Yeminler ve Keffâretler – İslam İbadet Esasları 9.Ünite Özeti

GİRİŞ

Toplumsal ilişkilerde karşılıklı güven, hep aranan ve beklenen bir olgu olmuştur. İnsanlar bazen sözlerine ya da eylemlerine ayrı bir inandırıcılık kuvveti kazandırmak isterler. Bu isteğin gerçekleştirilebilmesinin günlük hayattaki en kolay ve en çok başvurulan aracı, yeminlerdir. Kişiler inandıkları ortak ilkeler ve değerler adına and içerek muhataplarına belli bir güven duygusu verirler. Böylece başta sözleşmeler olmak üzere ikili veya çok taraflı ilişkiler, karşılıklı itimada bağlanmış olacağından daha istikrarlı bir ortam sağlanmış olur. Mahkemelerde de bir isbat vasıtası olarak bazen yemine başvurulur.

Aslında İslâm öğretisine gönülden bağlı olan kimseler, sözlerini kuvvetlendirmek ve doğruluklarını isbat etmek için ayrı bir unsura gerek duymazlar. Çünkü İslâm, kendisine inananlardan her durumda özüyle ve sözüyle doğru olmalarını bekler. Onlarcası içinde “Sana emrolunduğu gibi dosdoğru ol!” (Hûd 11/112); “Onlar emanetlerini gözeten ve sözlerini yerine getirenlerdir.” (el-Mü’minûn 23/8; el-Meâric 70/32); “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (el- Ahkâf 46/13) ayetleri, bu duyarlılığı açıkça ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte dünya hayatının kimi belirsizlikleri, hırsa ve güdülere mağlup olmak ve ahlâk ölçülerindeki zayıflamalar, yemin gibi ilave bir destek ihtiyacını gündeme getirmiştir. Bazen de insan kendisini kontrol altına almak için bazı eylemleri yapmaya ya da terketmeye söz verir ve bunu da bir yemine bağlayabilir. Öyle veya böyle, yapılan bir yemin, kişiyi sorumluluk altına alır ve gereğini yapma borcu doğurur. Gereği yapılmadığı takdirde de keffâret denen yaptırım devreye girer. Yüce Allah’ın “Sözleştiğiniz zaman Allah’a olan ahdinizi yerine getirin! Yeminlerinizi, Allah’ı aranızda kefil kılarak sapasağlam hale getirdikten sonra bozmayın…Yeminlerinizi aranızda aldatma amacı yapmayın!.. Allah adına verdiğiniz bir sözü az bir pahaya değişmeyin!..” (en-Nahl 16/91, 94, 95); “…Allah bilinçli olarak yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutar. Bunun keffâreti, kendi aile fertlerine yedirdiğinizin ortalamasından, on fakiri doyurmanız veya onları giydirmeniz yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmanızdır. Bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutar. İşte yeminlerinizin keffâreti budur. Yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi tutun!..” (el-Mâide 5/89) şeklindeki buyrukları bunu ortaya koymaktadır.

Keffâret sadece yerine getirilmeyen yeminlerin cezası bağlamında ele alınan bir olgu değildir. Aşağıda ayrıntılarıyla incelenecek olan ramazan orucunu bozmak, adam öldürmek, ihram yasaklarını çiğnemek gibi diğer bazı beylemler de başka keffâret türlerini gündeme getirirler. Çiğnenen bir dinî kuralın uhrevî sonuçlarını telafiye, Allah’ın hoşnutsuzluğunu gidermeye vesile olduğu ve malî ya da bedenî bir ibadet ile yerine getirildiği için keffâretler, ibadet kavramı içinde değerlendirilirler. Keffâretler hem ihlâl edilen kuralların bir cezasıdır hem de ihlâl edenin tevbesi ve bağışlanması için bir vesiledir.

Yemin esasen Allah adına yapıldığı için onun hakları çerçevesinde ibadet alanına dâhil olmuştur. Her ne kadar ceza boyutu varsa da keffâretler de son tahlilde Allah haklarıyla ilgili konularda söz konusu olduğundan ibadet alanında değerlendirilmiştir. Keffâretlerin ibadet niteliği taşıdığını gösteren bir diğer nokta da, oruç tutmak ve fakirleri doyurmak gibi, ibadet türünden olan fiillerle ifa edilmeleridir.

YEMİNİN TANIMI VE KALIPLARI

Arapça bir kelime olan yemin (çoğulu: eymân), sözlükte “kuvvet, and, ahd, kasem, uğur, sağ taraf, sağ el” gibi anlamlara gelir. Dinî terim olarak, kişinin, bir işi yapıp yapmaması veya bir olayın doğru olup olmaması konusunda söylediği sözünü Allah’ın adını ya da onun bir sıfatını öne sürerek kuvvetlendirmesi anlamına gelmektedir. Söz gelimi “Vallahi beş liraya aldım”; “Vallahi ve billahi bir daha onun evine girmem!”; “Rahim olan Allah’a andolsun ki bir daha sigara içmeyeceğim!” gibi cümleler birer yemindir. Arapça kasem kelimesi de yeminin bu terim anlamını ifade etmek üzere kullanılmıştır.

Çokça bilinen bu kullanımları yanında, evliliğin sona ermesi yani talâk üzerine veya örfümüzde yemin kapsamında yerleşmiş bulunan başka kalıplarla da yemin söz konusu olabilmektedir. Yemin için kullanılan bu farklı kalıplar ve şekilleri yakından tanıdıktan sonra hükümlerini aşağıda ele alacağız.

