İş Ahlâkı – İslam Ahlak Esasları 9.Ünite Özeti

GİRİŞ

Kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu öteki kişilerin geçim kaynağını temin etmek gibi temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik amaçlarla başlayıp, zamanla ihtiyaçları aşan istek ve arzuların teminine yönelik olarak da varlığını sürdüren ve ekonomik değeri olan her türlü çalışma ve etkinliğe iş denir. İnsanlar, birey halinde ve en kısıtlı koşullarda da yaşasalar, varlıklarını sürdürmek için gerekli olan yiyeceği bulmak, kendilerini soğuk veya sıcaktan koruyacak giysiler edinmek, hayatlarının güvenliğini sağlayacakları barınaklar yapmak gibi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak, dolayısıyla bir tür iş yapmak zorundadırlar. Bu nedenle, dünyada yaşayan ilk insandan beri, çalışma denen bir etkinlik, iş denen bir olgu hep insanlarla birlikte var olmuştur. İnsan, varlığını sürdürmek için çalışmak, üretmek, iş yapmak zorundadır.

Ne var ki, insanlar arasındaki iş ve ticaret bağlamındaki bu zorunlu toplumsal ilişkililik, her zaman arzu edildiği gibi sorunsuz işlememiş, daha güçlü ve kurnaz olan bazıları, daha zayıf ve saf olan bazılarına haksızlık ve hatta zulüm edebilmişlerdir. Ancak, insanların sadece iş, meslek ve ticaret ilişkilerindeki kötü ve yanlış uygulamaları azaltmak için değil, tüm ilişki türlerindeki kötülük ve yanlışlıkları azaltmak ve aksine bu ilişkilerin insan onur ve yüceliğine yakışır şekilde sürmesini sağlamak için her zaman sahip oldukları din ve ahlâk gibi büyük değer sistemleri olmuştur. Dinler, insanların bir taraftan ‘nereden geldik?’, ‘nereye gidiyoruz?’ gibi büyük varoluşsal sorularına cevap teşkil edecek dünya görüşleri ve inanç esasları sunarken, diğer taraftan da onlara kendilerini bencillik ve saldırganlık gibi kötü duygu ve dürtülerden nasıl arındırıp daha iyi bir insan olmanın yollarını gösteren yaşam biçimleri ve ahlâk esasları sunarlar. İş etiği veya meslek etiği gibi az çok farklı kavramlarla da ifade edilebilen

iş ahlâkı, Batı dünyasında da 1960’lardan itibaren özellikle önemsenmeye ve sadece dini ve felsefi ahlâk bağlamında değil özellikle iktisadi ve idari bilimler alanında bağımsız bir araştırma konusu ve hatta disiplin olarak gelişmeye başlamıştır. Ülkemizde de 2000’lerden itibaren işletme ve benzeri fakültelerde iş ahlâkı dersleri okutulmaya ve bu konuda çok değerli eserler verilmeye başlanmıştır. Ayrıca yine son yıllarda iş ahlâkı eksenli dernekler kurulmaya başlanmış, düzenli olarak çıkan çok kaliteli iş ahlâkı dergileri yayınlanır olmuştur. İslâm dininin başlangıcından beri derin bir iş ahlâkı literatürü ve deneyimi olan ve Selçuklulardan beri bilhassa Anadolu’da çok etkin bir iş ahlâkı kurumu olan Ahilik geleneğine sahip bulunan bizler için iş ahlâkı alanındaki son gelişmeler son derece sevindiricidir.

Zira dinimizde iş ahlâkının altın harflerle yazılacak ilkeleri ve tarihimizde ahlâklı işletmenin, işçinin ve işverenin unutulmaz örnekleri her zaman gurur duyacağımız ölçüde bolca mevcut olmuşsa da, İslâm eleminde son asırlarda yaşamak zorunda kalınan nispeten olumsuz gidişatın iş hayatımızı da olumsuz etkilediği inkar edilemez bir gerçektir. Nitekim TEDMER (Türkiye Etik Değerler Merkezi) tarafından şirketlerin üst düzey yöneticileri üzerinde yapılan Etik Barometre Araştırması’na katılanlardan % 49,4’ü Türk iş dünyasının etik olmadığına inanmaktadır. Etik konusunda en fazla yol kat etmiş sektörler olarak bankacılık ve finans % 63,0 ile ilk sırada yer alırken inşaat ve tekstil gibi sektörlerde bu oran % 1,2’lerde kalmaktadır. Etik konusunda yerli ve yabancı firmaların karşılaştırılmasında da üzücü bir sonuç ortaya çıkmakta, katılanların % 81,3’ü, etik açıdan yabancı firmaları daha ileri noktada bulmaktadırlar (Acar, 2009).

