seçti (37/658). Küçük gruplar halinde gizlice Kûfe’den çıkarak Nehrevan kasabasında toplanıp kısa zamanda çevrede tam bir terör havası estirmeye başladılar. Kendi görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak tanımayan, Hz. Ali ve Hz. Osman’ı tekfir etmeyen ve lânetlemeyen Müslümanları kâfir sayıyorlar, acımasızca öldürüyorlardı.

Ashâbtan Abdullah b. Habbâb b. Eret ile hamile eşini sorguya çekmişler (isti’raz) ve ‘Ali müşriktir’ demediği için öldürmüşlerdi. Bunun üzerine Nehrevân’da, Hz. Ali’nin ordusu tarafından Hâricîlerin tamamına yakını öldürüldü (38/658). Böylece Haricîler’le münasebetler koptu ve artık onların Hz. Ali’nin saflarına katılmaları ümidi kesin olarak kalmadı. Çünkü Haricîler, Nehrevan’da dostlarının başına gelenleri hatırladıkça gayrete geliyor ve kinleri alevleniyordu. Nehrevan olayının sonuçlarından birisi de sağ olarak kurtulanlardan ikisinin Uman’a, ikisinin Kirman’a, ikisinin Sicistan’a, ikisinin el-Cezîre’ye, birinin de Yemen’e gitmesi ve Hariciyye düşüncesinin bu bölgelerde zuhur eden şer toplulukları tesir altına almasıdır.

Nehrevân hezimetinden sonra hayatta kalabilen Hâricîlerin başka bölgelere kaçtıkları ve buralarda çok sayıda Hâricî kollar oluşturdukları bilinmektedir. Nehrevân bozgunu Hâriciler üzerinde silinmez bir etki bırakmış, onlar için Allah yolunda ölmenin, şahâdetin bir simgesi hâline gelmiştir. Bu olaydan sonra Hâricileri yönlendiren en önemli duygu, intikam duygusu olmuş ve bu, bir türlü tatmin edilememiştir. Bundan sonra Haricîler, Hz. Ali’nin şehid edilmesine kadar zaman zaman küçük mahallî isyanlar çıkardılar. Bunların en önemlisi, Nehrevan’dan kurtulup Şehrezûr’a kaçan Ebû Meryem es-Sa’dî’nin isyanıdır.

Hâricîler, Mekke’de hazırladıkları son eylem plânına göre, Hz. Ali, Muâviye ve Amr b. el-As’ı öldürerek hilafet meselesine kendilerince bir çözüm getirmeyi hedeflemişlerdi. Bu amaçla her üç şahıs için birer suikastçı görevlendirmişlerdi. Hz. Ali’nin öldürülmesiyle görevlendirilen kişi Abdurrahman b. Mülcem idi. Sabah namazına gitmekte olan halîfeye saldırarak onu yaraladı. Bu yara neticesinde Ali, 21 Ramazan 40 (28 Ocak 661) tarihinde şehid oldu.

Emevîler döneminde Hârici isyanları devam etmiştir. Ancak isyanların Muâviye tarafından çok şiddetli bir şekilde bastırıldığını gören Hâricîler, Nehrevan’da ölen Abdullah b. Vehb er-Râsibî’den beri ilk defa şûra yoluyla kendilerine bir halife seçerek Müstevrid b. Ullefe et-Teymî’ye biat ettiler. 42/662 ve 43/663 yılında yeni bir ayaklanmaya karar verdiler. Müstevrid’in de hayatını kaybettiği bu isyandan çok az sayıda Haricî kurtulabildi. Kufe Hâricîleri’nin Müstevrid’den sonra yeni bir halife seçmeleri ve ikinci bir isyana teşebbüsleri, hapisten çıkan Hâricîler’in Hayyân b. Zabyân’a biat etmelerinin ardından 58 (677) yılı sonunda vuku buldu. Ancak bu ayaklanma da Kufe valisinin sert tedbirleriyle 59 (678) yılı başında bastırıldı ve Kufe yakınlarındaki Bânikyâ’da Hâricîler’in neredeyse tamamı öldürüldü. Bu yenilgi bir bakıma Kufe Hâricîliği’nin sonu olmuştur.

Halife Yezîd devrinde başlayan iç huzursuzluk, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesinin ardından Abdullah b. Zübeyr’in hilâfet davası ve bu uğurdaki silâhlı mücâdelesi, 63 (682) yılında Medineliler’in isyan teşebbüsü, Yezîd’in kumandanı Müslim b. Ukbe’nin Medine’ye saldırması (63/683) ve arkasından Kâbe’nin yakılması (64/683) toplumdaki huzursuzluğu arttırdı. Haricî hareketi de, Kâbe’nin yakılmasından kısa bir süre sonra ölen Yezîd’in arkasından epeyce genişleyerek önem kazandı. Emevî valileri Ziyâd ve Ubeydullah’in şiddetli baskıları üzerine Haricîler, liderleri Nâfi’ b. Ezrak’ın teklifiyle bir ara Abdullah b. Zübeyr’in hilâfet davasına yardımcı oldular ve onun safında Emevîler’e karşı savaştılar. Ancak Yezîd’in ölümünden sonra kanaatlerini tam olarak bilmedikleri birine yardım etmenin doğru olup olmayacağını kendi aralarında tartışmaya başladılar. Nihayet Abdullah b. Zübeyr’e gidip Hz. Ali, Zübeyr b. Avvâm ile Talha b. Ubeydullah hakkındaki görüşünü sordular. Abdullah b. Zübeyr, bu sahabîlerin hepsini hayırla anarak onların kanaatine iştirak etmeyince Haricîler kendisinden ayrıldılar.

