İbadetler – İslam İbadet Esasları 1.Ünite Özeti

GİRİŞ

İnsanın en temel sorumluluğu yaratıcısını tanımak, O’na iteat etmek ve iradesi doğrultusunda bir hayat yaşamaktır. Yaratıcının iradesine uygun hayat yaşamanın somut göstergesi, O’nun istediği gibi güvenilir, faydalı, iyi niyetli, merhametli, adaletli, hakkaniyetli, sorumlu bir insan olmaktır. Böyle bir insan olabilmenin ve Allah’ın iradesine uygun hayat sürmenin temel şartı imandır. İmanı koruyan, somut hale getiren ve gerçekte ne ifade ettiğini gösteren de amel-i sâlih adı verilen hayırlı, yararlı ve güzel işlerdir. Bir Müslümanın imana dayalı olarak yapacağı en hayırlı ve güzel amellerden biri ibadettir. Kur’ân, imansız ibadetin Allah katında kabul görmeyeceğini ifade eder (en-Nûr 24/39). Çünkü bu şekildeki ibadet gerçek anlamını bulmayacağından insanı ebedi mutluluğa götürmeyecektir. Aynı zamanda ibadetsiz iman da dinin insana vermek istediği ve onda görmeyi arzuladığı güzellikleri meydana getirmeyecektir. Ayrıca amelsiz iman, insana Allah katında istenen değeri sağlamayacaktır (el-Furkân 25/77). Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’ın pek çok ayetinde iman ve sâlih amel beraber anlatılmıştır (İbrâhim 14/23; el-Asr 103/1-3).

İbadet Kavramı

Tanımı

Arapça bir kelime olan “ibadet” sözlükte “boyun eğme, alçak gönüllü olma, iteat, kulluk, tapma, tapınma” gibi anlamlara gelir. Dinî bir terim olarak ibadetin genel anlamı, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a içten gelerek ve gönüllü olarak yönelmek, boyun eğmek ve iteat etmektir. Türkçemizde ibadet, kulluk etmek ve tapmak kelimeleriyle de ifade edilmektedir. Dinî literatürdeki “ubûdiyet” kavramı ise insanın Allah’a olan teslimiyetini, bağlılığını ve kullukta bulunmasını ifade etmektedir.

Kur’ân’a göre ibadet sadece insana mahsus bir eylem ve özellik değildir. Evrendeki canlı cansız bütün varlıklar kendi özelliklerine göre Yüce Yaratıcı’ya ibadet etmektedir (el-İsrâ 17/44). Fakat biz aynı cinsten olmamızdan dolayı sadece insanların ibadetini görüp anlayabiliyoruz.

İbadet, dinî içerikli belli ve düzenli yapılan davranış biçimleridir. Bunlara sistematik ve şekle bağlı ibadetler (ibâdât-ı mersûme) de denir. İslâm’ın temel şartlarını oluşturan namaz, oruç, zekât, hac bu tür ibadetlerin belli başlılarıdır. Bunların yanında, kurban kesme, i‘tikâf, Kur’ân okuma gibi davranışlar da bu anlamıyla ibadetin en meşhur örnekleridir. Adak, yemin, keffâretler ile haram ve helaller de ibadet kavramına dahildir.

Dinî literatürde Allah’a saygıyı ve O’nun rızasını gözeterek iş yapmayı ifade etmek üzere “ibadet” yanında “tâat” ve “kurbet” kelimeleri de kullanılmaktadır. Tâat, emri benimseyip yerine getirmek demektir. Buna iteat da denir. İster belli bir niyetle isterse niyetsiz yapılsın, yapılmasından dolayı sevap kazanılan herhangi bir iş demektir. Mesela Kur’ân okumak bir taâttır. Yakınlık anlamına gelen kurbet ise, insanı manevî olarak Yüce Allah’a yaklaştıran her bir güzel iş anlamındadır. Söz gelimi sadaka vermek ve nâfile namaz kılmak birer kurbettir.

