Tarihî Olgularla İlişkili Kur’ân İlimleri – 9.Ünite Özeti

GİRİŞ

İlk peygamber Âdem’in ardından bir silsile hâlinde devam eden nübüvvet kurumu, son peygamber Hz. Muhammed ile birlikte tarihe mal olmuştur. Kendisinin türedi bir nebi olmadığını söyleyen Hz. Peygamber, bu kurumun varlığını unutmuş görünen Mekkelilere zaman zaman hatırlatmalarda bulunmuştur.

Kur’ân’da kıssaları anlatılan Peygamberler, belirli davranışlarıyla şöhret bulmuş toplumlara gönderilmişlerdir. Geldikleri dönem itibarıyla Âdem ilk insan ve ilk peygamber, Nuh ilk resûl, İbrahim ise insanlığın inanç atası olarak öne çıkar. Büyük bir zulüm ve baskı altındaki İsrailoğulları’na Musa, hak dini tahrif eden Yahudilere ise İsa ve nihâyet müşrik Araplara son peygamber Hz. Muhammed gönderilmiştir.

Kur’ân’da yer alan ve tarihsel öğeler taşıyan âyet ya da âyet grupları, her dönemde geçerliliğini koruyabilen ve aynı zamanda tarihsel öğeler de taşıyan hakikatler olarak değerlendirilmelidir. Kur’ân’daki bu tarihsel öğeler, Kur’ân ilimleri sahasında eser veren ulemanın da ilgisini çekmiş ve Kur’ân’ı daha iyi anlayabilmek için bu tarihsel arkaplanı, bu arkaplanın yönlendirdiği algılar dünyasını ve müfessirlerin Kur’ân’ı yorumlarken bu algılardan ne şekilde istifade ettiklerini incelemişlerdir.

ESBÂB-I NÜZÛL

“Nüzul sebepleri” anlamına gelen bu ifade, Hz. Peygamber’in risâlet döneminde meydana gelen ve Kur’ân’ın bir veya birkaç âyetinin yahut bir sûresinin inmesine yol açan olayı, durumu ya da soruyu ifade etmek üzere kullanılan bir tabirdir. Kur’ân-ı Kerîm’in bütün âyetleri belli sebeplere bağlı olarak inmemiştir. Âlimler sadece 500 kadar âyetin iniş sebeplerinin bulunduğunu tesbit etmişlerdir. Bunların dışında kalan ve önemli bir kısmı geçmiş peygamberlerin kıssaları ile âhirete dair haberlerden oluşan çok sayıdaki âyetin iniş sebeplerini herhangi bir olayda değil, doğrudan doğruya bu âyetlerin kendi muhteva ve mânalarında aramak gerektiğini belirtirler. 

Erken dönem rivâyetlerinde, âyetleri anlamada nüzûl sebeplerini bilmenin çok önemli olduğunu vurgulayan pek çok ifade bulunur. Bunlardan birinde İbrahim et-Teymî’nin rivâyet ettiğine göre, yalnız başına kaldığı bir gün Hz. Ömer, ümmetin problemleri üzerine düşüncelere dalmıştı. İbn Abbas’a haber gönderip yanına çağırttı ve ona; “Peygamber’i, Kitab’ı ve kıblesi bir olan ümmet, nasıl olur da birbirine düşer?” diye sordu. İbn Abbas ona şu cevabı verdi: “Ey müminlerin Emiri! Biz, kendilerine Kur’ân’ın indiği insanlarız. İnen kitabı okurduk; okuduğumuz âyetlerin ne ya da kim hakkında indiğini pekâlâ bilirdik. Ne var ki bizim ardımızdan, Kur’ân’ı okuyan, ancak âyetlerin ne ya da kim hakkında indiğini bilmeyen insanlar gelecektir. Bunlardan her bir grubun kendine özgü görüşleri olacaktır. Öyle olunca da insanlar arasında ihtilaf baş gösterecek, ihtilaflar baş gösterince de insanlar birbiriyle savaşa tutuşacaktır.” Hz. Ömer, İbn Abbas’ın bu sözlerini beğenmeyip onu azarladı. 

İbn Abbas da halifenin yanından ayrıldı. Daha sonra Hz. Ömer, İbn Abbas’ı tekrar çağırdı ve görüşlerine katıldığını söyleyerek ondan, sözlerini tekrar etmesini istedi (Saîd b. Mansûr, 1404 h.). Bu sözden etkilendiği ya da esasen bu kanaati kendisinin de paylaştığı anlaşılan Hz. Ömer, konuyu daha kapsamlı olarak şöyle vurgular: “Müslüman toplumlarda cahiliyeyi bilmeyenler zuhur ettiğinde İslâm ilmek ilmek çözülmeye başlar.” (Reşid Rıza, 1990).

Esbâb-ı Nüzûlün Çeşitleri

Esbâb-ı nüzûlün birçok çeşidi bulunmakla beraber, aşağıda sıraladığımız üç tanesi, bunlar arasında en çok bilinenlerdir:

1. Doğrudan Hz. Peygamber’e yöneltilen sorulara cevaben inen âyetler: “Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır ve kıyameti tam vaktinde ortaya çıkartacak olan O’ndan başkası değildir. Kıyamet, göklerin ve yerin taşıyamayacağı kadar ağırdır ve hiç beklemediğiniz bir anda kopuverecektir!’ Sanki sen onu biliyormuşsun da saklıyormuşsun gibi sorup duruyorlar! Onlara de ki: ‘Onun vaktini ancak Allah bilir. Fakat, insanların çoğu bilmez” (A’râf (7), 187).

2. Toplumda infiale sebep olan bir olay hakkında inen âyetler: “(Peygamber’in eşine) iftira atanlar, içinizden küçük bir gruptur. Bu olayı, kendiniz için bir şer sanmayın; aksine bu, (uzun vadede) hayrınızadır. Onlardan kim, ne günah işlemişse vebalini de yüklenmiştir. İftiranın büyüğünü yayıp durana gelince, ona da büyük bir azap vardır” (Nûr (24), 11) âyetinden itibaren on âyet, Hz. Âişe’ye atılan iftira (ifk hâdisesi) sonrası nâzil olmuştur.

3. Herhangi bir meselenin dinî hükmünü beyan etmek için nâzil olan âyetler: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer müminseniz faizden artakalana el sürmeyin. Şâyet böyle yapmazsanız, Allah ve peygamberi tarafından size bir savaş ilan edilmiş olduğunu bilin! Tövbe eder de vazgeçerseniz, anaparanız sizindir. Böylece haksızlık etmiş olmadığınız gibi haksızlığa da uğramış olmazsınız” (Bakara (2), 278-279) âyetleri böyledir. Sakîf kabilesine mensup iki sahabî arasında, cahiliye döneminden kalma bir faiz ilişkisi vardı. Müslüman olduktan sonra, söz konusu faizin tahsili hususunda aralarında ihtilaf çıktı. Âyet, bununla ilgili hükmü beyan etmek üzere nâzil olmuştu. (Taberî, 2000).

Esbâb-ı Nüzûlü Bilmenin Faydaları

1. Nüzûl sebepleri bilindiği zaman âyetlerin manalarını anlamak kolaylaşır. Meselâ “Şüphe yok ki Safa ile Merve, Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder yahut umre yaparsa o ikisini tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur” (Bakara (2), 158) âyeti indiği zaman Urve b. Zübeyr, teyzesi Hz. Âişe’ye, bu âyeti anlamakta güçlük çektiğini söylemişti; çünkü Safa ile Merve arasında sa’y etmek, zaten haccın vacipleri arasında sayılmaktaydı. Hz. Âişe ona şu cevabı vermişti: “Cahiliye döneminde Safa tepesinde İsâf, Merve’de ise Nâile isimli putlar vardı. Müşrikler onlar arasında sa’y eder ve onlara ellerini sürerek tapınırlardı. Hac ibadeti farz kılındığında bu durumu hatırlayan Müslümanlar, sa’y esnasında müşriklerin yaptıklarına benzer şeyler yaptıklarını düşünerek tedirgin oldular. Bu âyet, Müslümanlarla müşriklerin sa’yi arasında hiçbir benzerlik olmadığını ifade etmek üzere nâzil oldu”. (Taberî, 2000).