Emeviler zamanında birkaç kez mağlup olan ve defalarca adeta katliamdan geçirilen Hâriciler, toparlanarak Şebîb b. Yezîd eş-Şeybânî’nin liderliğinde Mardin ile Nusaybin arasındaki Yukarı Dicle bölgesine yerleşip Kufe ve civarına baskınlar düzenlediler. Üzerlerine otuza yakın kuvvet sevkeden Haccâc’ın ordularını birçok defa yenen, hatta bir ara Kufe’ye de giren Şebîb de, Haccâc’ın saldırıları yüzünden 77 (696) yılı sonlarında Kirman dağlarına kaçmaya çalışırken Ahvaz’da Düceyl suyuna düşüp boğuldu. Haricîler Emevîler’in son dönemlerinde, öncekiler kadar tehlikeli olmamakla beraber hanedanın zayıflamasına paralel olarak isyanlarını yaygınlaştırdılar ve çeşitli bölgelerde çevreye korku salmaya devam ettiler. Abbasîler dönemi Haricîler açısından pek hareketli değildir. Gerçi Abbâsîler’in ilk yıllarında Ezârika, Sufriyye, Necedât gibi bazı kollar özellikle Irak ve dolayları ile Kuzey Afrika’da birtakım isyan hareketlerine başvurmuşlardır. Ancak bunlar devlet kuvvetlerince kısa sürede bastırılmıştır. Halife Mehdî zamanında Horasan’da ortaya çıkan Haricîler, Abbâsîler’e isyan ettiler (160/777). Fakat üzerlerine gönderilen hilafet kuvvetleri karşısında mağlûp oldular. Giriştikleri birçok isyan Abbâsîler tarafından bastırıldı.

Diğer taraftan Kuzey Afrika’da çeşitli isyanlar çıkardılar. Hatta Trablus, Miknâse ve Sicilmâse bölgelerini istilâ ederek Rüstemîler Devleti’ni kurup Haricilerin İbadiyye kolunu burada ortaya çıkardılar. Abbasî yönetimi Hâricîler’le mücadeleyi sürdürdü. İbâdiyye dışındaki Haricî fırkalarının Abbasîler döneminde hemen hemen hiçbir ciddi tehlike teşkil etmediği söylenebilir. İbâdiyye ise, Basra, Yemen, Hadramut, Umân, Kuzey Afrika ve Mağrib’de hâlâ varlığını sürdüren tek Haricî fırkası olma özelliğini taşır.

İlk Hâricî fırkaların ortak düşünceleri, Osman ve Ali’den ve onları siyasi davalarında haklı görenlerden teberrî edip uzaklaşmalarıdır. Bunu, bütün ibadet ve iyi davranışların üzerinde bir özellik olarak görürler ve ancak bunun kabulü durumunda bir Müslümanın nikâhının geçerli olacağını belirtirler. Ayrıca büyük günah işleyenleri kâfir saymayı ve imam (devlet başkanı) sünnete aykırı uygulamalarda bulunduğunda ona karşı ayaklanmayı (hurûc/isyan) bir farziyet kabul ederler. Kendi kanaatlerine katılmayanları, müslüman olsalar dahi kafir sayıp, mal ve canlarını helal addederler.

Hâricî kesimlerin sosyo-psikolojik özellikleri göz önüne alındığında, onların müsamahasız, dar görüşlü fikir ve tavırlarının arka planı belli ölçüde aydınlanmaktadır. Haricîler’in, daha çok yeni müslüman olan kesimlerden geldikleri görülmektedir. Vahiy ve sünnet terbiyesi altında yetişmiş sahâbe neslinin aksine bu kesimler, Hz. Peygamber’in son yıllarında çöl ve dağlık bölgelerden Medine’ye gelerek İslam’a giren, az bir müddet şehirde kalıp, o sürede ne öğrendilerse bu bilgiyle kabilelerine geri dönen Müslümanlardı. Ezberlerindeki Kur’an bilgisi yegane kaynaklarıydı. Bununla yetinmek durumundaydılar.

Bilgisiz ve kültürsüz kesimlerden geliyorlardı. Haricîler, inançlarına samimi şekilde bağlı insanlardı. Bu yüzden bildikleri yahut bildiklerini sandıkları hususları büyük bir taassupla savunuyorlardı. Kendi doğrularından şaşmıyorlar, diğer yorum ve açıklamalara kulaklarını tıkıyorlardı. İbadetlerini edâda çok disiplinli olmaları, zâhidâne yaşantıları, Kur’an’ı çok okumaları gibi özellikleri, yanlışa düşmekten onları kurtaramamıştı.

Günah işlemekten özenle sakınıyorlardı. Bu nedenle etraflarında işlenen günahlara tepkisiz kalamıyorlar, tövbe talebinde bulunuyorlar veya şiddetle müdahale ediyorlardı. Kabile insanları oldukları için devlet disiplinine alışık değillerdi. Bu nedenle halifelerin uygulamaları onlar için bağlayıcı değildi. Tıpkı çöldeki bedevi yaşantıda olduğu gibi, gördükleri haksızlıklara doğrudan müdahale ediyorlar, bu hususta kanun ve nizam tanımıyorlardı. Çöl hayatı ve kabile kanunları onları cesur, azimli, gayretli ve tabii ki merhametsiz kılmıştı.

İsyanlarında, katıldıkları savaşlarda hiç ölümden korkmadan çarpışırlar, hasımlarına acımasızca saldırırlardı. Yenildikleri çatışmalarda bile karşı tarafa büyük zarar vermekteydiler. Bu nedenle halifelik orduları Hâricî birlikler karşısında genellikle büyük zayiat verirlerdi. Kendileri gibi düşünüp yaşamayan Müslümanları dışlamaları, onları kafir saymaları da yine kabileci bencillikten kaynaklanan bir karakterdi.

Haricî Fırkaları

Ana Haricî fırkaları, Muhakkime, Nâfi’ b. Ezrak’a nisbet edilen Ezârika, Necde b. Âmir liderliğinde ortaya çıkan Necedât, kurucusu genellikle Ziyâd b. el-Asfar olarak kabul edilmekle birlikte, bazen de Abdallâh b. Saffâr olarak kabul edilen Sufriyye, Beyhesiyye, Acâride, Seâlibe ve İbâdiyye olup diğerleri bunlardan ayrılan alt gruplardır. Bunlardan Ezarika, Necedat ve Sufriyye gibi Harici fırkaları Abbasiler döneminde Irak, Horasan, Kirman, Sistan ve Kuzey Afrika’nın çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarsalar da Emeviler dönemindeki kadar başarılı olamamış ve zamanla etkilerini kaybetmişlerdir.