O halde kurbet, niyete bağlı olmasa da, kendisine yaklaşılacak olanı tanıdıktan sonra sevap getirecek fiili yapmaktır. İbadet, niyete bağlı olup fâiline sevap kazandıran bir davranış iken, tâat, niyete bağlı olsun ya da olmasın fâiline sevap kazandıran fiildir. Buna göre, niyete bağlı olarak yapılan beş vakit namaz, oruç, zekât ve hacdan her bireri kurbet, tâat ve ibadet kelimelerinden biriyle ifade edilebilmektedir. Kur’ân okuma, bir şeyi vakfetme, köle azadı ve sadaka gibi davranışlar niyete bağlı olmadıkları halde yine söz konusu kelimelerin her biriyle adlandırılabilmektedirler.

Önemi

Peygamberler Allah’a ulaşmanın en doğru yolunun ibadet olduğunu yaşayarak ve anlatarak insanlara göstermişlerdir. İnsan, ibadeti zikir, fikir ve şükür boyutlarıyla ve hakkıyla yapıp içselleştirdiği zaman daima Allah ile olur. Geniş anlamıyla ibadet olan zikir, fikir ve şükür kulluğun özetidir. Bunları özetleyen dua, bütün yönleriyle duayı özetleyen de namaz ibadetidir. Kısacası ibadet, insana dünya ve âhiret mutluluğu kazandırır.

Amaç ve İlkeler

İbadet ancak Allah için yapılır. İbadet, Yüce Yaratıcı karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O’na olan sevginin bir sonucu ve göstergesidir. Onun için ibadette temel amaç, Allah için yapmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak ve nimetlerine şükretmektir. Allah’tan başkasına ibadet edilmez ve ibadette aracı kullanılmaz. İbadet doğrudan Allah’a yapılır. Çünkü insanları yaratan, eşsiz nimetlerle donattığı hayatı onlara veren ancak O’dur. Yaratılmışların ibadet nitelikli saygı ve bağlılıklarını sunmaya Allah’tan başka lâyık bir başka varlık da yoktur. “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” ayeti bu ilkeyi açıkça ifade etmektedir (el-Fâtiha 1/5).

Bir davranışın ibadet olabilmesi için, inanılarak, samimiyetle, iyi niyetle ve dünyaya ait bir menfaat beklemeden yapılması gerekir. Buna taabbüd anlayışı denilir. Taabbüd, ibadeti öncelikle sırf ibadet olduğu için ve Allah’ın emrine olan bağlılığı ve saygıyı ifade etmek için yapmak demektir. Bu, ibadetlerde temel bir ilkedir. Çünkü ibadet etmek hem imanın doğal sonucu hem de insanın fıtratında var olan bir duygu ve ihtiyaçtır. İnsanlık tarihinde bir şeye tapmayan insan yoktur. Putlara tapmak da aslında insanın ibadet ihtiyacından doğmuştur. Ancak Allah’tan başkasına tapanlar bu ihtiyacı yanlış yollardan karşılamaya çalışmışlardır. Bunun için Kur’ân’ın en çok vurgu yaptığı husus ibadetin ihlâsla yani sadece Allah için yapılmasıdır ( Tâhâ 20/14; el-Beyyine 98/5; el-Kevser 108/2). Çünkü Allah’tan başka ibadete layık olan gerçek bir mabud yoktur.

İbadetler dinin değişime açık olmayan sahasını oluştururlar. Bu sebeple ibadet, Kur’ân’ın emrettiği, Hz. Peygamber’in de uygulamalarıyla şekil ve sınırlarını çizdiği biçimde yapılmalıdır. Çağların geçmesi ve şartların değişmesi, hiç kimseye namazın şeklini, orucun mahiyetini, haccın icra biçimini değiştirme yetkisi vermez. Konumu ve bilgi seviyesi ne olursa olsun, Peygamber dışında hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi yoktur. Bunun için “çağa uydurma ve kolaylaştırma” adıyla ibadetlerin mevcut şekillerini değiştirmeye çalışmak, fayda yerine zarar vermektedir. Çünkü dinin temelini oluşturan ibadetlere yapılacak bu gibi müdahaleler insanların dine bağlılıklarını ve samimiyetlerini zedelemekte ve sarsmaktadır.