Yemin Kalıpları ve Şekilleri

Herkesin bildiği yemin kalıpları, tanımında da öne çıktığı gibi Allah’ın adı anılarak yapılanlardır. Fakat yemin ifadeleri sadece bundan ibaret değildir. Yüce Allah’ın bazı sıfatları, talâk veya eskiden olduğu gibi köle azadı ya da toplumsal örfün yemin anlamı kattığı başka kalıplarla da söz kuvvetlendirilebilmektedir. Şimdi bu şekilleri daha yakından inceleyelim:

1- En çok bilinen ve uygulanan yemin kalıbı, kasem suretiyle yemin diye isimlendirilen şeklidir. Adı geçen şekil genellikle şu kalıplarda somutlaşır:

Yüce Allah’ın güzel isimlerinden birisinin başına v, b ile t (yani Arapça vav, bâ veya tâ) harflerinden birisinin ilavesiyle “vallahi…”, “billahi…”,“tallahi…” denerek yemin cümlesi kurulur. “Vallahi görmedim”, “Billahi yarın geleceğim” cümlelerinde olduğu gibi.

“Allah şahit, Allah’a yemin olsun ki, Allah adına and içerim ki, Aziz olan Allah hakkı için” gibi kalıplar da kasem suretine dâhildir.

“İzzet-i ilahiyye hakkı için”, “Allah’ın kibriyası ve celâli hakkı için” gibi Yüce Allah’ın zâtî sıfatlarına dayanarak and içilir.

Hiç Allah’ın adı anılmasa da “Üzerime yemin olsun”, “Üzerime andolsun”, “Kasem ederim”, “Yemin ederim”, “Şehadet ederim” gibi ifade şekilleri bu kapsamdadır.

“Şu yemeği yemek bana haram olsun” cümlesinde olduğu gibi helali haram kılmak da bu türde bir yemindir.

2- Talâka yani evliliği sonlandırmaya bağlanan yemin. Muallâk yemin veya şartlı yemin de denen bu şekilde, genellikle bir işi yapıp yapmama kararlılığı, talâka (eskiden bir de köle azadına) bağlanır. Mesela “Şu eve ayak basarsam karım boş olsun”, “Bir daha Ali ile konuşursam şart olsun” gibi ifadeler böyledir. Bir eylemi yapıp yapmamaya yönlendirmek ya da engel olmak kasdı açık olduğu için, klasik dönem fıkıh bilginlerinin bir kısmı ile çağdaş âlimlerin pek çoğu böyle cümleleri haklı olarak yemin kapsamında değerlendirmişlerdir. Her ne kadar Müslüman ahlâkına yakışmasa da bir defa kararlılıkla söylendikten sonra doğal olarak gerekli hükümler uygulanacaktır. Gerekli hükümden kasıt, aşağıda ayrıntısıyla anlatılacak olan yemine sadakat göstermek veya aksi halde keffâret ile sorumlu olmaktır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere böyle yeminler evliliğin sona ermesi sonucunu doğurmaz.

3- Örfün yemin anlamı verdiği kalıplar. Yeminin bu şeklinde Yüce Allah’ın bir adı ya da sıfatı kullanılmaz, fakat duyan herkes bunun bir yemin olduğunu bilir. Mesela “Ekmek Kur’ân çarpsın”; “Mushaf hakkı için”; “Peygamber hakkı için”; “Kâbe hakkı için”; “Anam avradım olsun”; “Çocuklarımın ölüsünü göreyim”; “Şart olsun” ve benzeri başka kalıplar, ülkemizin birçok bölgesinde yemin anlamında kullanılmaktadır. Her ne kadar kimi fıkıh ve ilmihal eserlerinde “Yemin edecek kimse ya Allah’a yemin etsin ya da sussun!” (Buhârî, “Eymân”, 3) hadisine dayanarak, Allah’ın adı ve sıfatları dışında başka şeylere yemin edilemeyeceği söylenmiş olsa da yeminlerde örfün belirleyici olduğu, neredeyse bütün mezhepler tarafından kabul edilmiş bir ilkedir. İşte bu sebeple, örfün yemin olarak gördüğü böyle sözlere yemin hükmü verilmelidir.

4- Kimi ifade kalıpları niyete ve maksada göre yemin sayılır. Örneğin “Şöyle yaparsam kâfir olayım, yahudi olayım”; “Şuraya gidersem Allah’a kul, Peygamberine ümmet olmayayım”; “Şunu yersem imansız olarak öleyim, kıblem Kâbe olmasın” ve benzeri cümleler, eğer yemin niyetiyle söylenmişse yemin hükümlerine tabi olur. Fakat gerçekten kâfir olmak niyetiyle veya başka kötü niyetlerle söylenmiş ise o zaman yemin değil büyük günah sayılır. Bu son durumda sözün sahibi, tevbe ve istiğfar ile imanını yenilemek yanında, eğer evli ise nikâhını da yenilemek durumundadır

YEMİN ÇEŞİTLERİ VE HÜKÜMLERİ

Nasıl ve hangi niyetle yapıldığı bakımından yeminler üçe ayrılır. Bu üçlü ayırım aynı zamanda yemin ile ilgili hükümleri de belirler:

1- Yanlışlıkla yapılan yemin (Yemin-i lağv): Doğru olduğu zannıyla veya hiç farkında olmadan yanlışlıkla yapılan yemindir. Mesela borcunu ödemediği halde ödemiş olduğunu zannederek “Vallahi borcumu ödedim”; bir kişiyi gördüğünü unutarak “Billahi görmedim” diye yapılan yeminler böyledir. Dil alışkanlığıyla konuşma arasında öylesine söyleniveren “vallahi-billahi”li ifadeler de bu kapsamdadır. Boş ve hatalı olup kandırma kasdı bulunmadığı için böyle yeminlere lağv yemini denmiştir.