Varlığını Sürdürebilen Tek Harici Fırka: İbâdiyye

Fırkanın adı Kuzey Afrika ve Uman’da Ebâzıyye şeklinde söylenirken çağdaş yazarlar İbâdiyye’yi tercih etmişlerdir. Uman İbâdîleri’ne Beyâsi, Bîyâsi veya Beyâzi de denmiştir. İbâdîler, kendilerine bundan başka ilk tahkimcilerle ilgilerinden dolayı Şurât adını verdikleri gibi, ehlü’l-îmân ve’l-istikâme, ehlü’l-adl ve’listikâme, cemâatü’l-müslimîn, ehlü’d-da’vet isimlerini de vermektedirler.

Basra İbâdîleri, 65 (685) yılında Nâfi’ b. Ezrak’ın Haricî olmayan Müslümanlar hakkında ileri sürdüğü tekfirci ve dışlamacı görüşlere katılmayarak Basra’da Abdullah b. İbâd’ın etrafında toplananların oluşturduğu bir fırkadır. Kaynakların verdiği bilgilere göre Abdullah b. İbâd, Câbir b. Zeyd el-Ezdî’nin ılımlı fikirlerinden ilham alarak, Basra’dan çıkan müfrit Haricî topluluklarına katılmamış, aklıselîmin ve sünnetin sınırları çerçevesinde kalmak isteyenleri kendi etrafında toplamış, isyan hareketine karışmaksızın Basra’da kendi halinde sakin bir hayat yaşamıştır. Ebû Ubeyde isimli reisleri de Basra İbâdîleri’ni dikkatle yönetmiş, etrafında toplanan öğrencileri İbadiyye fırkası öğretileri doğrultusunda yetiştirerek onları birçok bölgeye davetçi olarak göndermiştir. “Taşıyıcılar” ya da “naklediciler” anlamında “hameletü’l-ilm” veya “nakaletü’1-ilm” adı verilen bu davetçi gruplar, İbâdiyye’nin Mağrib, Yemen, Hadramut, Uman ve Horasan’a yayılmasını sağlamıştır.

Uman İbâdîliği, Mirdâs b. Udeyye’nin bölgedeki faaliyetleri ile başlamıştır. 2/8. yüzyılın ilk yarısında hameletü’1-ilm ekiplerinden Uman’a gelenlerin gayretleriyle de kökleşmiştir. Yemen ve Hadramut İbâdîliği’nin büyük ölçüde çöküşünden iki yıl sonra Uman’daki isyanla Uman İbâdîliği kurulmuş oldu ve Cülendâ b. Mes’ûd imamete getirildi. Uman’ın Nezve şehrini merkez edinen İbâdîler, Mûsâ b. Ebû Câbir el-Ezkânî’nin başkanlığında bir şûra topladılar (177/794). Şûra üyeleri Muhammed b. Abdullah b. Ebû Affân el- Ezdî’yi imamete getirdiler. Ancak icraatını beğenmedikleri için iki yıl sonra onu azledip yerine Vâris b. Kâ’b el-Harûsî’ye biat ettiler. Vâris ile onun ölümünden (192/808) sonra yerine Gassân b. Abdullah el-Yahmedî imamete geçti. Bu arada Uman ülkesi İbâdî davetinin merkezi oldu ve Basra İbâdî ileri gelenleri Uman’da toplandı. Önce Abdülmelik b. Hamîd’e, onun ölümünün ardından Mühennâ b. Ca’fer’e bey’at edildi. 280 (893) yılında Abbasîler Muhammed b. Nûr kumandasında Uman’a sefer düzenlediler ve İbâdîler’in direnmesine rağmen bölgeyi ele geçirdiler. Ancak Uman’ın istilâsı gerçek anlamda bir hâkimiyetin kurulmasını sağlayamamış, İbâdî imameti orada kesintisiz olarak devam etmiştir. Daha sonraları İbâdîlik, Ebü’l-Kâsım Saîd b. Abdullah’ın açtığı yolda yürüyerek Uman’daki varlığını Ortaçağ’da da sürdürmüştür. Uman İbâdîliği, 16. yüzyıldan itibaren genel olarak hâkim aile ve veliaht sistemiyle yürüyen bir imamet şekline bürünmüştür. Bu sistem içinde halkın ve İbâdî âlimlerinin beğendiklerine imam, diğerlerine ise vali, mütekaddim, melik veya sultan denilmiştir. İbâdîlik bugün de Uman’da Gâfırî ve Hinâ kabilelerinin mezhebi olarak devam etmektedir. Yine Kuzey Afrika ülkelerinde ve Fas’ta, özellikle Doğu Afrika’da Zengibar adasında olmak üzere İbâdîlik varlığını bugüne kadar sürdürebilmiştir.

İbâdiyye, imamın bazı istisnalar dışında seçim (biat) yoluyla başa geçirilmesi gerektiği inancındadır. İbâdiyye, imamet makamına getirilecek şahsın vasıfları konusunda Ehl-i Sünnet’ten tamamen ayrılır ve imamların Kureyş’ten olması yolundaki anlayışı kesinlikle reddeder. Onlara göre imamet için soy değil mü’min vasfını taşıdıktan başka ilim, zühd ve adalet sahibi olmak önemlidir. Bu nitelikleri taşımak suretiyle itaate lâyık olan herkes imam olabilir. Bu görüşlerinden dolayı pek çok Arap olmayan unsurun Haricî saflarına katıldığı bilinmektedir. İmametin vasiyet veya tayinle değil cemaatin ittifakı, yani serbest seçimle gerçekleşeceği hususu İbâdiyye’nin temel prensiplerindendir. Allah’ın sıfatlarının zâtından ayrı olmadığını söylemeleri, Kur’an’ı mahluk kabul etmeleri ve ahirette şefaati inkar etmeleri İbâdîler’in Mu‘tezile etkisinde kaldığını göstermektedir. Ancak kulların fiileri konusunda Mu‘tezile’den ayrı düşündükleri anlaşılmaktadır. İbâdiyye’ye göre hayır da şer de Allah’tandır. Kulların fiilleri, Allah’ın dilemesi ve yaratmasıyla meydana gelir.