2. Nüzûl sebepleri bilindiğinde, çeşitli konularla ilgili hükümler içeren âyetlerin hikmetlerini tespit etmek kolaylaşır. Nüzûl sebeplerine konu olan âyetler teker teker incelendiği zaman olgularla ilahî nass arasındaki bu ilişki açık bir şekilde tespit edilir. Bilindiği gibi Kur’ân’ın iniş sürecinde takip edilen seyir, Mekke ile Medine döneminde Kur’ân’ın farklı üsluplarda inmiş olduğuna işaret eder. Mekke döneminde âyetlerin tevhit ve ahirete iman konuları üzerinde yoğunlaşması, Medine döneminde ise aile, ticaret, savaş hukuku gibi konuların daha ziyade işlenmiş olması vahyin, o dönemin sosyo-kültürel yapısını dikkate alan bir süreç içerisinde indirilmiş olduğunu gösterir. Bu ilişkileri tespit eden müminlerin, âyetlerin hikmetlerini anlamaları kolaylaşır, dinlerine bağlılıkları artar. 

3. Bazen bir âyetin zahir anlamı açık bir şekilde anlaşılabilir; ancak âyet ile kastedilen asıl mana, onun nüzûl sebebi bilindiği zaman net bir şekilde ortaya çıkar. Öyle ki söz konusu sebep bilinmediğinde âyetten kastedilen mana tam olarak ortaya çıkmayabilir. “Gökyüzünün, apaçık (gözle görünür) bir dumanı getireceği günü gözetle” (Duhân (44), 10) âyetiyle ilgili nakledilen rivâyet buna güzel bir misâldir. Tâbiûn ulemasından Mesrûk b. el-Ecda’ şöyle demiştir: “Abdullah b. Mes’ûd’un yanında oturduğumuz bir gün adamın biri çıkageldi ve ‘Kinde kapısı yanında az önce bir adam vardı. Bir gün bir duman zuhur edecek; kâfirlerin canını alacak, müminlerinse nezle olmuş gibi hissetmelerine yol açacak, diye konuşuyordu’ dedi. İbn Mes’ûd çok sinirlendi ve şunları söyledi: “Ey insanlar! Kim bir konuda bilgi sahibi ise o konuda söz söylesin; kim de bir konuda bilgi sahibi değilse ‘en iyisini Allah bilir’ deyip (sussun)! Yüce Allah elçisine şöyle buyurmuştur: “De ki (ey Peygamber!): ‘Bu görevime karşılık ne sizden herhangi bir ücret istiyorum ne de işgüzarlık edip fazladan sorumluluklar yüklüyorum” (Sâd (38), 88). (Duhân sûresindeki âyetin nüzûl sebebi şudur): Kureyşliler Hz. Peygamber’e ezacefa edip de inkârda bulunduklarında Peygamber onlara beddua etmiş ve Kureyş’in de Yusuf’un kavminin maruz kaldığı kıtlık yıllarına maruz kalmasını dilemişti. İnkârcılar, her şeyi yakıp kavuran bir yıl geçirmişlerdi. Açlık ve dermansızlıktan, buldukları leşleri dahi yemekte, hurma dallarını kemirmekteydiler. Bu hâl öylesine dayanılmaz bir noktaya gelmişti ki onlardan biri gökyüzüne baktığında bir duman varmış gibi serap görüyordu (Âyet bu durumu anlatmak üzere indirilmişti)”. (San’ânî, 1410 h.).

4. Herhangi bir âyet özel olarak bir şahıs hakkında inmediği halde bazen, belli bir kişi hakkında nâzil olmuş gibi kullanılabilir. Nüzûl sebebi bilinirse bu tür yanlış yönlendirmelerin ve istismarların önü alınmış olur. Meselâ “Annesine ve babasına; ‘öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye, annesi ve babası Allah’ın yardımına sığınarak; ‘yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vaadi gerçektir’ dedikleri hâlde o; ‘bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ der” (Ahkâf (46), 17) âyetiyle ilgili anlatılanlar buna güzel bir örnektir. Abdullah İbnu’l-Medînî’nin anlattığına göre, Mervân b. Hakem bir gün mescitte hutbe verirken, “ben Emirülmüminin’in; yani Muaviye’nin, oğlu Yezid’i halife tayin etmesi hakkındaki görüşünü yerinde buluyorum; çünkü Ebu Bekir de yerine halife bırakmıştı, Ömer de” demişti. Bunun üzerine Abdurrahman b. Ebi Bekir; “yani krallık mı? Vallahi Ebu Bekir ne kendi çocuklarından birini ne de ev halkından bir başkasını kendinden sonra halife olarak işaret etmiş değildi. Muaviye’nin oğluna yaptığı ise yalnızca ona duyduğu şefkat ve yapmış olduğu ikramla alakalıdır” dedi. Mervân, “sen, ‘annesine ve babasına öf diyen kimse’ değil misin?” dedi. Abdurrahman da; “Resulullah’ın lanetlediği melunun oğlu da sen değil misin?” dedi. İbnu’l- Medînî diyor ki: “Hz. Âişe’nin, (mescide bakan odasından) Mervân’a şöyle seslendiğini işittim: ‘Ey Mervân! Sen misin Abdurrahman’a şöyle şöyle diyen? Yalan söyledin! Bil ki o âyet Abdurrahman hakkında değil, filan hakkında inmiştir’. Bu sözlerin ardından Mervân, herkesin duyacağı şekilde ağlamaya başladı. Daha sonra minberden inerek Âişe’nin kapısına kadar geldi ve mescitten ayrılana kadar Âişe ile konuştu. (İbn Ebî Hâtim, 2001).

Esbâbu’n-Nüzûlle İlgili Bazı Sorunlar ve Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

1. Âyetlerin nüzûl sebeplerini bilmek son derece önemli ise de bunları bilmeden Kur’ân’ı anlamanın imkânsız olduğunu söylemek doğru değildir. Her şeyden önce, var olan nüzûl sebepleri Kur’ân âyetlerinin yalnızca 500 kadarına tekabül etmektedir. Bu rivâyetlerin de bir kısmı zayıf rivâyetler kategorisindedir. Şâyet âyetlerin anlaşılması vazgeçilmez derecede nüzûl sebeplerine bağlı olsaydı o zaman Kur’ân’da pek çok âyetin bugün bize hitap etmediğini düşünmek gerekecekti. Çünkü âyetlerin büyük ekseriyeti hakkında nüzûl sebepleri bulunmamaktadır. Öte yandan nüzûl sebepleriyle ilgili rivâyetlerin hiç birine sahip olmasak da dinî açıdan Kur’ân’ı anlama noktasında bir eksiklik bulunduğunu söyleyemeyiz. Zira bu konudaki rivâyetlerin pek çoğu, dinin özüne ait değildir. Son olarak, nüzûl sebepleriyle ilgili rivâyetlerin neredeyse tamamına yakını sahâbenin, o dönemdeki olaylarla bu olayları ilgilendiren âyetler arasında kurdukları ilişkileri anlatmaktadır. Dolayısıyla bu tespitler vahyî bilgiler niteliğinde değildir. Kaynağı itibarıyla vahiy olmayan bir eylemin (olaylarla âyetlerin inişi arasında irtibat kurmanın), kaynağı vahiy olan Kur’ân’ın inmesi için zorunlu bir şart olarak gösterilmesi doğru olmasa gerektir. En makul yol, nüzûl sebeplerini, Kur’ân’ı anlamada yardımcı unsurlar olarak görmektir.