Yapanın kötü niyeti olmadığından ve yukarıda tanımlandığı içeriğiyle gerçek anlamda bir yemin sayılmadığından lağv yemininin keffareti yoktur. Nitekim “Kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren (lağv) yeminlerinizden dolayı Allah sizi sorumlu tutmaz…” (el-Mâide 5/89) ayeti bu hükmü bildirmektedir. Bu noktada ağzın yemine alıştırılmamasına gayret ederek lağv yemininden uzak durmak gerektiğine işaret etmek yerinde olacaktır.

2- Yalan yemin (Yemin-i Ğamûs): Geçmişte veya şimdiki zamanda meydana gelen bir olay hakkında bile bile ve kasten yapılan yalan yemindir. Borcunu ödemediğini apaçık bilen bir kimsenin “Vallahi ödedim”; hırsızlık yapan birisinin “Vallahi ben çalmadım” demesi böyledir. Göz göre göre yalan yere yemin etmek büyük günahtır. Ğamûs kelimesi de zaten sözlükte “batıran, yerin dibine geçiren” anlamına gelir. Nitekim büyük günahları haber veren Hz. Peygamber “el-yeminü’l-ğamûs”ü bunlar arasında saymış ve bile bile yalan yere yaptığı yeminle insanların haklarını kaybetmelerine sebep olan kimselerin kıyamet gününde Allah’ın gazabıyla karşılaşacakları uyarısında bulunmuştur. (Buhârî, “Eymân”, 16; Müslim, “İman”, 220). Yüce Allah’ın gazabının nasıl tecelli edeceğini ise bir başka hadisinde şöyle beyan buyurmuştur: “Yaptığı yemin ile bir misvak ağacının dalı kadar bile olsa bir Müslümanın hakkını kesip alan kimseye Allah cehennemi gerekli kılar ve cenneti ona haram eder.” (Müslim, “İman”, 218).

Hanefîlere göre böyle bir yeminde keffâret yoktur çünkü onu herhangi bir dünyevi bedel ya da ceza karşılayamaz. Sahibi işlediği günahtan ötürü samimiyetle tevbe-istiğfar etmeli ve eğer yemini ile bir kul hakkının ihlâline sebep olmuşsa onu da telafi etmeli ve ardından muhatabıyla helalleşmelidir. Şafiî mezhebi ise, yalanı cezalandırmak amacıyla, ğamûs yemininde de keffaretin söz konusu olacağına hükmetmiştir.

3- Vaad yemin (Yemin-i mün‘akide): Yemin dendiği zaman asıl kastedilen ve yukarıda geçen terim tanımına en uygun olan çeşidi budur. Yerine getirilmesi kesin olarak kararlaştırılmış yemin anlamına gelen mün‘akid yemin, gelecekte gerçekleşmesi mümkün olan bir eylem üzerine yapılır. Mesela “Vallahi borcumu yarın ödeyeceğim”; “Vallahi bu eve bir daha ayak basmayacağım”, “Bundan sonra onunla konuşursam karım benden boş olsun” gibi yeminler mün‘akid sayılır. Çünkü yemine bağlanan eylemler yani borcu ödemek, eve girmek ve konuşmak, hem gerçekleştirilmesi mümkün hem de gelecek ile ilgili eylemlerdir. Söylenen hususların yerine getirilmemesi halinde yemin bozulmuş olur ve aşağıda anlatılacağı biçimiyle keffâret gerekir.

Mün ‘akid yemin kendi içinde üç kısma ayrılır:

a. Mutlak yemin: Herhangi bir vakitle kayıtlı olmayan yemindir. Söz gelimi “Vallahi borcumu ödeyeceğim; bu evi senden başkasına satmayacağım; seninle evleneceğim” gibi yeminler belli bir vakit tesbiti yapılmadığı için mutlak yemin sayılırlar. Bir vakte bağlı olmadığı içindir ki, yemin eden ve hakkında yemin edilen kişi sağ olduğu sürece bu yemin bozulmaz.

Böyle bir yemin ancak taraflardan birisi öldüğünde bozulur ve keffâreti o zaman gerektirir. Fakat bilinmelidir ki, yukarıda bir kısmı verilen ayet ve hadislere kulak veren samimi bir Müslüman, yemininin arkasında durur ve onun gereğini derhal yerine getirir.

b. Muvakkat yemin: Bir vakitle kayıtlı olan yemindir. Mesela “Vallahi borcumu bugün ödeyeceğim; bu evi ay sonuna kadar senden başkasına satmayacağım; bu yıl içinde seninle evleneceğim” gibi yeminler belli bir vakte bağlandığı için muvakkat sayılırlar. Bu tür yeminlerin bağlayıcılığı, söz konusu vakitle sınırlıdır. Dolayısıyla belirlenen vakit bitmeden yemine muhalefet edilirse keffâret gerekir; vaktin bitimiyle yeminin hükmü de sona erer. Borç ödeme ve evlenme örneklerinde olduğu gibi olumlu bir eylem üzerine yapılan muvakkat yeminlerde, söz konusu eylem belirlenen süre içinde yerine getirilmezse sürenin bitimiyle yemin de kendiliğinden bozulmuş olur ve keffâret sorumluluğu devreye girer.