Büyük günah meselesinde İbâdiyye mutedil bir yol izleyerek diğer Hâricî gruplardan ayrılmıştır. İbâdiyye’ye göre amel, imandan bir parça olmakla birlikte, amelsizlik ya da büyük günah bir Müslümanı dinden çıkarmaz, onu doğrudan kafir yapmaz. Amelsizlik ve günahkarlık yine küfür olarak adlandırılmaktadır; fakat bu küfür “nankörlük” anlamında “nimet küfrü”dür. Bu çeşit küfür insanı bu dünyada dinden çıkarmaz. Tevbe ederse Müslümanlığa döner ve ebedî ahiret cezasından kurtulur. Tevbe etmez ise ahirette ebedî cezaya müstehak olur.

Nimet küfrü halinde olan Müslümanın canı, malı, ırzı diğer Müslümanlara haramdır. Bu dünyada dinden çıkaran küfür ise, bilinen manasıyla Allah’ı, O’nun birliğini, nübüvveti, Kur’an’ı inkar manasında “şirk küfrü”dür. Bu küfür üzere olan insanlarla emr bi’l-maruf uyarınca bu dünyada mücadele edilir. Bu görüşüyle İbâdiyye, el-menzile beyne’l-menzileteyn teorisini savunan Mu‘tezile mezhebiyle benzeşmektedir.

İbâdîler’in ibadetler ve muamelât konusunda, Uman ve Kuzey Afrika’da beraber yaşadıkları Sünnî Müslümanlarla herhangi bir mühim farklılığı bulunmamaktadır. Bu sebeple devam ettikleri camileri ayrı değildir. Mezhep ayrılığı gözetmeksizin birbirleriyle evlilik münasebeti kurabilmektedirler.

MÜRCİE MEZHEBİ

Mürcie kelimesi, “tehir etmek, “ümit vermek” anlamlarına gelen “ircâ’” kökünden türetilmiş çoğul bir isimdir. Kur’an-ı Kerim’de ircâ’ kelimesi bu manalarda çeşitli şekillerde geçmektedir (A’râf, 8/111; ayrıca bk. Tevbe, 9/16; Şuara, 26/36). Mürtekib-i kebîre (büyük günah sahibi müslüman) hakkındaki son kararı Allah’a ve âhiret gününe bırakan bu gruba, “tehir edenler, erteleyenler” anlamında “Mürcie” denmiştir. Mürcie kelimesinin “ertelemek, sonraya bırakmak” anlamına gelen “ircâ’ veya “beklenti içinde olmak, ümit etmek” mânasındaki recâ’ kökünden geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüşse de kelimenin, aslî harflerinin sonuncusu hemze olan ircâ’dan türemiş olduğu fikri tercih edilmektedir. Bunun yanında, aslî harflerinin sonuncusu vâv olan recâ’ kökünden ircâ’ kalıbında kullanıldığında birinci anlamın değişmediği konusunda da ittifak vardır. Terim olarak ise, “günahın imana zarar vermediği tezini savunarak, büyük günah işleyene ümit veren ve onun hakkındaki nihai kararı Allah’a havale edip tehir edenler” anlamına gelmektedir. Bu bağlamda Mürcie, siyasî ve itikadî bir fırka olarak büyük günah işleyenlerin durumlarını Allah’a bırakıp, manevî sorumlulukları hakkında düşüncelerini açıklamayan topluluklara verilen ortak bir isimdir.

Ayrıca Mürcie kavramı “amelleri niyet ve inançtan sonraya bırakan”, “büyük günah işleyenlere ümit veren” veya “imanı sırf dille ikrardan ibaret gören” şeklinde de tanımlanmıştır. Başlangıçta siyasî alanda bir tarafsızlığın ifadesi olan Mürcie, tarihi süreç içerisinde akaid sahasındaki tarafsızlığın da adı olmuştur. Buna göre, Mürcie, “tâatın kâfire bir faydası olmadığı gibi, günahın da imana bir zararı yoktur” şeklindeki ilkeyi kabul etmek suretiyle büyük günah işleyen kimseye ümit vermiştir. Diğer bir görüşe göre ise, imamet konusunda, Hz. Ali’yi birinci sıradan dördüncü sıraya bıraktıkları, başka bir ifade ile hilafete geçişte erteleme yaptıkları için onlara “erteleyen” anlamında Mürcie denilmiştir.

Doğuşu ve Gelişmesi

Nitekim ilk Mürcî tavır, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra aralarında Abdullah b. Ömer, Sa’d b. Ebi Vakkâs, Muhammed b. Mesleme ve Üsâme b. Zeyd gibi sahâbîlerin bulunduğu birtakım kimseler tarafından ortaya konmuştu. Bunlar başlangıçta kenara çekilip hiçbir şeye karışmayarak Hz. Ali’ye biat etmekten kaçınmışlar, ancak daha sonra biat edip ehl-i kıbleye kılıç çekmenin doğru olmadığını savunmuşlar ve ehl-i kıble ile savaşmayı, onlara kılıç çekmeyi reddetmişlerdir. Onlar için esas olan toplumsal barıştı. Eğer siyasi tartışmalar ve dini ihtilaflar bu barışı bozuyorsa, bu tartışma ve ihtilaflarda kimin haklı kimin haksız olduğunun, kimin mümin kimin fâsık ya da kafir olduğunun kararı Allah’a bırakılmalıydı. Bu erteleme, suskun kalma ya da kenara çekilme tavrıyla barışın yeniden tesisinin mümkün olacağını düşünüyorlardı.