2. Âyetlerin iniş sırasını bilmek, Kur’ân’ın nüzûl tarihini tespit etmek açısından oldukça önemli ise de bu sürecin kıyamete kadar tekrar edilecek bir süreç olduğunu düşünmek, dolayısıyla Kur’ân’ın bu sürece uygun bir tarzda okunmasını önermek, her zaman için doğru olmaz. Hele âyetlerin iniş sebepleri aynıyla tekrar edilmedikçe içerdikleri hükümlerin aynıyla uygulanması söz konusu olamaz demek, asla doğru değildir. Her şeyden önce nüzûl sebeplerine dair elimizde yeterli bilgi olmayışı, böyle bir okumayı zaten mümkün kılmamaktadır. Esasen Kur’ân’ın bir kitap olduğu ve dinin kemale erdirildiği göz önüne alındığında, Kur’ân’ın tilavet tertibine göre okunmasıyla iniş sırasına göre okunması arasında çok fazla bir fark yoktur.

3. Nüzûl sebepleri her ne kadar özel olsa da bunların hükümlerinin genel olduğu asla unutulmamalıdır. Meselâ “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o kefaret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir” (Mâide (5), 45) âyeti, Taberî’ye göre Ehl-i Kitab’ın inkârcılarını anlatmak için inmiştir. Elbette Taberî, bu âyetin özel olarak söz konusu inkârcılar hakkında indiğini söylüyorsa da bu davranış tarzına sahip olan her grubun söz konusu âyetin muhatabı olmadığını söylemek istememektedir. Nitekim bu konuyu ele aldığı satırların devamında, âyetteki hükmün, Ehl-i kitab’ı olduğu kadar, bu davranış şeklini sergileyen diğer kişileri ya da toplumları kapsadığını da vurgulamaktadır.

4. Nüzûl sebepleriyle ilgili rivâyetlerde bazen oldukça abartılı ve hatta asılsız bilgilere de yer verilmiştir. Öyle ki bu hikâyeler, Müslümanların hayata bakışlarını derinden etkiler. Meselâ “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisa (4), 65) âyetiyle ilgili İbn Kesîr’in yaptığı şu izahat son derece yerindedir: “Ebu’l-Esved’den nakledildiğine göre, iki adam aralarındaki bir anlaşmazlık sebebiyle Hz. Peygamber’in hakemliğine başvururlar. Hz. Peygamber onlara konuyla ilgili hükmünü beyan etse de adamlardan biri bunu beğenmez ve meseleyi bir de Hz. Ömer’e götürmeyi teklif eder. İkisi de Ömer’e giderek durumu anlatırlar. Ömer, bu adamların Hz. Peygamber’e danıştıktan sonra kendisine geldiklerini öğrenince kapıda kendisini beklemelerini söyler ve içeriden aldığı kılıcıyla ‘bu meseleyi bir de Ömer’e soralım’ diyen adamı öldürür. Diğeri canını zor kurtararak Peygamber’e gelir ve olup biteni anlatır. Hz. Peygamber adamı dinledikten sonra; ‘Ömer’in bir Müslüman’ı katledebileceğini hiç tahmin etmezdim’ der. İşte bu esnada yukarıdaki âyet iner (böylece Ömer’in hatalı olmadığı anlaşılmış olur)”. İbn Kesîr, bu rivâyetin garîb, mürsel olduğunu ifade eder. Senetteki İbn Lehîa’nın zayıf bir râvî olduğunu belirtir. Bir anlamda böyle bir olayın kabul edilemeyeceğini anlatmış olur.

5. Nüzûl sebepleri, Kur’ân’ın iniş sürecinde vukû bulmuş olaylarla ilgili bir kavramdır. Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce geçen ya da Peygamber efendimizin vefatından sonra meydana gelen olaylardan herhangi birisi, Kur’ân’da herhangi bir âyet için nüzûl sebebi olamaz.

Meselâ Fîl sûresinin, Ebrehe ve askerlerinin Kabe’ye yaptığı saldırı sebebiyle; Kehf sûresinin de ashâb-ı kehf olayı münasebetiyle nâzil olduğu söylenemez. “Muhakkak ki Biz her şeyi bir kader (muayyen bir ölçü) ile yarattık. Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir. Andolsun ki Biz, sizin benzerlerinizi hep helâk ettik. Düşünüp ibret alan yok mudur” (Kamer (54), 49-51) âyetlerinin nüzûl sebeplerinden birisinin de Kaderîlerle ilgili olduğunun rivâyet edilmesi (Sa’lebî, 2002) doğru değildir; çünkü Kaderîler, Hz. Peygamber döneminden çok daha sonra teşekkül etmiş bir fırka olup âyetin indiği dönemde henüz ortada yoklardı. 

6. Bazen nüzûl sebeplerinde aynı âyetle ilgili birbirinden farklı rivâyetler nakledilir. Meselâ Nahl suresinin son üç âyetinin nüzûl sebebi hakkında iki ayrı rivâyet bulunmaktadır. Bunlardan biri, Ebu Hüreyre’den nakledilmiştir. Buna göre, Uhud harbinde Hamza şehit edilince Hz. Peygamber de Hamza’ya bedel olarak müşriklerden otuz kişiyi öldüreceğini söylemiş, bunun üzerine, “eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin; ama sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma; çünkü Allah, (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir” (Nahl (16), 126-128) âyetleri nâzil olmuştur. (Taberî, 2000). Diğer rivâyet ise Übey b. Ka’b’dan gelmektedir. Buna göre, Ensâr içinden Uhud’daki şehitleri gören bazıları, ellerine fırsat geçerse müşriklere bunu fazlasıyla ödeteceklerini söylerler. Mekke fethedildiğinde, yani müşriklere istediklerini yapma fırsatı ellerine geçtiğinde ise bu âyetler nâzil olur. Bu tür farklılıklar, nüzûl sebeplerinin bir âyeti daha geniş bir perspektiften okumaya katkı sağladığını gösterdiği gibi sebeplerin tespitinde çoğu zaman içtihadî bir durumun söz konusu olduğunu da anlatır.

NÂSİH-MENSÛH

Kelime olarak nesh, yok etmek, gidermek, bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek ve yazmak gibi anlamlara gelmektedir. Görüldüğü gibi hepsinde  varolan temel anlam, yer değiştirmedir (tebdîl). Dinî bir terim olarak da nesh, herhangi bir şer’î hükmün yerine başka bir şer’î hükmün gelerek öncekinin hükmünü ortadan kaldırması anlamındadır. Sahabe döneminde nesh, en geniş lügavî anlamıyla kullanılmakta idi. Mutlakın takyîdi, mücmelin beyanı, tahsîs, tedricîlik gibi anlamlar buna dâhildi; ancak daha sonraları bu ifade bir usûl terimi gibi kullanılmaya başlanmıştır. Bir usûl terimi olarak düşünüldüğünde hükmü kaldırılmış olan âyete mensûh, hükmü ortadan kaldıran âyete de nâsih denmektedir.İslâm âlimleri dört tür nesihden söz etmektedir: 1.Kur’ân’ın Kur’ân’ı neshi. 2. Kur’ân’ın sünneti neshi. 3. Sünnetin sünneti neshi. 4. Sünnetin Kur’ân’ı neshi. (Zerkeşî, 1957).