c. Fevr yemini: Bir konuşmaya veya davranışa o anda cevap olmak üzere yapılan anlık yemindir. Söz gelimi bir yemeğe davet edilen bir kişinin o anda “Vallahi yemek yemem” demesi ile sokağa çıkmak üzere olan bir kadına kocasının “Eğer sokağa çıkarsan boşsun” demesi böyle bir yemindir. Hemen o anda ve o bağlamda yapıldığı için böyle isimlendirilmiş olan bu mün‘akid yemin türü, ancak o zaman ve bağlam için geçerlidir. Yani yapılan yemin, birincisinde sadece davet edildiği yemeği yemekle; ikincisinde ise sadece o anda sokağa çıkmakla sınırlıdır. Dolayısıyla başka davetlere katılmayı ve yemekleri yemeyi ya da başka zamanlarda sokağa çıkmayı kapsamaz.

Gelecekte bir şeyi yapmaya ya da terk etmeye yemin eden kişi bu düşüncesine Allah’ı şahit gösterdiği için sözünün gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. Mün‘akid yeminle ilgili bu genel hükmün bir tek istisnası vardır o da bizzat yemin konusunun dinî değerlere ve hükümlere aykırılık teşkil etmesidir. Daha açık bir ifadeyle söylersek, eğer yemine bağlanan eylem dinî esaslara aykırı (haram) olursa yemine sadık kalınmaz aksine terk edilir ve ardından keffâret ödenir. Mesela borcunu ödememeye, babasıyla konuşmamaya, oruç tutmamaya, falancayı öldürmeye dair yeminler böyledir. Bunlara sadık kalınmaz. Aksine borç ödenir, babayla konuşulur, oruç tutulur, cinayetten kesinlikle vazgeçilir ve ardından keffâret yerine getirilir. “İçinizden fazilet sahibi kimseler akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere yardım etmeyeceklerine dair yemin etmesinler. Onlar affetsinler ve vaz geçsinler…” (en-Nûr 24/22) ayeti nüzul sebebine bağlı olarak bu hükmü koymaktadır. Hz. Peygamber’in “Bir kimse bir iş için yemin eder de sonra ondan daha hayırlısını görürse yeminini bozsun ve keffâret ödesin.” (Buhârî, “Eymân”, 1; Müslim, “Eymân”, 15-16) şeklindeki buyruğu ile “Yemin eder de ardından başka bir şeyi ondan daha iyi görürsem, daha iyi olanı yaparım ve yemini bozarım.” (Buhârî, “Humus”, 15) sözü de bu yaklaşımın delilleridir.

Yemin İle İlgili Bazı Meseleler

Günlük hayatta değişik kullanımlarıyla çok karşılaşıldığı için konuyu bitirmeden önce bazı yemin meselelerine değinmekte fayda vardır:

– “Vallahi filan ve filan ile konuşmayacağım” veya “filan ve filan yere gitmeyeceğim” tarzında içinde iki şey birlikte anılan yeminler tek yemin sayılır. Bundan dolayı adı geçen iki kişiden sadece birisiyle konuşulsa yemin bozulmuş olmaz. Aynı şekilde bahsedilen yerlerden sadece birisine gidilse yemin bozulmaz. Her ikisiyle konuşulup her iki yere gidilince yemin bozulmuş olur.

– Aynı yemin “ne … ne de …” kalıbıyla yapılmış olsa bunlar bağımsız birer yemin sayılır ve hangisini işlerse işlesin bozulur. Mesela “ Vallahi ne filanla konuşurum ne de filanla” şeklindeki yeminde adı geçen kişilerden herhangi birisiyle konuşulması halinde yemin bozulmuş olur ve keffâret gerekir.

– Yeminlerin hükmü, yeminde geçen kelimelere ve o kelimenin aynı dili konuşanların örfündeki anlama göre belirlenir. Mesela “Allah’a andolsun ki meyve yemeyeceğim” diye yemin eden kimse, kendi toplumunda meyve denince akla gelen şeyleri yememeye yemin etmiş sayılır; yoksa bütün meyve çeşitlerini yememeye değil. Anlaşılacağı üzere örf, yemini kayıtlamış olur.

– Zorlama ve tehdit altında yapılan yemin Hanefîlere göre geçerli ve bağlayıcı iken diğer birçok mezhebe göre geçerli değildir.

– “İnşallah” ilavesiyle yapılan yeminler Hanefîlere göre sorumluluk doğurmaz. Söz gelimi “Yemin ederim ki yarın inşallah senin işini yapacağım” şeklindeki bir yemin, gereği yerine getirilmediği takdirde keffâret sonucu doğurmaz. Fakat bu tür davranışların İslâm ahlakıyla ve Müslüman kimliğiyle bağdaşmadığı da bilinmelidir.