Bir Müslümanın günlük, haftalık, aylık ve yıllık yapmak zorunda olduğu ibadetler belirlenmiştir. Bu gibi ibadetlerin yerine getirilmesi farz veya vaciptir. Bunlar dışında kalanlar genel olarak nâfile ibadet adını alır. Esasen nâfile ibadetleri yerine getirip getirmemekte, az veya çok yapmakta mükellefler serbest bırakılmıştır. Bir Müslüman zorunlu olmayan nâfile ibadetleri imkân ve gücüne göre dilediği kadar yapabilir.

Hz. Peygamber’in şu hadisleri dinde dengenin gerekliliğine işaret etmektedir: “Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakınınız” (Nesâî, “Menâsik”, 217), “Ey insanlar! Siz orta yolu takip edin” (İbn Mâce, “Zühd”, 28).

Din, insanları dara sokmak, eziyet etmek ve hayatlarını çekilmez hale getirmek için değil, rahmet olmak içindir. Kur’ân ve Hz. Peygamber de ancak insanlara rahmet olmak için gönderilmiştir (Tâhâ 20/2- 3; el-Enbiyâ 21/107). İbadetlerin amacı da zorluk ve sıkıntı getirmek değil, insanları maddeten ve manen temizlemek ve arındırmaktır (el-Mâide 5/6, el- Hac 22/77-78).

İbadetlerde devamlılık esastır. Müminin ibadet yükümlülüğü ölünceye kadar devam eder (el-Hicr 15/98-99). İslâm’ın ibadet kapsamında gördüğü hususlardan biri de duadır. Hz. Peygamberin hadislerinde, ibadetin özünün dua olduğu bildirilmiştir (Tirmizî, “Deavât”, 1). Duada temel ilke, Allah’a yönelik olması, uygun talepler içermesi, içten gelerek ve samimi niyetlerle yapılmasıdır. Duanın dili açısından herhangi bir sınırlama yoktur. Herkesin kendi dilinde dua yapması ve yakarışını istediği gibi îfâ etmesi esastır. Çünkü herkes isteğini en iyi kendi diliyle veya en iyi bildiği dille ifade edebilir. Kur’ân’da ve hadislerde yer alan dualar bu konuda birer örnek sunmaktadır. Namaz da aslı itibariyle dua olmakla birlikte bu ibadetin özgün dili Arapçadır. Çünkü namazda herkesin Kur’ân’dan kolayına gelecek kadar okuması emredilmiştir (el- Müzzemmil 73/20). Kur’ân Arapça olduğuna göre namazda da ondaki cümlelerin özgün haliyle Arapça okunması temel bir ilkedir.

Çeşitleri

1- Bedenle ve malla yapılmasına göre

Bu bakımdan ibadetler bedenî, malî ve hem bedenî hem de malî olmak üzere üç kısma ayrılır.

a. Bedenî ibadet: Başlıktanda anlaşılacağı gibi bedenimiz ile yaptığımız ibadetler bu kısma girer namaz kılmak oruc tutmak vb gibi ibadetler.Aynı zamanda bu gibi ibadetleri kimse başkasının yerine yapamaz; ibadetin yerine getirilmesinden her mükellefin kendisi sorumludur.

b. Malî ibadet: Ağırlıklı olarak malla yapılan, sorumlu tutulabilmek için belli bir mal varlığı gerektiren ibadetlerdir.Zekat sadafa gibi ibadetler bu kısma girer aynı zamanda bu ibadetler vekalaten de yapılabilir.Bir başkası tarafından da yapılabilir.

b. Malî ibadet: Ağırlıklı olarak malla yapılan, sorumlu tutulabilmek için belli bir mal varlığı gerektiren ibadetlerdir.

c. Malî ve bedenî ibadet: Yerine getirilmesi için aynı anda hem mal hem de sağlıklı bir beden gerektiren ibadetlerdir. Bunun başlıca örneği hacdır.

2- Herkesin sorumlu ve yükümlü olup olmamasına göre

a. Aynî ibadet: Mükelleflerin her biri tarafından bizzat yerine getirilmesi gereken ibadetlerdir.Başkasının yapmasıyla diğer mükellefin sorumluluğu ortadan kalkmaz. Beş vakit namaz, oruç ve zekât böyledir.

b. Kifâî ibadet: Mükelleflerin her biri tarafından bizzat ve ayrı ayrı değil de, hepsinden yapılması istenen ibadetlerdir.Kifâî ibadeti yapabilecek durumda sadece bir kişi varsa onun hakkında artık bu kifâî olmayıp aynî ibadete dönüşür. Ölen bir Müslümanın cenaze namazını kılmak böyledir.