Kur’ân’da Neshin Varlığını Kabul Edenlerle Etmeyenlerin Delilleri

Nesh konusunda ulema iki farklı düşünceyi savunmaktadır. Kur’ân’da neshin bulunduğunu kabul edenlerin delilleriyle karşı iddialar şunlardır:

1. Bu konuda dayanılan bazı âyetler vardır ki neshi kabul edenlere göre bunlar, Kur’ân’da hükmü kaldırılan âyetler bulunduğuna delildir.Bunların ilki şu âyettir: “Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz” (Bakara (2), 106). Bu âyetin içinde yer aldığı bağlam dikkatli bir şekilde incelendiğinde, buradaki âyet ile Kur’ân âyetlerinin değil, önceki kitaplarda varolan hükümlerin kastedildiği anlaşılır. Zaten bu âyetin hemen öncesinde “(Ey müminler!) Ehl-i kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir” (Bakara (2), 105) buyurulmaktadır ki bu da yukarıdaki âyetle kastedilenin, önceki kitaplarda bulunan bazı ahkâmın neshi olduğunu gösterir. Bu âyete konu olan bağlam, Yahudilerin Hz. Peygamber hakkında ileri-geri konuşmalar yaptığı bir bağlamdır. Medine döneminde Hz. Peygamber Kudüs’e yönelerek namaz kılarken, yeni bir emirle Kabe’yi kıble edinmeleri farz kılınınca Yahudiler, Hz. Peygamber’in her gün birbiriyle çelişkili tavırlar sergilediğini söylemişlerdi. Âyetin nüzûl sebebinin de bu söylentiler olduğu rivâyet edilmiştir. (Ebu Hayyân, 2001). 

İkinci âyet şudur: “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- ‘sen ancak bir iftiracısın’ dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler” (Nahl (16), 101). Nahl sûresi Mekkî bir sûre olduğundan, Kur’ân âyetleri arasında nesh bulunmadığı kanaatinde olanlara göre, bu âyet Kur’ân’da neshin varlığına delil olamaz. Çünkü Mekkî sûrelerde ahkâm âyetleri bulunmamaktadır. Bu âyette de bahsedilen şey, önceki dinlerin neshidir. (Şimşek, 1991).

Üçüncü âyet şudur: “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır. Allah, dilediğini siler dilediğini de sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır” (Ra’d (13), 38). Kur’ân âyetleri arasında nesh bulunmadığını savunanlara göre, bu âyette bir neshin anlatıldığı doğrudur; ancak bu nesh, Kur’ân’daki hükümlerin birbirini ortadan kaldırması şeklinde anlaşılamaz. Burada kastedilen, Yüce Allah’ın farklı dönemlere uygunluk arzeden dinler göndermiş olmasıdır. Âyette her müddetin bir kitabı vardır denmesi de her ümmetin dinî konularda sorumlu olduğu bir kitaba sahip olduğunu anlatır. (İbn Kesîr, 1999).

2. Kur’ân âyetleri arasında neshin vukû bulduğu görüşünde olanlar, bu konuda âlimlerin icma ettiğini ileri sürmektedirler. Bu anlamda bir neshin olmadığını söyleyenlerse şu delilleri ileri sürerek buna karşı çıkmaktadırlar: İlk olarak; böyle bir iddia şu âyetle çelişir: “Hâlâ Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı” (Nisa (4), 82). Hz. Peygamber’in, inen âyetleri derhal kayda geçirmesi, sahabe içerisinde kısmen ya da bütünüyle Kur’ân’ı ezberleyenlerin bulunması, ilk zamandan itibaren Kur’ân’ın dikkatli bir değerlendirmeye tâbi tutulması ve Kur’ân’a nazîre yapamayan inkârcıların, gerek Hz. Peygamber hayattayken gerekse onun vefatının ardından Kur’ân’da bir çelişki olduğunu ortaya koyamamış olmaları da böyle bir icmaın olamayacağını gösterir.

İkinci olarak; âlimler arasında nesh kavramının ne anlama geldiği konusunda bile tam bir ittifak yoktur. Bazı âlimlere göre, nesh bir hükmü iptal etmek anlamına gelirken bazılarına göre, bir hükmü ertelemek anlamındadır. Üçüncü olarak; Kur’ân’da neshedildiği söylenen âyetlerin hangileri olduğuna dair ulema arasında bir ittifak da yoktur. Meselâ Hibetullâh b. Selâme kılıç âyetinin (Tevbe sûresi 5. âyet), 114 âyeti neshettiğini söyler. Celâlüddîn es-Süyûtî’ye göre 21, Şâh Veliyullah ed-Dihlevî’ye göre 5, son dönemde bu alanda en önemli çalışmayı yapan Mustafa Zeyd’e göre ise 3 âyet mensûhtur. Bu durum, “Kur’ân’da neshin varlığı konusunda icma bulunmaktadır” iddiasını şüpheli hale getirmektedir.

3. Kur’ân âyetleri arasında neshin vukû bulduğunu söyleyenler, bu konuda rivâyet edilen bazı haberleri delil gösterirler. Meselâ rivâyete göre İbn Abbas, “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir” (Bakara (2), 269) âyetindeki hikmetin bir kısmını da “Kur’ân’daki nâsih-mensûh âyetleri bilmek” şeklinde yorumlamıştır (Taberî, 2000). Hz. Ali ise Kûfe’de halka aslı olmayan hikâyeler anlatan bir kıssacıyı hesaba çekmiş ve nâsih-mensûh konusunu bilmediği için insanlara vaaz vermesini yasaklamıştır. Nâsih-mensûh konusunu bilmeyen bir kadıya da Hz. Ali, “hem kendin helâk oldun hem de halkı helâk ettin” demiştir. (Zerkeşî, 1957). Doğrusu bu tür haberlere dayanarak Kur’ân’da neshin olduğunu söylemek, Kur’ân âyetleri arasında nesh bulunmadığı kanaatinde olanların kabul edeceği bir husus değildir. Kur’ân’da neshin olduğunu ispat etmek için daha güçlü delillere ihtiyaç vardır. Zîrâ hükmünü ortadan kaldırdığınız metin, ilahî kelamdır. Kaldı ki bu konulardaki haberler delil alınacak olsaydı, Hz. Peygamber’den konuyla ilgili hadisler nakledilmesi gerekirdi. Oysa bu konuda delil olarak dayanabileceğimiz sahih bir hadis yoktur.

4. Neshi kabul edenler, aklen de neshin vukû bulabileceğini söylemektedirler. Reddedenlerse bunu kabul etmekle birlikte, onun önceki dinleri neshetme çerçevesinde ancak söz konusu olabileceğini söylemektedirler. Böyle bir hususun evrensel bir kitab için mümkün olamayacacağını, bu işin tarihsel mahiyetteki hükümler için geçerli olabileceğini ifade ederler. 

5. Neshi kabul edenler, nâsih ve mensûh âyetlerin, anlam itibarıyla birbiriyle uzlaştırılamayacak kadar çelişkili olması gerektiğini düşünürler. Hatta Kur’ân’daki bazı âyetlerin hüküm itibarıyla birbirinden farklı olduğunu, dolayısıyla bu âyetler arasında nesh ilişkisi bulunduğunu iddia ederler: Oysa Kur’ân’da neshin varolmadığını söyleyenlere göre böyle bir iddia, Kur’ân’da çelişki bulunduğunu söylemekle eş anlamlıdır. Aslında nesh ilişkisi olduğu söylenen âyetlerde tahsîs, takyîd, tedricîlik gibi hususların mevcut olduğunu öne sürerler. Meselâ içkinin haram kılınma aşamalarını anlatan şu dört âyette (Nahl (16), 67; Bakara (2), 219; Nisâ (4), 43; Mâide (5), 90), bu kanaatte olanlara göre, hükümlerin kaldırılması anlamında bir nesh değil; tedricî bir haram kılma safhası anlatılmaktadır. 

6. Kur’ân’da neshin var olduğunu söyleyenler nâsih âyetin, mensûh âyetten sonra gelmiş olması gerektiğini ileri sürerler. Kur’ân’da nesh bulunmadığını ileri sürenlerse bu konuda birbirini tutmayan rivâyetler bulunduğunu iddia ederek bu durumu, Kur’ân’da neshin bulunmadığına delil olarak kullanırlar.

7. Kur’ân’da neshi kabul edenlere göre, hem nâsih hem de mensûh, dînî bir hükümle ilgili olmalıdır; ahlâka ya da itikada dair konularda nesh olmaz. Karşı görüşte olanlarsa kendisinde nesh olduğu bildirilen âyetlerin bazılarında ahlakî konuların ele alınmış olduğunu söylerler.