– Mahkemede yargıcın veya günlük hayatta karşıdaki kişinin isteği üzerine yapılan yeminlerde, yemin edenin değil muhatabının niyeti ve amacı önemlidir. Dolayısıyla karşıdakini yanıltmak amacıyla, niyetine başka bir şeyi alıp kelime oyunları yaparak edilen bir yemin, karşıdaki kişinin niyetine ve beklentisine göre yorumlanır. Böylece kurnazlıkla aldatma yolları kapatılmış olur. Nitekim Resul-i Ekrem yeminlerde, yemin ettirenin niyetinin belirleyici olduğunu bildirmiştir (Müslim, “Eymân”, 21).

– Yemin ederken sorumluluktan kurtulmak için bir ayağını kaldırmak veya kalpten başka bir şeyi geçirmek, uydurma bir davranıştır ve hiçbir anlam taşımamaktadır.

KEFFÂRET VE ÇEŞİTLERİ

Günlük hayatta rastlanma sıklığı dolayısıyla genellikle yemin ile irtibatlı olarak ele alınsa da keffâret aslında bağımsız bir ibadet konusudur. Bilerek ya da bilmeyerek yapılan kimi ihlal ya da suçların Yüce Allah tarafından affedilmesine vesile olması veya doğurdukları kötü sonuçların ibadet cinsinden fiillerle kısmen de olsa telafisine sebep olması dolayısıyla keffâretler ibadet kapsamında değerlendirilmektedir.

Keffâretin Tanımı ve Mahiyeti

Sözlükte “örten, gizleyen, inkâr eden” gibi anlamlara gelen keffâret (çoğulu: keffârât) dinî bir terim olarak şöyle tanımlanmaktadır: İşlenen bir kusur veya günahtan dolayı hem ceza özelliği bulunan hem de Allah’tan bağışlanma dilemek maksadıyla yapılan bir tür malî ve bedenî ibadettir.

Tanımdan da anlaşılacağı üzere keffâretin sebebi bir ihlâldir. Bu ihlâl, ya dinen yapılması gereken bir eylemin terk edilmesi, ya da yapılmaması gereken bir şeyin yapılması şeklinde olur. Her iki durumda da bir kusur ve günah işlenmiş olacağından dinimiz, bunların ibadet türünden fiillerle giderilmesini ve kusurlu olanların bu yolla affedilebilmelerini öngörmüştür.

Keffâret diye isimlendirilen bu fiiller aynı zamanda günahın bir cezası mahiyetini de taşımaktadırlar. Yani suçunun karşılığında keffâret sorumluluğunu yerine getiren kimse böylelikle hem cezalandırılmakta hem de affedilebilme imkânını yakalamaktadır.

Keffâretler günah işleyen kimsenin pişmanlık duymasına ve tevbede bulunmasına vesile olması yanında, sosyal yönü de olan ibadetlerdendir. Oruç tutmak, köle azad etmek, belli sayıda fakirleri doyurmak veya giydirmek yollarından birisiyle ifa edilebilen keffâretlerin oruç dışındaki şekilleri doğrudan toplumsal faydayı ve dayanışmayı hedeflemektedir. Bazı ayetlerde ve hadislerde keffâretin ceza olma yönünden çok, örtücü, telafi edici ve mağfirete yaklaştırıcı yönü öne çıkarılmıştır. Mesela beş vakit namaz, cuma namazı, ramazan orucu ve umrenin her birisinin, kendi cinsinden tekrar yapılan bir sonraki ibadet arasındaki küçük günahlar için keffâret olacağı (Buhârî, “Umre”, 1; Müslim, “Tahâret”, 11-15); başa gelen üzüntü, sıkıntı ve hastalıkların bazı kusurları örteceği ( Müslim, “Birr”, 52) beyan edilmiştir. Aşağıda anlatılacak olan çeşitleri ve hükümleri dikkate alındığında buradaki keffâretin terim anlamından çok, sözlük anlamında kullanıldığı görülecektir.

Terim anlamıyla daha yakından bakarsak keffâretlerin iki yönüne ilişkin olarak şu ilkeleri tesbit edebiliriz:

1. İbadet olma özelliği taşıdıkları için keffâretler:

a.-Ancak Kur’ân ve Sünnet tarafından konulabilirler. Bu iki kaynak tarafından belirlenenlere kıyasla veya başka yöntemler kullanarak yeni keffâretler konulamaz.

b.-Naslar tarafından belirlenen ibadet ve şekillerle yerine getirilirler. (Bu belirlenen ibadetlerin ifasında, özellikle yedirme ve giydirmede Hanefîler bazı şekilsel düzenlemeler yapılabileceğini kabul etmişlerdir.)

c.-Sadece Müslümanları ilgilendirirler. İbadetin geçerliliği her şeyden önce imanı yani mümin olmayı gerektirdiğinden bu niteliğe sahip olmayanlar ibadete bağlı olan hususlarla da muhatap olmazlar.

2. Ceza olma özelliği taşıdıkları için keffâretler:

a.-Dinen yükümlü sayılanların sorumluluğundadırlar. Yani ceza ehliyeti taşıyan akıllı ve ergin kişiler keffâret öderler.

b.-Diğer cezalarda da olduğu gibi işlenen suçun vebalini bütünüyle ortadan kaldırmazlar. Bunlar tevbe, istiğfar ve helalleşmenin yerini tutamazlar.