Günümüz Müslümanlarının iş ahlâkı konusunda çok da iyi bir durumda olmadıklarını gösteren bu durum, İslâm iş ahlâkının toplumsal ve ekonomik hayatımız açısından ne kadar önemli bir hale geldiğinin apaçık göstergesidir. Genel olarak ahlâki hayatımızda görülen dejenerasyon ve erozyona karşı yeniden ahlâki bir sıçrayış ihtiyacı içinde olduğumuz gibi, iş, ticaret ve ekonomi dünyamızdaki ahlâki gerilikten de bir an önce kurtulmamız gerektiği, bunun için de, İslâm iş ahlâkını iyice öğrenip bilinçli ve titiz bir biçimde uygulamaya geçirmemiz gerektiği aşikardır.

İşletmelerde iş ahlâkı, ya işveren-işgören ilişkileri, işletme-müşteri ilişkileri veya işletme-toplum ilişkileri gibi çeşitli ilişkiler dikkate alınarak ya da pazarlama-satış, finans-muhasebe, satın alma ve üretim gibi işlevsel alanlara göre sınıflandırılarak ele alınmaktadır. Bu çalışmada biz bunların her birinin ayrıntısına girmeyecek, önce İslâm iş ahlâkı ile ilgili genel ilkeler ve temel erdemler üzerinde duracak, daha sonra işçi ahlâkı ve işveren ahlâkını biraz daha özel bir biçimde vurgulacak, son olarak da erdem ve ekonomi yahut ahlâklılık ve zenginlik ilişkisi üzerine farklı yol ve yaklaşımları değerlendirip öneriler geliştirerek konumuzu bitireceğiz.

İŞ AHLÂKI

İslâm iş ahlâkında pek çok ilke ve erdemden bahsedilebilir ve kaynaklarımızda da bahsedilmektedir. Biz bunları, sadelik ve kolaylık olsun diye dört genel ilke veya temel erdem altında toplayabiliriz. Bunlardan ilk ikisi, çalışma ve iş hayatına başlamadan önce iş konusunda sahip olmamız gereken iyi niyet ile çalışma konusundaki doğru dini bilgiler ve çalışkanlığın fazileti ile ilgilidir. Sonraki ikisi ise iş hayatına atıldıktan sonra işle ilgili çeşitli alanlar ve ilişkilerde uyulması gereken helal kazanç ve adaletle ilgili kurallar ile lütuf ve ihsanla ilgili ahlâki faziletlerdir ve ihsanla ilgili ahlâki faziletlerdir.

İyi Niyetlilik

Bir iş hayatına atılırken, başlangıçta olması gereken en önemli ahlâki şartlardan biri, bu işle ilgili niyetin iyi olmasıdır. Niyet, sadece iş konusunda değil her konuda aslıdır ve ulaşılan sonucun değerini belirleyen en önemli etkendir. Nitekim Peygamberimiz meşhur bir hadisinde “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiğinin karşılığı vardır” (Buhari, 2008, 90) buyurmuştur. Dolayısıyla, her konuda olduğu gibi iş hayatına başlarken de iyi niyetlere, doğru amaçlara sahip olunmalıdır. İnsanın, normal geçim düzeyinin üzerinde bir gelir sağlamayı amaçlaması da iyi niyet sınırları içindedir. Çünkü bu dünyada çalışıp, iş kurup, mal sahibi olmak ve refah içinde yaşamayı arzulamak, dini ve ahlâki açıdan kınanacak bir husus değildir. Bu husus bir ayette de açıkça belirtilmektedir: “Rabbinizden refah istemenizde bir engel yoktur…” (Bakara/2: 198). Bu husus sahabenin örnek talepleri ve davranışlarında da görülmektedir. Mesela, annesinin isteği üzerine, Hz. Peygamber, genç bir sahabi olan Enes bin Malik’e yaptığı uzun bir duayı, mal çokluğu ile de ilgili olan şu dileklerle bitirmiştir: “Ya Rabbi, bunun malını ve çocuklarını çoğalt ve kendisine bu hususta bereket ihsan eyle” (Buhari, 2005, 61). Çünkü mal sahibi olmak, hatta çok mal ve bol rızık sahibi olmak, kötü ve yerilesi bir şey değildir ve Müslümanlar için hiçbir zaman böyle olmamıştır. Zaten böyle bir tutum şu ayete ters düşerdi: “Ey Muhammed de ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?, ‘Bunlar dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir…” (A’raf/7: 32).