3. Vakte bağlı olup olmamasına göre

a. Vakte bağlı ibadet: Yerine getirilmesi için dinin belli bir vakit tayin ettiği ibadetlerdir. Vakte bağlı olmaları dolayısıyla bunlara “mukayyed ibadet” adı verilir. Bu gibi ibadetlerin bir başlangıç bir de bitiş vakti vardır.Bunlar vaktinden önce yerine getirilemezler. Dinen geçerli bir mazeret olmadan vaktinden sonraya bırakılırsa mükellef günahkâr olur.Ramazan orucu, fıtır sadakası, hac ve beş vakit namaz bu tür ibadetlerdendir.

b. Vakitten bağımsız ibadet: Yerine getirilmesi için dinin belli bir vakit tayin etmediği ibadetlerdir. Vakte bağlı olmamaları dolayısıyla bunlara “mutlak ibadet” adı verilir. Bu gibi ibadetlerde esas olan istenen fiilin yerine getirilmesidir.Keffâretler, vakti belirlenmemiş adaklar, kazâ namazı ve orucu bu tür ibadetlerdendir.

4. Miktarının belli olup olmamasına göre

a. Miktarı belli ibadet: Dinin yerine getirilecek miktar ve sayıyı belirlediği ibadetlerdir. Beş vakit namazın vakit ve rekâtları ile hangi maldan ne kadar zekât verileceği bu kısma girer. Yerine getirilecek miktarın belli olması dolayısıyla bunlara “muhadded ibadet” denir. Bu gibi ibadetler belirlenen ölçü ve miktarda edâ edilmedikçe mükellef sorumluluğunu yerine getirmiş olmaz.

b. Miktarı belirsiz ibadet: Dinin yerine getirilecek miktar ve sayıyı belirlemediği ibadetlerdir. Allah yolunda mal, mülk ve para harcama (infâk), yoksulların ihtiyaçlarını karşılama, misafire ikramda bulunma gibi ibadetler böyledir. Bu gibi ibadetler için din belli bir miktar ve sınır tayin etmemiştir. Onun için bu gibi ibadetlere “gayri muhadded ibadet” denir.

5. Yapılması istenen fiilin belirli olup olmaması (mükellefe seçim hakkı verilip verilmemesi) bakımından

a. Belirli olan ibadet: Din, mükelleften yapmasını istediği ibadeti belirlemiş, ona seçim yapma hakkı ve farklı seçenekler oluşturma imkânı tanımamışsa buna belirli veya muayyen ibadet denir. Beş vakit namaz, bayram ve cuma namazı, Ramazan orucu böyledir. Bu özelliği taşıyan ibadetlerde, fiilin bizzat kendisi yerine getirilmedikçe mükellef sorumluluktan kurtulmuş olmaz.

b. Seçimlik ibadet: Dinin, tek bir belirleme yapmadan, mükellefi bir kaç seçenekten birini yapmakta serbest bıraktığı ibadetlerdir. Mükellefin verilen seçenekler arasından yerine getireceği ibadeti seçme hakkı bulunması sebebiyle bu ibadetlere “muhayyer ibadet” de denir. Mesela, yemin keffâreti böyle bir ibadettir. Çünkü yeminini bozan mükelleften öncelikle şu üç fiilden birisini yapması talep edilmektedir: On fakiri doyurmak veya on fakiri giydirmek ya da bir köle azad etmek. Bunlara gücü yetmeyen mükellef üç gün oruç tutmalıdır (el-Mâide 5/89). İşte mükellef bu ilk üç fiilden herhangi birini yapmakta serbest olduğu için bunların her birine muhayyer yani seçimlik ibadet adı verilir.

İbadet Yükümlülüğü

Kur’ân insanın yaratılış gayesinin Allah’a ibadet olduğunu açıkça ifade etmektedir (ez-Zâriyât 51/56). Aynı zamanda ibadetin en doğru yol ve yöntem olduğu da Kur’ân’da defalarca anlatılmaktadır (Âl-i İmrân 3/51;Meryem, 19/36). Buna göre insanın yaratılış gayesini yerine getirmesi için yapması gereken temel görev, geniş ve özel anlamıyla ibadettir.