Keffâretin Çeşitleri

Bir takım ihlallerin sonucu olduğu için keffâretler, kendilerini doğuran sebeplere göre çeşitli isimlerle anılmaktadır. Yemin keffâreti, zıhar keffâreti, hata ile adam öldürme keffâreti, haccın kurallarını ve ihram yasaklarını ihlâl keffâreti, oruç keffâreti, hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunma keffâreti gibi. Adı geçen keffâretlerden oruç bozmak ve hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak ile ilgili olanı Sünnet, diğerleri Kur’ân ile sabittir. Şimdi biraz daha ayrıntılı olarak bu keffâret çeşitlerini ele alabiliriz:

1. Yemin Keffâreti: Yukarıdaki bilgilerden hatırlanacağı üzere kendisine sadık kalınmayan mün‘akid yemin, keffâret sorumluluğu doğurur. Yani gelecek zamanda bir şeyin yapılması ya da yapılmaması yemini edilir de bunun gereği yerine getirilmezse keffâret (keffâret-i yemin) söz konusu olur. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren (lağv) yeminlerinizden dolayı Allah sizi sorumlu tutmaz. Fakat O, bilinçli olarak yaptığınız mün‘akid yeminlerden sizi sorumlu tutar. Bunun keffâreti, kendi aile fertlerine yedirdiğinizin ortalamasından, on fakiri doyurmanız veya onları giydirmeniz yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmanızdır. Bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutar. İşte yeminlerinizin keffâreti budur. Yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi tutun!..” (el-Mâide 5/89)

Ayette yemin keffâreti iki aşamalı olarak belirlenmiştir. Birinci aşamada on fakirin doyurulması veya giydirilmesi ile bir köle azadı gelmektedir. Keffâret yükümlüsü öncelikle bunlardan birisini yerine getirir. Şayet bu üç seçenekten birisini yerine getiremezse o takdirde ikinci aşama olan üç gün oruç tutmak seçeneğine geçilir. Dolayısıyla on fakiri yedirme veya giydirme gücü olanlar üç gün oruç tutmak ile yeminlerinin keffâretini yerine getirmiş sayılmazlar.

Eğer on fakiri doyurma seçeneği tercih edilecekse bunun ölçüsü sabahakşam olmak üzere iki öğündür. Keffâret sorumlusu kendi ailesinin yemek standardını ölçü alacaktır. Bu bireysel belirleme yanında toplumsal ortalamayı da vermesi açısından öteden beri o yılki fitre miktarı da bu konuda esas alınmıştır. Yani ramazan bayramında verilen fıtır sadakasının parasal değerinin, yemin keffâretinde de bir günlük yemeğe denk geldiği söylenmiştir. Diğer görüşlerin aksine Hanefîler, ayetteki on fakirin bir günlük yemek ihtiyacını karşılama hükmünün, bir tek fakirin on günlük yemek ihtiyacını karşılama biçiminde de uygulanabileceğini söylemişlerdir.

Yine onlar yemek yedirmek yerine bedelinin de verilebileceğini kabul etmişleridir. Hanefîlerin bu yaklaşımı, yukarıda ifade edilen “Keffâretlerde belirlenen ibadetlerin ifasında, özellikle yedirme ve giydirmede Hanefîler bazı şekilsel düzenlemeler yapılabileceğini kabul etmişlerdir” cümlesini açıklamaktadır. Eğer on fakirin giydirilmesi seçeneği tercih edilecekse verilecek elbisenin vücudun tamamını veya çoğunu örtmesi şartı aranmıştır. Esasen “giydirmek” fiili ancak bu miktarla yerine getirilebilir. Uygulama kolaylığı sağlaması bakımından bir günlük yemek bedelinin bir fakirin kıyafetine eşitlenmesi görüşü de ileri sürülmüştür.

Bu tür harcamaları yapacak maddi güce sahip olamama durumunda devreye girecek olan üç gün oruç tutmak seçeneğine gelince, diğer mezheplerin aksine Hanefîler bazı rivayetlere dayanarak bu oruçların peşi sıra tutulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Genel hatları böyle belirlenebilecek olan yemin keffâreti ile ilgili bazı meseleleri bilmekte fayda vardır:

– Yemek yedirilen veya elbise temin edilen fakirler, keffâret sorumlusunun bakmakla yükümlü olduğu yakın akrabaları olmamalıdır.

– Bir fakire bir günde on fıtır sadakası bedelini birden vermek veya bir fakire bir günde on elbise birden vermek bir günlük yiyecek ve bir kişilik giyecek vermek sayılır.

– Keffâret yemin bozulduktan sonra yerine getirilir. Yemin bozulmadan önce ifa edilen keffâret, Hanefîlere göre herhangi bir sadaka olarak kabul edilir. Dolayısıyla bozulduktan sonra ifa edilecek olanın yerine geçmez. Diğer mezheplerin aksine Hanefîlere göre böyle bir durumda keffâret tekrarlanır.

– Doyurulacak ya da giydirilecek olan fakirlerin hür ve Müslüman olması şart değildir. Yani gayri müslim bir fakire de keffâret ödemesi yapılabilir.

Hanefîlerin bu görüşüne karşılık Şâfiî ve Mâlikîler ancak hür ve Müslüman fakirlere keffâret ödemesi yapılabileceğini benimsemişlerdir.