Önemli olan malın tam anlamıyla iyi niyetle ve helal yoldan kazanılmış olması ve kazandıktan sonra yapılması gereken zekatını, sadakasını verme gibi hukuki ve ahlâki gereklerinin de yerine getiriliyor olmasıdır. Nitekim Rasulullah, bir hadisinde “Takva sahibi kimse için zenginlikte bir mahzur yoktur” (Buhari, 2005, 119) buyurduğu gibi, mal sahibi olmayı fazla önemli bulmadığını belirten bir sahabiye karşı da şöyle demiştir: “Yararlı mal, iyi kimsenin elinde ne kadar güzeldir” (Buhari, 2005, 119). O halde, bunlar ve benzeri pek çok ayet ve hadis göstermektedir ki, İslâm dini ve ahlâkında, çalışmak, üretmek, kazanmak, mal sahibi olmak, zengin olmak, makul bir refah içinde yaşamak; geçimini helal yoldan temin etmek, daha fazla refah ve huzur içinde yaşamak, kamu ve din yararına harcamalarda bulunabilmek gibi niyetlerle edinildiği ve haram bulaştırılmadığı sürece tamamen meşru ve hatta makbul ve fazlasıyla teşvik edilen şeylerdir. Kötü olan ve yerilen, malı sadece dünyalık niyetlerle edinmek, haram yollarla kazanmak, kötü yollarda harcamak ve malın kendisini ebedi kılacağını zannederek iş meşguliyeti yüzünden ahiretini unutmaktır. Nitekim bu tür insanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Yazıklar olsun malı toplayan ve onu sayan, malının kendisini ebedi kılacağını sanan o hümeze lümeze topluluğuna” (Hümeze/104: 1-3). Bir girişimci için iyi niyetten sonra sahip olunması gereken bir başka özellik, İslâm iş ahlâkında çalışmanın ve çalışkanlığın önemi konusunda kendisini bilgi ve bilinç sahibi kılmasıdır. Zira İslâmda çalışma, nafile ibadet kabilinden ve kutsal, çalışkanlık da cömertlik ve ihsanın ön şartlarından bir fazilet ve önemli bir erdemdir.

Çalışma ve Çalışkanlık

İslâm dini tembellik ve miskinliği yermiş, çalışmayı ve üretmeyi meşru görmekle kalmamış, çok makbul görmüş ve her surette teşvik etmiştir. Bazen Allah’a tevekkül ve kader gibi inanç esaslarını çalışma ve iş hayatına aktif bir biçimde katılmamanın gerekçesi yapmak isteyen istisnai birkaç kişi çıkmışsa da, Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar aklı başında Müslümanlardan hiçbiri çalışma, üretme, iş hayatında verimli, ticaret hayatında karlı ve kazançlı olma gibi hususlara asla karşı çıkmamışlar, aksine bu konularda hep örnek ve teşvikkar olmuşlardır. Zira İslâm açısından bu durum ihtilaflı ve tartışmaya açık bir durum değildir. Zira Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, “Gündüzü [çalışıp] geçimi sağlama vakti kıldık” (Nebe/78: 11) buyurmaktadır.