Kur’ân’daki Neshin Çeşitleri

1. Hükmü mensûh metni baki âyetler: “Nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara (2), 115) âyeti, “Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki Ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Elbette Allah, onların yapmakta olduklarından habersiz değildir” (Bakara (2), 144) âyeti ile neshedilmiştir. İkinci âyet, ilk âyetin hükmünü ortadan kaldırmıştır. Fakat hükmü kaldırılan ilk âyet de Kur’ân’da mevcuttur.

2. Hükmü baki metni mensûh âyetler: Hz. Ömer’in naklettiği söylenen recm âyeti böyledir. “Yaşlı bir adam ya da kadın zina ettiklerinde Allah’tan bir ceza olarak onları recm edin” şeklinde bir âyetin, Nûr sûresinde var olduğu, ancak daha sonra neshedildiği rivâyet edilmiştir. Yine Kur’ân’da Tevbe sûresi uzunluğunda bir sûre bulunduğu, ancak şu anda var olmayan bu sûreden sadece, “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsaydı bir üçüncüsünü isterdi. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doyurur. Allah tövbe edenleri affeder” âyetinin hatırda kaldığı rivâyet edilmiştir.

3. Hem hükmü hem de metni mensûh âyetler: Buna örnek olarak Hz. Âişe’den gelen şu rivâyet zikredilir: “Kur’ân’da bilinen on emzirme ile sütkardeşliğinin sabit olacağı inzal edilmişti; daha sonra bu, bilinen beş emzirme ile neshedildi.” Buna göre on emzirmeye dair âyetin hem hükmü hem de metni neshedilmiştir; ancak bugün mushafta yer almayan beş emzirmenin metni neshedilmiş, hükmü ise baki kalmıştır. (Zerkeşî, 1957).

KASASU’L-KUR’ÂN (KUR’ÂN KISSALARI)

Kıssalar, Kur’ân’ın önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Kök itibarıyla ‘k-ss قصّ ’dan türemiş bir kelime olan kıssa; iz sürmek, peşinden gitmek; bir haberi ya da sözü açıklamak, bildirmek; saçı makasla kesmek ya da göğsün üst kısmı anlamlarına gelir; ancak kelimenin en temel anlamı, bir şeyin izini sürmektir. (Ezherî, 2001). Kur’ân’da geçtiği şekliyle ‘kasas’ kelimesi, isim olup masdar yerine kullanılmaktadır; ancak kıssa kelimesinin çoğulu olan ‘kısas’, Kur’ân’da geçmemektedir. Kur’ân’da kasas kelimesinin yanı sıra nebe’/ نبأ (çoğulu enbâ/ أنباء ) ve haber/ خبر (çoğulu ahbâr/ أخبار ) kelimeleri de tarihsel olaylara dair anlatımları ifade etmek için kullanılmıştır. Kur’ân’da geçmişe dair anlatılan olaylara ‘tarih’ denmemiştir.

Kur’ân’da üç tür kıssa bulunmaktadır:

İlk gruptaki kıssalar, Allah elçilerini, elçilerin getirdikleri mesajları ve bu mesajlara ümmetlerinin gösterdikleri tepkileri anlatır. Meselâ Hz. Musa ile İsrâioğullarının kıssaları bu gruba girer.

İkinci gruptaki kıssalar, geçmişte yaşayan bazı topluluklar hakkında anlatılan kıssalardır. Mağara arkadaşları (ashâb-ı kehf) ve Ebrehe’nin ordusu hakkındaki kıssalar bu kategoridedir.

Üçüncü gruptaki kıssalar ise Hz. Peygamber dönemindeki olaylarla ilgilidir. Uhud ve Bedir harbini anlatan âyetleri de bu gruba misâl verebiliriz.

Kur’ân Kıssalarının Özellikleri

1. Kur’ân, birçok kıssadan müteşekkil bir kitap görünümündedir. Denebilir ki çoğu sûre bir kıssa içerir ya da çoğu sûrenin bir öyküsü vardır. Esasen Kur’ân’ın ekseriyeti bir kıssa anlatır bize. Tarihi yazanlara (İbrahim gibi), tarihte yazılanlara (Musa ve Firavun gibi) ve tarihte unutulanlara (kıssasına hiç değinilmeyen elçiler gibi) hep bu öykülerde işaret edilir. Bu kıssalarda her insan kendini ilgilendiren bir yön bulabileceği gibi Kur’ân’da bütünüyle kendisini anlatan bir öykü de bulabilir. Kur’ân, insan varlığının yaratılışından başlayarak peygamberlerin tarihini anlatır.

Kur’ân’ın bizden istediği, bu kıssaların bir ucundan tutarak hayata dair kendi öykümüzü yazmamızdır. Çünkü herkes arkasından bir öykü bırakarak göçüp gider dünyadan ve önemli olan arkamızda iyi bir iz bırakabilmek, Kur’ân’ın bizden beklediği şekilde, kendimize dair bir öykü yazabilmektir. Hayata dair güzel bir öykü, öykülerin en güzelini yazmış olan Hz. Muhammed’in siretini takip etmek suretiyle yazılabilir. Kur’ân’ı doğru anlamak, Peygamber’in siretini içselleştirmekle mümkün olabileceği gibi, Peygamber’i doğru anlamak da Kur’ân eşliğinde bir hayat inşa etmekle mümkündür. “Sizden öncekilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmedikçe Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntılar onları öylesine kuşatmış ve bu yüzden onlar öylesine sarsılmışlardı ki elçileri ve beraberindeki müminler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diye feryat edecek hâle geldiler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır” (Bakara (2), 214) âyeti, müminleri böyle bir öykünün parçası yaparak onları tarihte rol almaya teşvik eder. Geçmiş ümmetlerin kıssalarından bahseden pek çok âyet de vardır ki sonu, ya “görün ki inkârcıların/mücrimlerin/zâlimlerin/bozguncuların hâli nice olmuştur (Âl-i İmrân (3), 137; A’râf (7), 84, 103; Yunus (10), 39) şeklinde ya da “âkıbet, Allah’tan gerçek anlamıyla sakınanlarındır” (A’râf (7), 128; Kasas (28), 83) şeklinde biter. İnsanlara, yeryüzünde gezmeleri ve önceki milletlerin akıbetleri hakkında fikir sahibi olmalarının tavsiye edilmesi (Neml (27), 69; Rûm (30), 9) yazacakları öykü hakkında onlara bir fikir vermek amacı taşır.

2. Kıssalar, Allah’ın tarih boyunca elçiler aracılığı ile insan varlığına gönderdiği mesajları, müspet ya da menfî insanî tutumlara verdiği cevapları bize anlatır. “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları/koruyucuları da yoktur” (Ra’d (13), 11) âyeti, bu sürecin kıyamete kadar devam edeceğini bildirmektedir. Allah’ın kullarına karşı tavrı, esas itibarıyla merhamet, iyilik ve lütuf temelleri üzerinde şekillenir; ancak kendilerini bu temelden yoksun bırakan insanlar, adalet gereği cezaya çarptırılırlar: “Rabbinizin size acıyıp-esirgemesi elbette umulabilir; ama eğer siz (günaha) geri dönerseniz, Biz de (azaba) geri döneriz. Ve (unutmayın ki) Biz cehennemi, hakkı inkâr edenleri kuşatacak (bir hisar) kılmışızdır” (İsrâ (17), 8). Dolayısıyla İslâm düşüncesinde bir tarih felsefesi, Allah ile insan arasındaki imanî, ahlâkî, duygusal ilişkinin boyutlarını dikkate almak zorundadır. Kıssalar bize, bu ilişkinin unutulmaması gerektiğini hatırlatır.