2. Oruç Bozma Keffâreti

Oruç ünitesindeki bilgilerden hatırlanacağı üzere, ramazan orucunun mazeretsiz ve kasıtlı olarak bozulması keffâreti gerektirir. Keffâret-i savm diye isimlendirilen bu cezanın kaynağı Sünnet’tir. Ramazan orucunu tutarken eşiyle bilerek ve isteyerek cinsel ilişkide bulunan bir sahabiye Hz.Peygamber önce bir köle azad etmesini, bunu yapacak gücü yoksa iki ay ara vermeden oruç tutmasını, bunu da yapamayacaksa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmasını emretmiştir (Buhârî, “Savm”, 31; Müslim, “Sıyâm”, 14).

Hanefîlerle birlikte fukaha çoğunluğu bu emrin, orucu kasten ve isteyerek bozan fiillerin tamamını kuşattığını söylemişlerdir. Buna göre, ister yemek içmekle, ister cinsel ilişkiyle olsun ramazan orucunun kasten ve isteyerek bozulması cezayı gerektirir. Buna karşılık Şâfiîler sadece cinsel ilişkinin keffâret doğuracağını ileri sürmüşlerdir. Yine hatırlanacağı gibi hata, unutma, ağır baskı (ikrah) gibi kasıtlı ve istekli olunmayan bozmalar keffâret gerektirmez.

Hanefîlerle Şâfiîler keffâret ödeyecek kimsenin yukarıdaki sırayı takip etmekle yükümlü olduğunu belirtmişlerdir. Yani önce köle azadı sonra ara verilmeksizin iki ay oruç tutma seçeneği gündeme gelecektir. Sağlık sorunları veya başka sebeplerle oruç tutulamaması durumunda altmış fakirin doyurulması seçeneği söz konusu olacaktır. Buna karşılık Mâlikîler söz konusu seçenekler arasında öncelik sırası bulunmadığını söylemişleridir. Günümüzde uygulanamayacağı için köle azadı seçeneği kendiliğinden düşmüş durumdadır. Az önce ele alınan yemin keffâreti de dâhil olmak üzere birçok keffâret türünde köle azad etmenin birinci sırada geçmiş olması İslâm’ın hürriyete ve insan haklarına verdiği önemin bir göstergesi olarak kaydedilmelidir.

Keffâretin oruç tutularak yerine getirilmesi halinde şu noktalara dikkat edilmelidir:

– Burada bahis konusu olan ay, kameri aydır. Bir kamerî ay 29 veya 30 gün sürer. Yani keffâretlerdeki iki ay oruç cezası kamerî aylara göre hesaplanır ve 58, 59 ya da en fazla 60 gün tutar. Halk arasındaki “altmış bir gün” sözü, bu ayların en fazla sürelerine bir de bozulan günün kazâsı için tutulacak olan bir günlük orucun eklenmesiyle ulaşılmış nihai rakamı gösterir.

– İki ay orucunun ardı ardına olması şarttır. Hastalık, yolculuk veya başka sebeplerle ara verilmesi halinde baştan tekrar başlanır. Ara vermeden önceki oruçlar nâfile yerine geçer.

– Kadınların özel halleri yani hayız ve nifas durumu peşi sıralığı bozmaz. Keffâret orucunu tutmakta olan kadın adet görür veya loğusa olursa bu durum sona erinceye kadar ara verir. Bu durum sona erdikten sonra hiç ara vermeksizin kaldığı yerden devam eder. Temizlendikten sonra ara verecek olursa baştan tekrar başlar. Bazı Hanefî fakihler keffâret orucunda loğusalığı hayızdan ayırmış olsalar da ibadetlere etkisi itibariyle her bakımdan bir olmaları, bu konuda da aynı hükmü almalarını gerektirir. Nitekim Şâfiî mezhebi de böyle değerlendirmiştir.

– Keffâret orucu tutulurken giren ramazan ayı ve kurban bayramı peşi sıralığı bozar. Çünkü ramazan ayında sadece ramazan orucu tutulabilir. Kurban bayramı günlerinde ise oruç tutmak tahrimen mekruh veya haramdır. Bu sebeple iki kamerî ay boyunca sürecek olan keffâret orucuna başlamadan önce iyi hesap yapmak gerekir.

– Keffâret orucuna geceden niyetlenmek şarttır.

Oruç bozma keffâretinin fakirleri doyurmak şeklinde ifası söz konusu olursa yukarıda yemin keffâretinde anlatılan hükümler geçerlidir. Fakat doyurulması gereken fakir sayısının altmış olduğu unutulmamalıdır.

3. Haccın Kurallarını ve İhram Yasaklarını İhlâl Keffâreti

Hac ünitesinde anlatıldığı üzere bazı kuralların ve ihram yasaklarının ihlâli (cinayet), bedene, dem, sadaka, oruç ve benzeriyle tazmin etmek gibi yükümlülükler doğurur. Bunlara genel olarak ceza denildiği gibi keffâret de denmektedir. Çünkü bu yükümlülükler, yapılan kural hatasını ya da işlenen ihram yasağını affettirmeye yani bir anlamda üzerini örtüp telafi etmeye dönüktür. Konunun ayrıntısı ilgili ünitede geçtiği için burada sadece Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan ihramlı iken tıraş olma keffâreti (keffâret-i halk) üzerinde duracacağız.