Mükellef ve Şartları

İbadetle yükümlü ve sorumlu olan kimselere “mükellef” yani yükümlü denir. Yükümlü olabilmek için akıl ve beden bakımından belli bir olgunluğa erişmek gerekir. Buna âkil ve bâliğ olma şartı denilir. Mükellef olabilmek için akıllı ve ergin olmak gerekir. Bunun yanında mükellef olma ile ilgili başka bir kavram da ehliyettir. Ehliyet, kişinin dinî ve hukukî bakımdan sorumluluk taşımaya elverişli olmasıdır. Bu durumda olan kimseler artık kendi iradeleriyle hareket edebilecek olgunluğa eriştikleri için yaptıkları fiillerden, söz ve davranışlardan da kendileri sorumlu olurlar.

Diğer bir şart, akıl ve temyiz sahibi olmaktır. Temyiz, iyiyi kötüden, yararlıyı zararlıdan ayırt etme özelliğidir. Bunlar yanında teklif edilen dinî yükümlülüğü yerine getirecek güç ve imkâna sahip olmak da gereklidir.Mükellefin davranışlarına “mükellefin fiilleri” (ef’âl-i mükellefîn), bu davranışlara dinin verdiği nitelik veya değer yargısına ise “hüküm” denilir.

Teklîfî Hükümler

Hükümler, fiilin mükellefin gücü dâhilinde olup olmaması ve hükmün oluşmasında mükellefin katkısı bakımdan iki kısma ayrılır.Yapılması veya yapılmaması istenen fiil mükellefin gücü dâhilinde ise, yani onu yapma veya yapmama imkânına sahipse bu gibi fiillere verilen hükümler “teklîfî hüküm” adını alır. Mesela, “namaz kılmak farzdır”, “yalan söylemek haramdır” gibi ifadeler birer teklîfî hüküm bildirmektedir.

Meydana gelen fiilde mükellefin gücü ve katkısı önemli değilse bu gibi hükümlere de “vad’î” hüküm denilir. “Abdestsiz namaz kılınmaz”, “Ramazan ayı girmeden ramazan orucu tutulmaz” gibi hükümler vad’î hükmün örneklerindendir. Bu örneklerde namaz için abdestin, oruç için ramazan ayının girmesinin şart olduğunu belirleyen Allah ve Resulüdür. Bu konuda mükellefin hiçbir katkısı yoktur.

Mükellefin Fiilleri

Teklifî hükümlere fıkıhta “mükellefin fiilleri” adıda verilir. Hanefi fıkıh bilginlerine göre mükellefin fiilleri şunlardır: Farz,vacip, sünnet, müstehap, mubah, haram ve mekruh. Diğer mezheb bilginlerine göre ise bu sayı; vacip, mendub, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beştir.

1. Farz

Allah veya Resulü tarafından kesin delille emredilen ve ifade ettiği anlamda tereddüt bulunmayan eylemlerdir.Farzın yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden ağır cezayı haketmiş olur; farz olduğunu inkâr edenin dinden çıktığına hükmedilir.

Farz-ı ayn:Mükellef olan her Müslümanın kendisinin yerine getirmesi gerekli olan farzlardır. Bir kısım mükellefin yapmasıyla diğerlerinden yükümlülük kalkmaz. Beş vakit namaz ve ramazan orucu böyledir.

Farz-ı kifâye: Mükellef Müslümanlara ayrı ayrı değil, topluca emredilen şeylerdir. Bir kısım Müslümanlar bunu yerine getirince diğerleri sorumluluktan kurtulur. Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemek, şahitlik yapmak, insanların ihtiyacı olan sanatları ve ilimleri öğrenmek ve cenaze namazı kılmak gibi.Bazı durumlarda kifâî farz, aynîye dönüşebilir. Meselâ; bir yerde tek doktor varsa hastaya müdahale görevi ona aynî farz olur.