Mürcie, büyük günah işleyen bir kimsenin, mümin sayılıp sayılmayacağı hakkındaki tartışmaların çoğaldığı bir dönemde ortaya çıkmış ve Hz. Hasan’ın hilâfeti Muâviye’ye devretmesiyle daha da güçlenmiştir. Çünkü bu olayın ardından Ali taraftarları ve pek çok kimse, zorunlu olarak Muâviye’ye biat etmiş, ardından kenara çekilerek ilim ve ibadetle meşgul olmaya başlamıştı. Haricî zihniyeti, Emevî-Hâşimî çekişmesi, Emevîler’in politik ve ekonomik siyaseti, o günkü sürecin doğurduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal problemler Mürcie’nin ortaya çıkışında etkili olan sebeplerin başında yer almaktadır. Ayrıca, büyük günah işleyenleri ve kendi dışındaki Müslümanları tekfir eden, devlet geleneğine sahip bulunmayan ve medenî hayata alışmamış olan Haricîler karşısında bütün Müslümanların eşitliğini savunan ılımlı ve uzlaşmacı bir zihniyetin doğması kaçınılmaz bir sonuçtu. Emeviler, yönetimi ele geçirince iktidarlarını meşrulaştırma yolları arayarak kendilerinin Allah’ın takdiriyle hilâfete geldiklerini ve O’nun hükmünü icra ettiklerini, bu sebeple idareye yönelik isyanın Allah’a karşı yapılmış olacağını iddia ettiler. Bu durum Müslümanlar arasında ırk ayırımı telakkisini yeniden gündeme getirdi. Emevî halifelerinin Araplar ile mevâlîye farklı muamelede bulunması, Arap olmayanların zaman zaman ayaklanmasına sebep oluyordu.

Ancak sahâbenin bir kısmı susmayı tercih etmiş ve Müslümanların görüş ayrılıklarına düşmelerine sebep olan bu fitneye katılmamayı daha uygun bulmuşlar ve bunun Hz. Peygamber’e nispet edilen “fitneye karışmama” yönündeki bir takım rivayetlerle en doğru bir davranış şekli olduğunu savunmuşlardır. Mürcie, “büyük günah işleyenlerden bazılarının günahları affedilir, kötülükleri de iyiliklere çevrilir” demekle kalmamış; daha ileri giderek, imana sahip olunduğu sürece günahın hiçbir zararının olmayacağına hükmetmişti. Emevî yöneticileri, Havâric ve Şîa gibi iktidarı ele geçirmeye yönelik bir amaç gütmeyen Mürcie mensuplarının faaliyetlerine engel olmamış ve onları çeşitli görevlere getirmekte sakınca görmemiştir. Kendilerini ilme veren bu mezhebin mensupları, daha çok Horasan ve Mâverâünnehir’de yürütülen fetih hareketlerine katılmıştır.

Ebû Hanîfe ve Mürcie: Mürcie’ye mensup olanlardan bazıları da, büyük günah işleyen kişinin durumunun, kıyamet gününde Allah’a bırakıldığını beyan etmişler ve bunlar, Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu ile pek çok noktada birleşmişlerdir. Buna göre, “büyük günah işleyenin nihaî durumu hakkındaki hükmü, yani cennetlik mi cehennemlik mi olduğu hakkındaki kararı Allah’a havale etme” şeklindeki ircâ’ görüşü, temelde Ehl-i Sünnet’in anlayışına yakın bir görüştür. Ebû Hanîfe, amelin imanın zorunlu bir parçası olmadığı noktasında ilk Mürciîler’le aynı görüştedir. Mürcie’de olduğu gibi, Ebû Hanîfe’ye göre de iman, değer bakımından amelden üstündür. Amel, imanın yanında ikinci sırada yer alır. Ancak Ebû Hanife “mürciî” vasfını kesinlikle kabul etmemektedir. “Mürcie” ifadesinin, bir Kelâm ve Mezhepler Tarihi kavramı olarak ilk etapta çağrıştırdığı anlam göz önünde bulundurulursa, Ebû Hanîfe’ye Mürciî demenin doğru olmayacağı açıktır.

Mürcie, iman tanımlaması ve irca görüşüyle birçok mezhebi etkilemiştir. Bu anlamda, halis Mürcie’nin yanında, Cebriyye’nin, Kaderiyye’nin ve Hariciler’in mürciî görüşlerinden dahi sözedilmektedir. Bu bağlamda Mürcie ismi iki grupta incelenebilir: Birincisi mürtekib-i kebîrenin hükmünü Allah’a havale ederek, imanla beraber günahın bir zarar vermeyeceğini iddia edip, tâat ve ibadetlerin önemsizliğine, amelin imandan ayrı olduğuna inanan Mürcie-i Hâlisa (hakiki, halis Mürcie); ikincisi ise mürtekib-i kebireyi kâfir saymayıp, günahkâr mü’min olarak telakki eden, özellikle Sünnî düşüncenin Ebû Hanîfe gibi reycilerini etkileyen diğer Mürcie. Bu son anlamda bazı sahabîler bile, Mürcie mensupları olarak vasıflandırılmıştır.

KADERİYYE

Kaderiyye kelimesi sözlükte “kadere mensup olan, kader taraftarı” mânasındaki “kaderî”den gelmekle birlikte ilk dönemlerden itibaren bu anlamın aksine, sorumluluk doğuran fiillerle ilgili ilâhî kaderi reddedenleri ifade etmek üzere kullanılmıştır. Terim olarak ise “kader inancını reddeden düşünce ve inanç akımı, sorumluluk doğuran fiillerin sadece insan iradesiyle gerçekleştiğini ileri süren itikadî mezhep” anlamında kullanılmıştır. Allah’ın belirlediği kader yerine insanın belirlediği bir kadere inanmaları ve fiilleri Allah’a değil insana isnat etmelerinden dolayı bu ismi almıştır.

Kelimenin bu kullanılışı hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, söz konusu grubun ilâhî kaderi inkâr etmekle birlikte her şeyi insanın irade ve kudretine bağlayarak bir bakıma kaderi kula nispet ettiği için bu isimle anıldığını söylerken, bazıları da dildeki kullanımlarda bazı şeylerin karşıtı ile adlandırılmasının söz konusu olabileceğini belirtmiştir. Bir diğer görüş ise, bu grubun kader meselesi üzerinde yoğunlaşıp kendini nihaî doğruya ulaşmış görmesi ve diğer grupları yanlış bulmasına dayanmaktadır.