3. Kur’ân’da dünya ve ahiret ikilisi, birbirlerinin alternatifi olarak kullanılmaz. Sadece, eğer insanların dünyaya dört elle sarılmaları gündeme gelmişse, işte o zaman bir tercih olarak ahiret öne çıkartılır. “Ey iman edenler! Ne oldu size ki; “Allah yolunda toptan savaşa çıkın!” denildiğinde yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahiretten geçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatından alınacak haz, ahiret hayatından alınacak hazza nispetle çok çok az değil midir?” (Tevbe (9), 38) âyeti bunu anlatır. Dolayısıyla dindarlık, bütünüyle dünyaya meyletmek anlamında olmadığı gibi, dünyayı tamamen terk edip kendi başına bir hayat sürmek, Allah ile kul arasında, toplumsallığı olmayan bir özel ilişki biçimi geliştirmek de değildir. Aksine dindarlık, sosyal bir varlık olmanın gereklerini yerine getirerek toplum içinde nitelikli bir hayat sürmek anlamındadır. “De ki: ‘Bakın, benim namazım, (bütün) ibadetlerim, hayatım ve ölümüm (yalnızca) bütün âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” (En’âm (6), 162) âyetinde söylenen de budur. Dünya ve ahiret hayatı, birbirini takip eden süreçlerdir. Bu sebeple değer yargılarımızı, hayatı parçalayan algılar üzerine kurulu düşüncelerden beslenerek dinî-din dışı, dünyevî-uhrevî, kutsal-pagan şeklinde ayırımlara tâbi tutmak doğru değildir. Müslümanların değerlendirmeleri meşru-gayr-i meşru, âdil-gayri âdil ve tutarlı-tutarsız şeklinde olabilir. İşte Kur’ân kıssaları, bize bu iki algının tarihsel yansımalarını ve bu yansımaların sonuçlarını anlatan tanıklıkları nakleder.

4. Kur’ân kıssalarının özelliklerinden birisi, tekrar edilmeleridir. Aynı kıssa Kur’ân’da bazen birçok açıdan anlatılır. Okuduğumuz her yön bize farklı bir ders verebilir. İnsanların çeşitliliği, algı ve tecrübelerdeki farklılıklar, kıssaların bu şekilde anlatılmasını gerektirmiştir. Aslında kıssalar bu gözle okunduğunda, hemen hemen hiçbir kıssanın aynıyla tekrar edilmediği, farklılıkların, kıssaların çeşitli kısımlarına serpiştirildiği görülecektir. Çünkü Kur’ân, sıradan bir metin değildir. Mesela Hz. İbrahim’e misafir olarak gelen meleklerin Hz. İbrahim ile eşine bir oğlan çocuğu müjdelediklerini anlatan şu üç âyette, kıssayla ilgili nüansları görmekteyiz.

İlk âyet grubunda, oğlan çocuğu müjdelenirken sahnede Hz. İbrahim’in eşinden bahsedilmemekte, İbrahim’in çocuk sahibi olamayacak yaşta olduğu bildirilmektedir: “Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver. Onun yanına girip; ‘selam!’ demişlerdi. O da; ‘Doğrusu biz, ciddi şekilde sizden çekiniyoruz!’ demişti. Elçiler demişlerdi ki: ‘Tedirgin olma; biz sana bilgin bir oğul müjdelemekteyiz’. (İbrahim); ‘ihtiyarlık belimi bükmüşken siz bana nasıl böyle bir müjde verirsiniz?’ dedi. ‘Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma!’ dediler. (İbrahim:) dedi ki: ‘Rabbinin rahmetinden, sapkınlar hariç, kim ümit keser ki?” (Hicr (15), 51 56).

İkinci âyet grubunda ise bu defa sahnede Hz. İbrahim’in eşi de yer almaktadır. Ancak Hz. İbrahim’in eşi çığlık atarak söylenen sözler karşısında şaşkınlığını beyan etmektedir: “İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? Onlar İbrahim’in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, ‘bunlar, yabancılar’ demişti. Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabı) getirmiş, önlerine koyarak, ‘yemez misiniz?’ demişti. (Yemeğe dokunmadıklarını görünce) onlardan korkmaya başladı. ‘Korkma’ dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler. Bunu duyan hatunu bir çığlık içinde döndü de elini yüzüne çarparak; ‘bir yaşlı kadından mı?’ dedi. Onlar; ‘bu, böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir’ dediler” (Zâriyât (51), 24-30). 

Son âyet grubunda ise yine sahnede Hz. İbrahim’in eşi yer almakta, ancak ilk sahnedeki tavrından farklı olarak burada çığlık attığından bahsedilmemekte, yalnızca güldüğü söylenmektedir. “Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim’e müjde getirdiler ve: ‘Selam (sana)’ dediler. O da: ‘(Size de) selam!’ dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz melekleriz). Lût kavmine gönderildik. O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik” (Hûd (11), 69-71).

Yukarıdaki üç âyet grubu da aynı sahneyi farklı açılardan nakletmektedir. Kıssaları bir hikâye yazarının kronolojik hikâye anlatımı gibi okumaya çalışanların bu sahneleri anlamakta zorlanması normaldir. Ancak bu sahneler, uzun süren bir diyalogun belirli kesitlerine işaret etmektedir.

İlk âyetlerde sadece Hz. İbrahim’den bahsedilse de evde Hz. İbrahim’in hanımı da bulunmaktadır. Fakat burada, diğer âyet gruplarında bulunmayan bir hususa yani, Hz. İbrahim’in ilerlemiş yaşına işaret edilmektedir.

İkinci grupta ise evde bulunan hanıma ve onun ilerlemiş yaşına işaret vardır. Kendilerine oğlan çocuğu müjdelenmesi üzerine, Hz. İbrahim’in eşi hayretle bir çığlık atmaktadır. Bu şaşkınlık, ilerlemiş yaşına rağmen kendisine çocuk sahibi olacağının haber verilmesi sebebiyledir.

Üçüncü âyet grubunda ise Hz. İbrahim’in hanımının gülmesi, kendisine bir oğlan çocuğu müjdelenmesinden sonra değildir. Çünkü bu müjde, onun gülmesinin ardından verilmektedir. Ancak bazı yorumcular, bu tavrın da söz konusu müjdeden sonra olduğunu ileri sürerler ki İbn Kesîr’in de tespitiyle âyetin siyakı böyle bir anlama uygun değildir. Hatta Kur’ân kıssalarındaki tarihsel olguların hakikate uygun olmayabileceğini savunanlardan bazıları da bu sahnelerde birbirini tutmayan anlatımlar olduğunu ileri sürmektedirler. Doğrusu bu son âyet grubundaki sahnede Hz. İbrahim’in eşi bir başka şeye gülmüş olmalıdır. Âyetin ifade sıralamasında, melekler Lût kavmini helâk etmek için geldiklerini söyler söylemez İbrahim’in ayakta duran eşinin güldüğü anlatılmaktadır. O hâlde gülmenin sebebi, meleklerin bu sözüyle ilgili olmalıdır. Taberî, bu gülüşün sebebine dair müfessirlerin görüşlerini naklettikten sonra, kendi tercihini şöyle ortaya koyar: “İbrahim’in eşi, kendilerini helâk etmek için melekler inmişken, gafil bir şekilde aynı sapkınlıkta devam eden Lût kavminin hâline gülmüş olmalıdır”

Kur’ân’daki Kıssaların Hedefleri

1. Tevhid, nübüvvet ve ahiret inancı gibi itikadî konuları, önceki ümmetlerin kıssalarını anlatarak tahkim etmek. Şu âyet bu hususu anlatır: “Andolsun biz, “Allah’a kulluk edin ve tâğut’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur” (Nahl (16), 36).

2. Özellikle Hz. Peygamber’i ve müminleri teselli etmek ve önceki peygamberlerle ümmetlerinden misaller vererek tüm peygamberlerin tebliğ yaptığını, her ümmetin benzer sıkıntılardan geçtiğini anlatmak. 