2. Vacip

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre farzla vacip eşanlamlıdır. İkisi de aynı hükümleri ifade etmek için kullanılır. Hanefilere göre ise, farz ve vacip birbirinden farklı anlam taşır. Vacip; Allah veya Resulü tarafından yapılması kesin olarak istenilen ancak dayanağı farz kadar kesin olmayan fiillerdir.

Fiilin dayanağının farz kadar kesin olmaması, bazen bize gelişi kesin fakat farklı yoruma müsait olmasından (delâletinin zannîliğinden) kaynaklanır.Hanefîlere göre vacip, uygulama bakımından farz gibidir. Onların farz ve vacip ayırımı inanç noktasında önem arzetmektedir. Farz gibi vacibin de yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden farzı terkedenden daha az bir cezayı haketmiş olur; vacip olduğunu inkâr edenin dinden çıktığına hükmedilmez.

Mesela hiç Kur’ân okumadan kılınan namaz geçerli olmaz. Fakat Fatiha okunmasa namaz sehiv secdesi yapılarak geçerli hale gelir. Hanefîlerin vacip olarak nitelendirdiği ibadet ve fiillerin bir kısmı diğer mezhep âlimlerine göre farz, bir kısmı ise müekked sünnet olarak adlandırılır. Mesela onlara göre namazda Fâtiha sûresini okumak farz, bayram namazları, vitir namazı ve kurban bayramında kurban kesmek müekked sünnettir.

3. Sünnet

Dinde delil olan sünnet, Hz. Peygamber’den nakledilen söz, fiil ve onaylardır. Başkasının yaptığı ve Hz. Peygamber’in de haberdar olduğu zaman onayladığı davranışlar da sünnet kapsamına dâhil edilmiştir. Bu gibi sünnetlere onaya dayalı olmaları sebebiyle “takrîrî sünnet” adı verilmiştir.

Fıkıhta ve ibadet alanında sünnet ise, Hz. Peygamber’in farz ve vacip kapsamı dışında kalan yani kesin ve bağlayıcı olmayan ancak tavsiye ve örnek olma niteliği taşıyan söz ve fiillerinin genel adıdır. Sünnet; müekked ve gayri müekked sünnet olmak üzere iki kısma ayrılır.

Hz. Peygamber’den sâdır olan davranışların dine dâhil olup olmaması bakımından ise sünnet, sünnet-i hüdâ ve sünnet-i zevâid kısımlarına ayrılmaktadır.

Müekked Sünnet: Pekiştirilmiş ve güçlü sünnet demektir. Bunlar, Hz. Peygamber’in devamlı olarak yaptığı ve sırf mecburi olmadığını göstermek için ara sıra terk ettiği fiillerdir.

Gayr-ı müekked sünnet: Hz. Peygamber’in çok defa edâ edip, bazen terkettiği sünnetlerdir. İkindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayr-ı müekked sünnetlere, “müstehab” veya “mendub” adı da verilir. Bu gruba giren sünneti yapan sevap kazanır, terkeden kınama ve azarlamayı hak etmez.

Sünnet-i hüdâ: Sünnetin müekked ve gayr-i müekked çeşidine “Sünnet-i hüdâ” da denilir. “Sünnet-i hüdâ” ile daha çok, dinî vecibeleri tamamlayıcı özellik taşıyan fiiller kastedilir. Cemaatle namaz kılmak, ezan ve kâmet okumak bu kabildendir.

Sünnet-i zevâid: Hz. Peygamber’in insan olması itibariyle yaptığı, dini tebliğ maksadı taşımayan, normal insanî davranışlarıdır. Bunlara âdet sünneti de denir. Mesela, Hz. Peygamber’in beyaz elbise giymesi, saç ve sakalını kınalaması, yeme, içme gibi hususlardaki alışkanlıkları zevâid sünnettir. Bu fiiller dinî yükümlülük kapsamında değildir.

Hanefîler dışındaki İslâm hukukçularının çoğu, bu üç çeşit sünneti ve Kur’ân’da farz ve vacip niteliğinde olmayıp; işlenmesi kesin olarak emredilmeyen hükümleri ifade etmek için “mendub” terimini kullanmışlardır. Ayrıca İslâm hukuk literatüründe “sünnet”, “nâfile”, “müstehab”, “tetavvu’”, “ihsan” ve “fazilet” kelimeleri mendubla aynı veya yakın manada kullanılır.