Kısaca bunlara Kaderiyye denilmesinin nedeni kader konusunu merkeze almalarından dolayıdır. Bu bağlamda Kaderiyye kelimesi, “kader konularına ölçüsüzce dalanlar” anlamında da kullanılmıştır. Bu gruba bazen ehlü’l-kader de denilmiştir. Başlangıçta kaderiyye ya da ehlü’l-kader ismi, kendi içinde çelişkilerden uzak olmayan esnek nitelikteki bu zümrelere kötüleme amacıyla muhalifleri tarafından verilmiştir. Bu adlandırmada, bazı hadis kaynaklarında yer alan ve kadercileri Mecûsîler’e benzeten rivayetler önemli rol oynamış olmalıdır. Düşünce ve inanç okulu durumuna gelmesini sağlayacak bir sistematiğe sahip olmayan Kaderiyye akımının görüşleri çeşitli kişilerce temsil edildi ve giderek Mu‘tezile grubunun temel tezleri arasına girerek varlığını sürdürdü.

Kader konusunu gündeme getiren ilk kişinin Emevi halîfelerinden Abdülmelik b. Mervan döneminde Haccâc tarafından öldürülen Ma’bed el-Cühenî (v. 80/699) olduğu bilinmektedir. Tâbiûn âlimlerinden olan ve Hasan Basrî’nin derslerini izleyen el-Cüheni’nin kader konusundaki düşüncelerinin yaygınlık kazanmasında, ünlü Mu‘tezile bilginlerinden ve ekolün kurucularından Amr b. Ubeyd’in önemli etkisi oldu. Kaderiyye inançları el-Cühenî’den sonra, Halife Hişam b. Abdülmelik döneminde Geylân ed-Dımeşkî tarafından daha sistemli bir biçimde savunuldu.

MU‘TEZİLE MEZHEBİ

Sözlükte “ayırmak, uzaklaştırmak” anlamındaki “a-z-l” kökünden sıfat olan mu‘tezile kelimesi “uzaklaşan, ayrılıp bir köşeye çekilen” demektir. Mu‘tezile adının ilk defa ne zaman ve kimler için kullanıldığı ile ilgili olarak değişik yaklaşımlar mevcuttur. Mesela ilk dönemlerde Hz. Osman’ın ve daha sonra Hz. Ali’nin hilâfete getirilmesi veya Ali ile Muâviye’nin anlaşmazlığa düşmesi, yahut Hz. Hasan’ın hilâfeti Muâviye’ye devretmesi olayları üzerine hiçbir tarafı desteklemeyen, bir kenarda duran gruplara Mu‘tezile veya Mu‘tezele denmiştir. Başka bir açıklamaya göre ise Mu‘tezile ismi, aşırı uçlardan uzak durduklarını ifade etmek için kendi mensuplarınca tercih edilmiştir. Mu‘tezile’nin büyük günah işleyen kimseyi kâfir veya mü’min değil fâsık sayması sebebiyle bu adı aldığı da söylenmiştir. Sünnî kaynaklarında ise Mu‘tezile isminin daha çok Vâsıl b. Atâ’nın mürtekib-i kebîre konusunda farklı bir anlayışa sahip olan hocası Hasan el-Basrî’nin ders halkasından ayrılması ve onun, Vâsıl’ın kendilerinden uzaklaştığını ifade için Gad i’tezele ‘anne’l-Vâsıl demesiyle ortaya çıktığı bildirilmektedir. Buna rağmen Mu‘tezile grubu içinde Hasan-ı Basrî’nin görüşlerini benimseyen ve bundan dolayı da kendilerine Haseniyye denilen bir fırka da mevcuttur. Bazıları ise Vâsıl yerine Amr b. Ubeyd’in ismini zikrederler.

Mu‘tezilenin Doğuşu ve Gelişmesi

Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra bazı sahabîlerin üzüntüleri sebebiyle evlerine çekildikleri, fitne ortamından uzak durmak için siyasî işlere karışmadıkları ve bundan dolayı kendilerine lügat manası itibariyle “mu‘tezile” denildiği bilinmektedir. Nitekim Hz. Hasan’ın hilafetten feragat edip, Muaviye’ye hilafeti teslim etmesinden sonra, Hz. Ali’nin yanında yer alan bazı Müslümanların, Muaviye ve diğer insanlardan ayrılıp evlerine ve mescitlere bağlanıp “biz ilim ve ibadet ile meşgulüz” dedikleri de kaydedilmektedir. Sahâbe devrindeki anlaşmazlıklarda fitneye karışma endişesiyle iki tarafta da yer almayan Müslümanlara kelime itibariyle mu‘tezile ifadesi kullanılsa da söz konusu Müslümanların kelam ve mezhepler tarihinde ifade edilen manada Mu‘tezilî olduklarını söylemek mümkün değildir. Âlimlerin çoğunluğu, Mu‘tezile’nin ileride bir mezhep olarak teşekkülünde esas alacağı görüşlerin en önemlilerini ilk olarak ortaya atanların Hasan-ı Basrî’nin talebelerinden Vasıl b. Atâ (v. 131/748) ile Amr b. Ubeyd (v. 144/761) olduğunda görüş birliğindedir.