3. İslâm toplumunu, önceki ümmetlerin kıssalarıyla yetiştirmek. Hz. Eyyub’un sabrını, Hz. Yusuf’un iffetini; Firavun’un zulmünü, Karun’un zenginliğini anlatarak doğru yolda olmanın önemine dikkat çekmek. 

4. Akla ve kalbe dengeli hitap ederek toplumu eğitmek ve yetiştirmek. Bu çerçevede olmak üzere kıssalardaki tekrarlar aracılığı ile psikolojik açıdan insanlara daha etkili bir tebliğde bulunmak ve onların dinî duyarlılıklarını canlı tutmak. Bunun için bazen ahiret hayatındaki sahnelerden pasajlar anlatmak. Sünnetullahın (Allah’ın tabiata koymuş olduğu kanunların) değişmezliğine vurgu yaparak insanları, akıllarını kullanmaya yöneltmek. 

5. Anlatılan kıssalardan hareketle ortak bir prensibe ulaşmak ve muhataplara genel bir ilke hakkında fikir vermek. (Yıldırım, 1979). Meselâ İsrailoğulları’nın buzağıya tapınması, daha sonra Mısır’a geri dönmek istemeleri gibi hususlar, esasen sadece onlara ait özellikler değildir. Uzun süre esaret altında kalan insanlar, bir süre sonra kendilerini esir alan insanlara karşı içten içe bir saygı duyabilir; onların büyüklüğü ile iftihar etmek için –köle de olsalar- onlarla birlikte olmak isteyebilirler. “Hani siz (verilen nimetlere karşılık); ‘Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. O zaman Musa demişti ki: “O güzelim nimetleri, basbayağı şeylerle değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde inin bir şehre ki oradadır istedikleriniz.’ Böylelikle onlar, zillete ve sürünmeye mahkûm oldular, Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musibetler, Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberlerini öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir” (Bakara (2), 61) âyetinde eleştiri konusu edilen husus İsrailoğulları’nın bu tavrıdır.

Kur’ân Kıssalarına Dair Bazı Problemler

1. Kur’ân’daki kıssaların büyük çoğunluğu tarihte olup bitmiş vakıalarla ilgilidir. Bazı müsteşrikler, Kur’ân’daki kıssaların gerçekliği konusunda çeşitli ithamlarda bulunmuşlar ve bu kıssaların, tarihte gerçekleştiği durumdan daha farklı ifadelerle, mesela o günkü Arapların bildiği şekillerde Kur’ân’da anlatılmış olabileceğini ileri sürmüşlerdir. “Kutsal kitaplarda önemli olan, verilmek istenen mesajdır” diyen bu oryantalistler, Kur’ân’daki kıssalarda çelişkiler bulunduğu iddialarını da bu gerekçeye dayandırmışlardır. Bu düşünceler, bir sonraki ünitede anlatılacağı gibi, maalesef bazı Müslümanlar tarafından da savunulmuştur. Kanaatimizce buna katılmak kesinlikle mümkün olmadığı gibi, buna benzer iddiaların Hz. Peygamber döneminde de gündeme geldiği ve bunlara Kur’ân’dan cevaplar verildiği bilinmelidir. İnkârcıların Kur’ân’ı, öncekilerin masalları (esâtîru’l-evvelîn) olarak nitelemeleri bundan farklı bir mana taşımıyordu. Bu tür iddialara Kur’ân şu cevabı verir: “Hakikatı inkâr edenler dediler ki: ‘Şüphesiz ki bu (Kur’ân) Muhammed’in kendi uydurduğu bir düzmecedir! Bu konuda ona bir başka topluluk da yardım ediyor!’ Onlar ne büyük bir zulüm ve iftirada bulundular! Ve dediler ki: ‘Bunlar onun, evvelkilerin masallarından derleyip topladığı bir şeydir! Bunlar ona sabah akşam yazdırılıyor.’ Sen de ki: ‘Onu, göklerin ve yerin gizliliklerini bilen indirdi” (Furkân (25), 4- 7). Öte yandan Kur’ân’ın lafzan ve manen mucize oluşu, Kur’ân’daki her tarihsel bilginin, hakikate uygun bir şekilde nakledilmiş olmasını gerektirir; çünkü kıssaların anlatıldığı çeşitli âyetlerde, bu kıssaların hakikate uygun bir şekilde (bi’l-hakk) nakledildiğini anlatan ifadeler bulunmaktadır. Arapçada “hak” kelimesi, kapının kanadını taşıyan arka direğin üzerine oturtulduğu delikli taşa denir. Kapının hareketini sağlayan bu direk, taştaki deliğe tam olarak oturmadığında, kapı rahat hareket etmez ve tamamen kapanmaz. Dolayısıyla kıssaların hakikate tamıtamına uygun olması, kelimenin kök anlamının da bir gereğidir. Meselâ “işte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana, hakikate uygun olarak (bi’lhak) anlatıyoruz” şeklindeki pek çok âyet, Kur’ân’da anlatılan kıssaların gerçeğe uygun olduğunu ifade eder. “Onlara Âdem’in iki oğlunun hikâyesini, nasıl gerçekleşti ise o şekilde anlat” (Mâide (5), 27); “Biz sana onların (ashab-ı kehfin) kıssasını hakikate uygun bir şekilde anlatmaktayız” (Kehf (18), 13); “İman eden bir kavim için (faydalı olmak üzere) Musa ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz” (Kasas (28), 3); “(Resulüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin” (Âl-i İmrân (3), 44) âyetleri, Kur’ân’daki kıssaların hakikate uygun olarak anlatıldığını gösterir. Ayrıca, “(Resulüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce ne sen onları biliyordun ne de kavmin” (Hûd (11), 49) âyeti, kıssaların o günkü Arapların bilgileri çerçevesinde anlatıldığı iddiasını reddetmektedir.

2. Kur’ân’da hangi kıssanın anlatılacağına karar veren, şüphesiz ki Yüce Allah’tır. Meselâ kocası hakkında Peygamber’e şikâyette bulunan bir kadının şikâyetini detaylarıyla anlatan Allah, Bi’r-i Maûne faciası gibi Hz. Peygamber’in hayatında çok önemli bir yer tutan trajediye en küçük bir ifadeyle bile temas etmez. Bunun sebebi şu olabilir: Bizim için önemli olmayan bir kıssa, bir başka insan için son derece önemli olabileceği gibi bunun tersi de mümkündür. Bugün için önemli olmayan bir mesele, bir zaman sonra hayati derecede önem arz edebilir. Meselâ Türk toplumu için basit gibi görünen bir mesele, Arap toplumunun hayatmemat meselesi olabilir. Kur’ân’ın Hz. Peygamber döneminde vukû bulan çok önemli bazı tarihî olaylara temas etmemiş olması, onun belirli bir tarihe münhasır ve mahkûm olmadığını gösterir. Dolayısıyla hangi tarihsel olayın kıssa olarak anlatılacağına ya da anlatılmayacağına; anlatılan kıssalarda nelere önem verilip nelere verilmeyeceğine ancak Yüce Allah karar verir.

3. Kur’ân’da tarihsel kıssaların yanı sıra temsilî kıssalar da vardır. Meselâ farklı sûrelerde geçen Musa ve Firavun kıssası Kur’ân’da tarihsel bir öykü olarak anlatılırken bahçe sahipleri kıssası (Kalem (68), 17-33) temsilî bir anlatımla bize sunulur. Kur’ân’da anlatılan temsilî kıssalar, çoğunlukla ‘misal/temsil/örnekleme’ tarzı kıssalardır. “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adam ile doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu” (Nahl (16), 76); “Allah, bir misal olmak üzere bir ülkeyi misâl verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı” (Nahl (16), 112) âyetleri, bu üsluba sahip âyetlerdir. Bu edebî üslup içerisinde anlatılan
kıssaların tarihsel gerçekliğinin olup olmadığı önemli değildir; çünkü bu anlatım tarzı, bir olayı hakikati ile anlatmak için değil, bir mesajı en uygun temsille muhataba iletmek için kullanılmıştır.