“…Kurbanlarınız yerlerine ulaşıncaya kadar hacda başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat sizden kim hastalanır ya da başından bir sıkıntısı olursa bunun fidyesi (keffâreti) oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmektir…” (el Bakara 2/196) ayeti, bunu açıklayan hadislerle (Buhârî, “Muhsar ve Cezâü’s-Sayd”, 5-8) birlikte şu hükmü koymaktadır: Hac için ihrama giren kimse geçerli bir mazeret sebebiyle tıraş olmak zorunda kalsa keffâret olarak ya üç gün oruç tutacak, ya altı fakiri doyuracak ya da bir küçükbaş hayvan kurban edecektir. Buradaki oruçların ardı ardına tutulma şartı yoktur.

4. Hayızlı Eşle Cinsel İlişki Keffâreti

Kur’ân-ı Kerim hayızlı kadınla cinsel ilişkinin yasak olduğunu bildirmektedir (el-Bakara 2/222). Aynı yasağı Hz. Peygamber de vurgulamış ve bu haram fiilin işlenmesi halinde belli bir keffâret ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 46; Tirmizî, “Tahâret”, 102; İbn Mâce, “Tahâret”, 123). Buna göre hayızlı eşiyle (başkalarıyla cinsel ilişkinin zina olduğu ve bunun büyük günahlardan biri sayıldığı unutulmamalıdır) birlikte olan kimse, bir dinar yani yaklaşık 4, 25 gr. ya da yarım dinar altını sadaka olarak verecektir.

Konuyla ilgili hadislerin kuvvet ve içerik açısından incelenip yorumlanması sonucunda Hanefîler ve Şâfiîler bu keffâreti yerine getirmenin müstehab olduğunu söylemişlerdir.

5. Adam Öldürme Keffâreti

İslâm’ın en önemli değerlerinden birisi de insan hayatını korumaktır. Cana kasd etmek hem çok büyük bir günahtır (en-Nisâ 4/92) hem de dünyada ağır yaptırımı olan bir suçtur.

Bilindiği üzere kasden ve tasarlayarak adam öldürmenin dünyadaki cezası Kur’ân’a göre kısastır (el-Bakara 2/178-179). Aynı suçun hata veya kazâ ile işlenmesi durumunda hangi yaptırımların söz konusu olacağını şu ayet açıklamıştır: “Yanlışlıkla olması dışında bir müminin herhangi bir mümini öldürmesi asla mümkün değildir. O halde kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak onlar bunu bağışlarlarsa o başka. Eğer öldürülen mümin size düşman olan bir topluluğa mensup ise sadece bir mümin köle azat etmesi gerekir. Eğer öldürülen mümin sizinle anlaşması olan bir topluluktan ise, öldürülenin ailesine teslim edilmek üzere bir diyet vermesi ve bir köle azat etmesi gerekir. Bunu (köle azadını) yapamayan ardı ardına iki ay oruç tutar. Bu, tevbesinin Allah tarafından kabulü içindir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (en-Nisâ 4/92)

Buna göre hataen veya kazâen adam öldürmelerde öldürülenin ailesine verilecek diyet cezası yanında bir de keffâret vardır. Keffâret-i katl olarak isimlendirilen bu sorumluluk, önce bir Müslüman köleyi hürriyetine kavuşturmak; eğer bu yapılamıyorsa iki kamerî ay peşpeşe oruç tutmakla yerine getirilir. Ayette sadece yanlışlıkla/hataen adam öldürmeden bahsedildiği için Hanefîler kasden adam öldürme suçunda bu keffâretin söz konusu olmayacağını söylerken Şâfiîler kasden adam öldürme suçunda da aynı keffâreti gerekli görmüşlerdir.

6. Zıhâr Keffâreti

Bizim toplumumuzda çok fazla bilinmemekle birlikte fıkıh geleneğinde bahis konusu edilen bu keffâret çeşidini de öğrenmekte fayda vardır. Sözlükte “sırt” anlamına gelen “zahr” kelimesinden türeyen ve Arapça’da “zâhera” fiilinin masdarı olan “zıhâr”, eski bir Cahiliye âdetini simgeler. Eşinden ayrılmak isteyen koca “Sen bana annemin sırtı gibisin” diyerek onu annesinin yerine koyup onunla cinsel ilişkiye kesin bir şekilde son verdiğini ilan eder ve bu kinayeli cümleyle onu boşamış olurdu.

Bu çirkin davranışı kınayan Kur’ân böyle bir boşanmanın geçerli olamayacağını belirtmiş fakat yapılan çirkinliği de cezasız bırakmamıştır. İlgili ayet şu hükmü koymuştur. “İçinizden zıhâr yaparak eşlerinden ayrılmak isteyenler bilsinler ki, hanımları onların anneleri değildir. Onların anneleri ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Dolayısıyla onların bu söyledikleri hem çok çirkin hem de asılsız bir sözdür… Zıhâr yaparak eşlerinden uzak durmak isteyip de sonra söylediklerinden vazgeçenlerin eşlerine el sürmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir… Kim buna güç yetiremezse eşine dokunmadan önce iki ay art arda oruç tutmalıdır. Buna da güç yetiremeyen, altmış yoksulu doyurmalıdır…” (el-Mücâdile 58/2-4).

Buna göre zıhâr keffâreti üç şekilde ödenir. Önce bir köle azadı, eğer bu yapılamıyorsa yukarıda anlatıldığı biçimiyle iki kamerî ay ardı ardına oruç tutmak, buna da güç yetirilemiyorsa yine yukarıda anlatıldığı gibi altmış yoksulu sabahlı akşamlı doyurmak. Bunlardan gücüne göre birisini yerine getiren kişi, eşi ile beraber olabilir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.