Şehristanî’nin belirttiğine göre; bir kimse Hasan-ı Basrî ‘ye gelerek şöyle dedi: “Ey imam! Zamanımızda büyük günah işleyenlerin kafir olduğunu söyleyen bir topluluk çıktı. Onlara göre büyük günah işlemek, kişiyi dinden çıkaran bir küfürdür. Bunlar Hariciler’den Vâidiyye fırkasıdır. Bir diğer topluluk ise büyük günah işleyenler hakkındaki hükmü tehir (ircâ) etmektedir. Onlara göre ise nasıl küfürle beraber tâatın (hayırlı iş) bir faydası yoksa, imânla beraber günahın da bir zararı yoktur. Bunlar da Mürcie fırkasıdır. Bize bu konuda bir itikad yolu çizer misin?” Vasıl b. Atâ, hocası Hasan-ı Basri’nin bu meseleye vereceği cevabı beklemeden, kendisi öne atılarak; “ben büyük günah işleyenin mutlak olarak ne mü’min ne de kâfir olduğunu söylerim. O, iki yer arasında bir yerdedir (el-menzile beyne’l menzileteyn). Ne mü’mindir, ne de kâfirdir” dedi ve daha sonra ayağa kalkıp, Hasan-ı Basrî’nin ders halkasından ayrılarak mescidin başka bir direğinin dibinde kendine bir yer tuttu. Hasan-ı Basrî ‘de ona: “Vasıl bizden ayrıldı (i’tezele)” deyince, bunun üzerine Vasıl ve arkadaşları “ayrılanlar” manasında Mu‘tezile mezhebinin çekirdeğini teşkil etmiş oldular. Mu‘tezile’nin gelişmesi Abbasîler döneminde olmuştur. Halife Mansûr ile Amr b. Ubeyd arasındaki dostluk bilinmektedir. Mehdî’nin hilafeti döneminde, Mu‘tezile’nin mücadele metodundan ve iknâ gücünden istifade edilmek istenince, Mu‘tezile, Abbasîler’in adeta resmi mezhebi niteliğini kazanmaya başladı. Oldukça yaygınlaşan Allah’ı inkâr fikrinin önüne geçmek ve zındıklar ile mücadele etmekte Mu‘tezile metodunun daha geçerli olacağına inanan bazı idareciler, Mu‘tezile görüşlerini âlimlere ve diğer insanlara zorla kabul ettirmeye çalıştılar. Hârûn Reşîd’in iktidara gelmesiyle Mu‘tezilîler itibarlarını arttırdılar. Mu‘tezilî âlimlerin bilgisine ve ikna gücüne önem veren halife, bazılarını tebliğ ve irşad için Bizans’tan Çin’e kadar uzanan birçok bölgeye gönderdi. Bu dönemde Kaderiyye telakkisini benimseyen Yahya b. Hamza el-Hadramî Şam kâdılığına getirildi. Mu‘tezilîler Halife Emîn’in tahta çıkmasıyla biraz nüfuz kaybına uğradılar ve kardeşiyle yaptığı iktidar mücadelesinde onu değil Me’mûn’u desteklediler.

Me’mûn, Arapçılığa karşı İranlılar ve Türkler’den, Sünnîliğe ve Şîa’ya karşı da Mu‘tezilîler’den istifade etme siyaseti güttü. Bişr b. Mu’temir, Sümâme b. Eşres ve İbn Ebî Duâd gibi Mu‘tezile âlimleri halifeyi etkileyerek mezheplerini sarayın resmî ideolojisi haline getirdiler. Özellikle vezirliğe tayin ettiği İbn Ebî Duâd’ın telkinleriyle Kur’an’ın yaratılmış (mahlûk) olduğu fikrini benimseyen Halife 218 (833) yılından itibaren bu fikri reddeden kadılara ve âlimlere baskı uyguladı (mihne). Halife Mu’tasım ve Halife Vâsık devirlerinde de aynı uygulama devam etti. 232’de (847) iktidara gelen Halife Mütevekkil, devletin Mu‘tezile’yi destekleme siyasetine son verdi. Böylece Mu‘tezile’nin yükselişi durdu.

İnanç Sistemi

Şer’i hükümlerde icma ve kıyası delil olarak kabul etmeyen Mu‘tezile, usul ü hamse (beş esas) diye özetlenen görüşlerini geliştirirken, nasların izahında ve anlaşılmasında aklı yanılmaz bir hâkim olarak kabul etmiştir. Mu‘tezile, aklın sahası dışında bulunan âhirete ve metafiziğe ait bazı konuları akıl ile izah etmeye çalışmış ve akla kaldıramayacağı bir ağırlık yüklemiştir.İtikadî alanı sistematik bir şekilde tanzim eden ilk mezhep Mu‘tezile’dir.Başlangıçtan itibaren Mu‘tezile kelâmcıları İslâm dininin temel ilkelerini usûl-ü hamse başlığı altında ele almışlardır:

Tevhid: Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek olduğunu kabul etme anlamına gelen tevhid, usûl-u hamsenin temelini teşkil eder. Yeryüzünde tevhidi savunan yegâne mezhebin kendileri olduğunu iddia ederler. Mu‘tezile mensuplarının tevhid konusuna yaptıkları bu vurgu, onların özellikle Allah’ın sıfatlarıyla ilgili duyarlılıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü onların döneminde İslâmî çevrede oluşan gruplardan Sıfâtiyye, Allah’ın bağımsız kadîm mânalar olarak zatî sıfatlara sahip olduğunu söylüyor, Haşviyye O’na makam, cismiyet gibi maddî mânalar nispet ediyor, Bâtıniyye ise Allah’ın sonradan oluşmuş (hâdis) zatî sıfatlara sahip bulunduğunu savunuyordu. Öte yandan Hıristiyan camiasında, aslında tek olan Tanrı’nın üç uknum halinde düşünüldüğü, dolayısıyla uknumlardan her birinin kadîm mânalara tekabül ettiği ileri sürülüyordu.

Adl: Mu‘tezile’ye göre adl, Allah’ın iyi (hasen) fiilleri işlemesi, kötü (kabih) fiillerin meydana gelmesinde etkisinin bulunmamasıdır. Ebû Ali el- Cübbâî adl’in hasen olan her çeşit fiili kapsadığını söylerken Kâdî Abdülcebbâr bu tanımın eksik olduğunu kaydeder ve adl’i “Allah’ın bütün fiillerinin güzel oluşu, zulüm ve çirkin fiilleri asla yapmaması” şeklinde tanımlar. Bunun anlamı, Allah’ın her türlü kötü işten, sevap, fayda gibi şeyleri terketmekten, maslahata aykırı ve çirkin yolla insanları kulluğa çağırmaktan münezzeh olması; bütün fiillerinin hikmet, adalet ve isabet niteliği taşıması demektir. Dolayısıyla insanların işlediği kötü fiillerin Allah tarafından yaratılması caiz değildir. Allah insana eylem gerçekleştirme gücünü (istıtâat) önceden vermiş olup, kişi, hürriyetini kullanarak istediğini yapar. Esasen irade hürriyeti bulunmayan bir insanın Allah tarafından sorumlu tutulması O’nun adalet ve hikmetiyle bağdaşmaz. Mu‘tezile’den bir başka grup, Allah’ın kulların itaat cinsinden fiillerini meydana geldiği anda irade buyurduğunu, mâsiyet türünden fiillerini ise hiçbir zaman dilemediğini söyleyerek O’nun istediği bazı şeylerin olmadığını, istemediği bazı şeylerin de olduğunu ileri sürmektedir.