Geceler esas itibarıyla dinlenme, gündüzler de çalışma vaktidir. Yaratılış planında insanoğluna, çalışıp geçimini kazanması için uygun bir vakit tahsis edildiği gibi, o, geçimini sağlayacağı kaynaklara erişeceği uygun bir yere de yerleştirilmiştir. Nitekim bir ayeti kerimede, “Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz” (Araf/7: 10) denilir. İnsanın görevi, yerleştirildiği bu yeryüzünde tembel tembel oturmayıp geçimini aramak, çok da büyük bir zahmete katlanmadan bulabileceği bu nimetler karşısında Allah’a şükretmeyi de unutmadan, bu imtihan çaalışma ödevini yerine getirip rızkını aramayan insan, hem ilahi yaratılışa ters davranmış hem de ilahi buyruğa itaat etmemiş olur. Bu da onu, dünyada da ahirette de mahrum olanlardan kılar. Çünkü hem dünya hem de ahiret kazancı ile ilgili en genel geçer, en evrensel yasalarda biri, ancak çalışanın kazanacağı yasasıdır. Nitekim bu husus bir ayette şöyle belirtilmektedir:

“İnsan ancak çalıştığına erişir” (Necm/53: 39). Nitekim peygamberler vean sürecinden ibaret hayatını huzur ve başarı içinde tamamlamaktır. büyük sahabiler dahi dünyevi işlerde çalışmış, belli meslekleri icra etmişlerdir. Mesela, Hz. Adem çiftçilerin, Hz. Nuh marangozların, Hz. Yusuf ekonomistlerin, Hz. Davut el sanatçılarının, Hz. İsa tabiplerin, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed tüccarların piri ve örneği idi. Hz. Ebu Bekir hububat maddeleri satarak geçimini sağlar, Hz. Ömer dericilikle uğraşır, Hz. Osman yiyecek maddeleri satar, Hz. Ali de ücret karşılığı çalışarak geçimini temin ederdi (Yavuz, 1992).

Bu örnek şahsiyetlerin uygulamalarında da görüldüğü gibi İslâmda, çalışma ve iş hayatına katılma esasının geçerliliği, ilahi aşk ve dindarlık arzusuyla dahi ihlal edilmez ve ibadet etme görevleriyle de asla çelişmez. İslâm dini, “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; … Siz Allah’a ve mammona [zenginliğe] kulluk edemezsiniz.” (Matta, 6: 24) diyerek ibadet ve zenginliği çeliştirmek yerine, hem ibadet hem de rızık ve zenginlik aramayı bir arada tutan ve birlikte teşvik eden bir dindir. Nitekim Kur’an’daki ayetlerde hem ibadet hem de iş art arda emredilmektedir: “Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah’ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz, bu sizin için daha iyidir. Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin; Allah’ı çok anın ki saadete erişesiniz” (Cuma/62: 9-10).

Bu ayette, mutluluğun, hem Allah’ı ibadetler ve zikirle çokça anmak hem de O’ndan rızık isteyerek yeryüzüne yayılıp alım satım yapmak, çalışmak, kazanmak ve helalinden kazanılmış parayla geçim rahatlığı içinde yaşamakla bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. İslâm “ya… ya da…” (örneğin, ya bu dünya ya öteki dünya, ya ibadet ya ticaret) dini değil, “hem… hem de…” (örneğin, hem bu dünya hem öte dünya, hem ibadet hem iş) dinidir. Nitekim hepimizin çok iyi bildiği bir ayette “Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver” (Bakara/2: 201) diyenlerden olmamız öğütlenmektedir. Dolayısıyla, Müslüman tembellikten, işsizlikten, üretimsizlik ve verimsizlikten kaçınmalı; aksine öte dünya için çalıştığı gibi bu dünya için de çalışkan olmalı, üretmeli, iş yapmalı, iş kurmalı, istihdama katkıda bulunmalı ve böylece kendisine, ailesine, topluma, insanlığa ve dinine daha fazla yararlı olmalıdır.

Haksızlıktan Kaçınma ve Adalet

Ticari işlemlerde haksızlık yapmaktan, zarar vermekten, zulmetmekten kaçınmak ve bunların aksine hakkaniyetli ve adaletli davranmak ve böylece kazancın tam anlamıyla tertemiz ve helal olmasını sağlamak iş hayatına başladıktan sonra uyulması ve uygulanması gereken en önde gelen şartlardandır. Gazali, iş hayatında başkalarının zarar görmesi ile sonuçlanan haksızlıkları iki kısma ayırır: Zararı genele yansıyan haksızlıklar ve zararı sadece müşteri ile sınırlı kalan haksızlıklar. “Zararı genel olan ticari zulümler” başlığı altında o, karaborsacılık ve kalpazanlığı irdeler. “Zararı yalnız müşteriyi ilgilendiren ticari zulümler” başlığı altında ise çok daha fazla sayıda ticari haksızlık konusunu ele alır. Ona göre, alış-veriş yapan kimsenin zarar görmesine sebebiyet veren her şey zulümdür.