4. Kur’ân bir tarih kitabı olmadığından, kıssalarda tarihî bilgiler bir bütün olarak bulunmaz. Kuşkusuz, kıssalarda anlatılanların tarihte nasıl gerçekleştiklerini bilmek bir malumat olarak önemlidir; ancak bundan daha önemlisi, kıssaların niçin anlatıldıklarını tespit etmektir. Unutulmamalıdır ki Kur’ân bir hidâyet rehberi olup onda yer alan tüm unsurlar bu üst başlık altında bir anlam kazanır. Hidâyeti merkeze almayan ya da onu dışta bırakan her izah, özü itibarıyla doğru olsa dahi Kur’ân’ın amacı açısından gerekli değildir. Kur’ân’da kronolojik bir anlatımla naklediliyor gibi görünen tek kıssa, Hz. Yusuf’un kıssasıdır; ancak onda bile değinilmeyen bölümler vardır. Hz. Nuh ile kavmi arasında çok uzun bir döneme yayılan bir olaylar silsilesi bulunsa da kıssaları özet bir şekilde verilmiştir (Hûd (11), 25-49). Davut ve Süleyman peygamberlere ilim verildiği ifade edildikten hemen sonra Hz. Süleyman’ın insanlar, cinler ve kuşlardan oluşan ordusuyla sefere çıktığı anlatılır (Neml (27), 15-17). Müfessire düşen, kıssalardaki bu boşlukları aslı astarı olmayan, Kur’ân’ın bütünlüğü ile uzlaşmayan rivâyetlerle değil; Kur’ân’ın bütünlüğü ile uyumlu sahih rivâyetlerle, makul gerekçelere dayanarak doldurmak olmalıdır. Ne üzücüdür ki Kur’ân kıssalarındaki bu tarihsel boşluklar, bazen uydurma haberler ve isrâiliyat türü rivâyetlerle doldurulmaktadır. Meselâ “Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki haktan ayrılmadan insanları doğru yola yöneltirler ve onunla adaleti ayakta tutarlar” (A’râf (7), 159) âyetinin tefsîrinde Taberî’nin İbn Cüreyc’den yaptığı alıntılar, bu türdendir. Rivâyete göre, İsrailoğulları peygamberlerini öldürmüş ve küfre düşmüşlerdi. On iki boydan sadece biri bu çirkin fiile katılmamış, Yüce Allah’tan, kendilerini bu çirkin fiile bulaşmış diğer boylardan kurtarmasını talep etmişlerdi. Allah da onlara, yeraltına uzanan bir tünel açmış, buradan giren bu boy, Çin’in arka bölgelerinden yeryüzüne çıkmıştı. Taberî’ye göre, o topluluk kendi döneminde de orada yaşamaktaydı. İsrailoğulları hakkındaki bu rivâyet, sadece Taberî’de değil, ondan sonraki pek çok kaynakta da aynen nakledilir. Hatta bu rivâyetlerde, Peygamber efendimizin miraca çıktığı zaman o boyu ziyaret ettiği de anlatılır. Zemahşerî gibi akılcılığı ile bilinen bir müfessir bile bundan kendisini kurtaramamıştır. Ancak Şevkânî, bu garib haberin sahih olduğunu iddia edebilmek için delillere ihtiyaç duyulduğunu söylemektedir. Menâr tefsîrinde de bu rivâyet, isrâiliyat hurafelerinden biri olarak zikredilir.

KUR’ÂN TEFSİRİNDE İSRÂİLİYAT

“İsrâiliyye” kelimesinin çoğulu olan İsrâiliyat, her ne kadar kelime anlamıyla belirli bir kavimden (Yahudilerden) alınan haberleri çağrıştırıyorsa da aslında tağlîb kaidesine uygun olarak kullanılmış daha kapsamlı bir ifadedir. Buna göre Kur’ân tefsîrinde isrâiliyât, Yahudi, Hıristiyan ve diğer kültürlerden İslâmiyet’e giren rivâyetler bütününe denir. Bu tür rivâyetler ilk dönemde daha ziyade Yahudi ve Hıristiyan unsurlardan alınmıştır. Daha Hz. Peygamber hayattayken bu uygulamanın var olduğu bilinmektedir. Özellikle miladî 70. yılda Romalı Titus’un zulmünden kaçarak Hicaz bölgesine yerleşen ve dinî eğitimlerine kendi medreselerinde devam eden Yahudiler, bu haberlerin birincil kaynakları durumundaydı. Öte yandan ticaret kervanları ile dönemin en önemli kültür merkezlerine seyahat eden Araplar, kendileri için İsrâilî haber türünden birçok materyali önlerinde hazır bulmuşlardı. İbn Haldun, ilk Müslümanların özellikle güneş, yıldızlar, ay, kâinatın yaratılması gibi kevniyât konularını Ehl-i kitap mensuplarına sorduğunu nakletmektedir. Çünkü çölde yaşayanlar, bu tür konulara meraklıdır. Öte yandan ilk dönemde ashabın bilgilerine başvurdukları insanlar avam tabakasından olup bilgileri herkesin bildiği kadardır. Ancak sonraki dönemlerde Ka’bu’l-Ahbâr gibi Kitab-ı Mukaddes bilgisine vâkıf kişilerin rivâyetleri tefsîr kitaplarını doldurmuştur.

İsrâiliyat’ın Kur’ân Tefsîrine Giriş Yolları

İsrâiliyât tefsîre çeşitli kanallardan girmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1. Önceki kültüründen kendisini kurtaramayan mühtedilerden gelen nakiller.

2. İsrâilî rivâyetleri tashih etmek için İsrâiliyata müracaat edenler.

3.Ehl-i kitap hanımlarıyla evlenme izninin doğurduğu mevcut ortamda yetişen yorumcular.

4. İslâm düşmanlarının, İslâm’ın ruhunu kirletmek için kasıtlı olarak uydurup ortaya attıkları rivâyetler.

5. Bazı hikâyecilerin halkı oyalamak ve hoşa gitmek için uydurdukları rivâyetler.

6. Ehl-i sünnete karşı cephe alan bazı sapık fırkaların siyâsî maksatla uydurdukları rivâyetler.

İsrâilî Haberlerin Çeşitleri

1. Senedi sahih olup Kur’ân’a ve Sünnet’e muvafık olanlardır ki bunlar makbul haberler grubundadır. Genel olarak müfessirler tefsîrlerine aldıkları İsrâiliyat haberlerinin bu kriteri taşımasına özen gösterirler.

2. Yalan olduğu bilinenlerdir ki bunların nakledilmesi doğru değildir. Müfessirlerin bir kısmı bu kategorideki haberlere itibar etmemişken, bir kısmı da bu nakillere tefsîrlerinde yer vermiştir.

3. Sıhhatini tam olarak bilemediğimiz, bu bakımdan ne kabul ne de reddedebileceğimiz rivâyetler. Tefsîrlerdeki pek çok ihtilaf da bunlardan kaynaklanır. Bu noktada söz konusu rivâyetleri değerlendiren müfessirin kişisel kabiliyeti ve konuya olan hâkimiyeti büyük önem arz eder. Sahâbe de İsrâliyat’a müracaat etmiştir; ancak sordukları soruların cevaplarını titiz bir değerlendirmeye tâbi tutmuşlardır. Bu konulardan bazıları şunlardır:

1. İtikâdî konular.
2. Hz. Peygamber tarafından izahı yapılan meseleler.
3. İlgilenilmesinde hiçbir fayda mülahaza edilmeyen polemikler.
4. Fıkhî hükümler.

İslâm tarihinin erken dönemlerinde İsrailî haberler nakletmekle öne çıkmış olan isimler şunlardır: Ka’bu’l-Ahbâr, Abdullah b. Sellâm el-Ensârî, Vehb b. Münebbih ve Abdülmelik b. Abdilaziz b. Cüreyc.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.