4. Müstehab

Hz. Peygamber’in bazan işleyip, bazan terk ettiği, İslâm âlimlerinin dinî bakımdan uygun ve güzel bulup işlediği işlere “müstehab” denir. Nâfile namaz ve oruçların bir kısmı bu niteliktedir.

5. Mubah

Allah veya Resulü’nün, mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiile “mubah” denir. “Helal” ve “câiz” terimleri de mubahla eşanlamlı olarak kullanılır. Mubahın yapılmasında ve yapılmamasında sevap veya günah yoktur. Yapılıp yapılmaması, sevap veya günah açısından eşittir.

6. Haram

Allah veya Resulü tarafından yapılmaması ve vaz geçilmesi kesin olarak istenilen fiile “haram” denir. Bir fiilin haram niteliğinde olabilmesi için ayet ya da mütevatir veya meşhur hadisle kesin ve bağlayıcı şekilde yasaklanması gerekir.

Hanefîler dışındaki İslâm hukukçularının çoğuna göre, haram zannî delil sayılan ve kesin bilgi ifade etmeyen haber-i vâhidle de sabit olabilir. Hanefîler, haber-i vahidle kesin ve bağlayıcı şekilde yasaklanan fiile ”tahrîmen mekruh”, kesin ve bağlayıcı olmayan yasaklamaya ise “tenzîhen mekruh” derler.

Haramın çeşitleri

a. Doğrudan haram: Allah ve Resulü’nün geçici ve bir sebebe dayalı olmaksızın baştan itibaren ve temelden yani kendi yapılarındaki kötülük veya zarardan dolayı haram kıldığı fiildir. Buna “bizzat haram” veya “haram lizâtihî” denir. Zina, hırsızlık, ölü hayvan eti satma, devamlı evlenme engeli bulunanlarla evlenme gibi.

Haramların kapsamına giren fiiller genel olarak; can, mal, akıl, din ve nesilden ibaret olan beş temel maslahatı korumak amacıyla yasaklanmışlardır.

b. Dolaylı haram: Esasen meşru olduğu halde, haram kılınmasını gerektiren bir durum sebebiyle haram kılınan fiildir. Buna “haram li-ğayrihî” denir. Gasbedilmiş arazide namaz kılmak, kendisine cuma namazı farz olanlar için cuma vaktinde alış-veriş yapmak, bayram gününde oruç tutmak böyledir. Mesela, oruç tutmak aslı itibariyle meşru bir fiildir, fakat bayram gününde oruç tutmak haram kılınmıştır.

Domuz eti yemek kesin olarak haramdır. Ancak açlıktan ölmek üzere olan bir kimse, domuz etinden başka yiyecek bir şey bulamadığı takdirde ihtiyacı kadar yani açlığını yatıştıracak bir miktarı ondan yiyebilir. Fıkıh literatüründe “ma’siyet” ve “günah” terimleri zaman zaman haramla eş anlamlı olarak kullanılır.

7. Mekruh

Allah ve Resulü’nün, kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarz ve üslupla yapılmamasını istediği fiile mekruh denir. Hem haram hem de mekruh, yasaklanan ya da hoş karşılanmayan veya çirkin olan fiilleri ifade eder. Ancak haram ve mekruh kavramları Hanefilerde, diğer mezheplere göre bazı farklılıklar gösterir. Haram; ayetle ya da mütevatir veya meşhur sünnetle kesin ve bağlayıcı şekilde yapılmaması istenen fiili ifade eder. Mekruh ise; ya yine bu delillerle fakat kesin ve bağlayıcı olmayarak yapılmaması istenen fiilleri; ya da haber-i vahid gibi sübut bakımından kesinlik ifade etmeyen bir delil ile terk edilmesi istenen fiilleri ifade eder.

a. Tahrîmen mekruh:Kısacası harama yakın olan mekruhtur.Hz. Peygamber başkasının satın almak için müşteri olduğu mala aynı anda müşteri olmayı ve evlenmek için dünür olduğu kadına dünür olmayı yasaklamıştır.Tahrîmen mekruhu işlemek cezayı gerektirir, fakat bunu inkâr eden dinden çıkmaz.

b. Tenzîhen mekruh:Allah ve Resulü’nün kesin ve bağlayıcı olmayan bir üslupla yasakladığı fiildir. Helala yakın mekruh demektir. Namaz için mescide gidecek kimsenin soğan vaya sarmısak yemesi bu çeşit bir mekruhtur.