Va’d ve Vaîd: Gelecekte bir kimseye bir faydanın ulaştırılacağını veya ondan bir zararın giderileceğini bildiren habere va’d, onun bir zarara uğrayacağını yahut bir faydadan mahrum bırakılacağını içeren habere de vaîd denir. Allah’ın va’d ve vaîdinde durmaması, verdiği haberin vakıaya uygun olmaması söz konusu değildir. Bundan dolayı dünyada iyilik yapanları mükâfatlandırması, günah işleyenleri de cezalandırması “zorunludur”. Allah’ın emirlerine uyup işlediği büyük günahlardan tövbe etmiş olarak ölenler âhirette mükâfatı hak eder, büyük günahlardan tövbe etmeden ölenler ise cehennemde “ebedî” olarak kalır. Ancak bunların azabı kâfirlerin azabından daha hafiftir. Mu‘tezile va’d ve vaîd başlığı altında; iman, fısk, küfür, kebîre, tövbe, kötülüklerin iyilikleri boşa çıkarması, iyiliklerin günahlara kefaret olması, sevap, ikab, şefaat, ivaz, kabir azabı gibi âhiret ahvâli, bunların maddî varlıklara tekabül edip etmediği, büyük günah işleyenlerin cehenneme girdikten sonra oradan bir daha çıkmayacakları gibi konuları ele almaktadır. Hem adl hem de va’d ve vaîd esasları, âhirette şefaatin olmamasını gerektirir. Kur’an’da ve hadislerde varit olan ama Mu‘tezile’nin inkar ettiği kabir azabı, Münker ve Nekir suali, mîzan, sırat gibi hususlar ise ancak nakille bilinebilir. Kabir azabının inkârının Mu‘tezile mensuplarının tümüne değil bir kısmına ait bir telakki olduğu da söylenmiştir.

el-Menzile beyne’l-Menzileteyn: Bu esas, büyük günah işleyen kişinin, küfrü gerektiren bir inkârda bulunmadığı için kâfir olmayacağı, fakat işlediği günah sebebiyle de imanda kalamayacağı, bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı şeklinde açıklanmaktadır. Mu‘tezile bu kişiyi fâsık diye nitelemektedir. Fâsık tövbe etmeden öldüğü takdirde ebediyen cehennemde kalır. Bu esası ilk ortaya koyan Vâsıl b. Atâ, bu yaklaşımıyla farklı görüşler arasında, özellikle Hâriciyye ile Mürcie arasında ortak bir nokta bulmayı amaçlamış, görüşünü siyasî alana da uygulayarak Hz. Ali ile Muâviye taraftarlarından birinin hatalı olduğunu, fakat bunun tesbitinin mümkün bulunmadığını, dolayısıyla haklarında karara varmayıp konuyu Allah’a havale etmenin gerektiğini söylemiş, hem Ali’yi hem düşmanlarını tekfir eden Hâricîler’le her iki grubu da mümin sayan Mürcie arasında arabulucu olmak istemiştir. Ortaya çıkış açısından usûl-ü hamsenin ilki kabul edilen menzile beyne’l-menzileteyn teorisinin, Mu‘tezile’nin zuhurunda ve orta yolu izlemesinde oynadığı rol sebebiyle, zaman zaman Mu‘tezile mensuplarına Menâziliyye adı da verilmiştir.

Emir bi’l-Ma’rûf Nehiy ani’l-Münker: Mu‘tezile’ye göre İslâm davetinin yayılması, dalâlette olanların hidayete ermesi, hakkı bâtıla karıştırmak isteyenlerin zararlarının önlenmesi için her Müslümanın iyiliği emretmesi ve kötülükten sakındırması zorunlu bir görevdir. Emre konu olan ma’rûf vacip türünden ise onu emretmek vacip, nafile türünden ise nafiledir. Ancak münkerde böyle bir ayırım yapılamaz. Öte yandan zulüm ve yalan gibi aklî; hırsızlık, zina ve içki gibi dinî münkerlerden uzaklaştırmak vacip, ictihada konu olan münkerlerden uzaklaştırmak ise bazı durumlarda vacip, bazı durumlarda caizdir. Mu‘tezilîler, ilk zamanlar emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-münker esasını uygulayarak Berâhime, Mecusîlik, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi dinlere ve Mücessime, Müşebbihe, bâtınîlik, aşırı Şiîlik, zındıklık gibi mezhep ve akımlara karşı İslâm’ı güçlü bir şekilde savunmuş, bu amaçla Horasan ve Mâverâünnehir’e kadar gitmişlerdir. Ayrıca bu esası ahlâk bozukluklarını önlemek, idareyi ve toplumu ıslah etmek, adaleti yaygınlaştırmak amacıyla tatbik etmişler, bunun için zaman zaman Ehl-i Beyt isyanlarına destek vermişlerdir. Fakat Halife Memun ve Halife Mutasım zamanında olduğu gibi iktidara yakınlaştıklarında, bu prensibi hasımlarını susturmak için bir zulüm vasıtası olarak da kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Mu‘tezile’nin Ehl-i Sünnet’e açık etkisi Eş‘arî ile başlamıştır. Hayatının önemli bir kısmını Mu‘tezilîler arasında geçirdikten sonra onlardan ayrılan Eş‘arî, başta kelâm metodu olmak üzere ilâhî sıfatlar, kesb, cüz’ün lâ yetecezzâ, te’vil ve hudûs gibi birçok konuda Mu‘tezile’nin etkisinde kalmıştır. Peygamber göndermenin toplum açısından gerekliliği, husunkubuh, akıl-nakil ilişkisi gibi hususlarda Mu‘tezile ile Mâtürîdiyye arasında benzerlikler de bulunmaktadır. Nihayetinde tüm bu ekollerin kelam metodunu benimsedikleri bilinmektedir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.