Hanefîlerde, “tahrîmen mekruh” hükmü “vacib”in, “tenzîhen mekruh” ise “mendub”un karşıtıdır. Hanefîler dışındaki mezhep imamları Hanefîlerin “tahrîmen mekruh” saydıkları fiilleri de haram kapsamına alırlar. Onlar, haram anlamında yasak edildiğine dair işaret bulunmayan fiiller için yalnız “mekruh” terimini kullanırlar.

İbadetle İlgili Bazı Terim ve Kavramlar

Sahih:Kendisi için belirlenmiş olan temel unsur (rükün) ve şartları tam olarak taşıyan ibadet ve işlemlerdir.

Bâtıl:Kendisi için belirlenmiş olan temel unsur ve şartları hiç taşımayan ibadet ve işlemlere denilir. Bu, sahihin tersidir.

Fâsit:Kendisi için belirlenmiş olan şartları eksik olarak taşıyan işlemlere denilir. Bu tanım Hanefî fıkıhçılara göredir.Hanefiler hem de diğer mezhepler “fâsit” ve “bâtıl”ı aynı anlamda kullanırlar.

Müfsit: Bir ibadeti bozan veya sakatlayan fiil veya eksikliğe denir.

Edâ: Mükellefin bir yükümlülüğü, belirlenen vakit içinde gerekli şartlara riayet ederek eksiksiz yerine getirmesine “edâ” denilir.

İade: Mükellef, bir yükümlülüğü belirlenen vakit içinde fakat eksik bir şekilde edâ edip, sonra yine vakit içerisinde tam olarak tekrar yerine getirirse buna “iâde” adı verilir.

Kazâ: Bir yükümlülüğü vakti çıktıktan sonra tam olarak yerine getirmeye “kazâ” denilir.

Azîmet: Sözlükte azîmet, bir şeye kesin olarak yönelmek ve niyetlenmek anlamına gelir. Fıkıh terimi olarak azîmet; Yüce Allah’ın, mükelleflerin hepsi için bütün durumlarda yani meşakkat, zaruret ve ihtiyaç gibi geçici bir sebebe bağlı olmaksızın bağlayıcı olmak üzere ilkten koyduğu hükümlerdir. Kısaca azîmet, mükellefin normal durumlarda yerine getireceği aslî hükümleri ifade eder.

Ruhsat : Sözlükte kolaylık anlamına gelir. Terim olarak, Allah’ın kulların özür ve ihtiyaçlarına göre koyduğu geçici hükümlerdir. Azîmetin karşıtı olan ruhsat, meşakkat, zaruret ve ihtiyaç gibi geçici bir sebebe bağlı olarak azîmet
hükmünü terk etme imkânı verir ve sadece bu gibi durumlarla sınırlı olmak üzere konulan hafifletilmiş hükümleri ifade eder.

Rükün :Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısının bir parçasını teşkil eden unsur demektir. İbadetlerde rükünler o ibadetin farzlarını oluşturur.

Şart: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ancak onun yapısından bir parça olmayan iş veya vasıftır. Mesela abdest namazın şartlarındandır fakat namazın mahiyetine bağlı değildir. Ancak namazın geçerli olması için abdest almak şarttır.

Sebep: Varlığı hükmün varlığına, yokluğu da hükmün yokluğuna alamet olan durumdur. Mesela, vakit namazın, ramazan ayı orucun sebebidir.

Mâni: Varlığı sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durumdur. Mesela kan hısımlığı evlenmeye manidir. Nisap miktarı malı bulunan bir kimsenin aynı oranda borcunun bulunması zekât yükümlüsü olmasına manidir.

Kaynak:Din Hizmetleri Alan Bilgisi ve AÖF sınavlarına hazırlanmak amaçı  ile AÖF İslam İbadet Esasları Dersinin 1.Ünite özeti www.dhbtdersleri.com sitesi adına Cüneyt Sönmez tarafından yazılmıştır.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.