Bu konularda adalet ise kişinin Müslüman kardeşini zarara sokmamasıyla sağlanır. Burada genel kaide şudur: “Kişi, kendisi için istediği şeyleri müslüman kardeşi için de istemeli; kendisine yapıldığı taktirde ağırına gidecek ve canını sıkacak bir muameleyi başkalarına yapmamalıdır.” Bu kaide bağlamında, yapılmaması gerekenleri o, şu dört esasta toplar:

1) Malda bulunmayan bir özellikle övmemek,

2) malın gizli ve açık bütün kusurlarını açıklayıp, hiçbirini gizlememek,

3) ölçü ve tartıda hile yapmamak,

4) Müşterinin bildiği taktirde almayacağı fiyatı gizlememek, başka bir deyişle, alıcı veya satıcıya piyasa fiyatını gizlememek.

Bu dört esasın birincisi bağlamında o, ticaret için dini duyguları istismar etmemek gerektiğini de örneklerle birlikte ısrarla vurgular (1998, 170-85).

İslâm iş ahlâkında aldatmama ve aldatılmamaya yönelik öğütlerden biri de alış-veriş esnasında yemin etmenin hoş görülmemesidir. Sözümüz, yemine ihtiyaç kalmadan güvenilir olmalı, dürüstlüğümüz yeminle desteklenmeye ihtiyaç duymamalı; ayrıca, farkında olmayarak da olsa hata karışabilecek alış-verişlerimize Allah’ın adı ile yemini aracı kılmamalıyız. Yemin edilmesi, bilhassa daha müttaki olanların daha çabuk kanmalarına ve bu yüzden belki de bazen zarar etmelerine yol açacaktır. Bu yüzden, alış verişlerde yemin tasvip edilmemiş hatta yerilmiştir. Hz. Peygamber alış-verişte yemin konusunda şöyle buyurmuştur: “(Yalan yere) yemin mala rağbeti artırsa bile bereketi götürür” (Buhari, 2008, 533). İş hayatında haksızlık ve adaletsizlik bağlamında yapılmaması gereken şeylerden biri de, söz verilmiş ve vadesi gelmiş borcu geciktirmektir. İmkanı olanlar borcunu zamanında ödemeli, eğer imkanı yoksa bunu bir an önce alacaklı ile görüşüp anlaşmalıdır.

Rasulullah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ödeme gücü bulunan kimsenin borcunu geciktirmesi zulümdür” (Buhari, 2008, 563). Müslüman, işin hangi sektöründe ve hangi düzeyinde çalışırsa çalışsın, işten, üründen, hizmette etkilenen herhangi bir kişiye en küçük bir haksızlık ve adaletsizlik yapılmadığının farkında olmalı; böylece kendi kursağından geçen ve canı kadar sevdiği çocuklarına yedirdiği lokmanın tam anlamıyla helal olduğundan emin olmalıdır.

İhsan ve Müsamaha

İş hayatında, sadece zorunlu hak ve adalet kurallarına uymak ahlâki açıdan bakıldığında yeterli sayılmaz. Çünkü hak ve adalet meseleleri ahlâken de öncelikli olmakla birlikte, bu konular ahlâk yanında hukukun da ilgilendiği konulardır. Bunlara riayet edilmediğinde çoğu zaman, vicdani bir kınama ve ahlâki bir ayıplama ile karşılaşma yanında hukuki bir ceza ve yaptırımla da karşılaşılır. Bu düzey de bir ahlâklılık düzeyidir ancak daha üstün olan ahlâki düzey, hukuk ile ortak olan düzeyin üstündeki bir düzeydir. Gerçek ahlâklılık, zorunluluk düzeyinin üstünde, sorumluluk, gönüllülük, fedakarlık gibi duygu ve değerler nedeniyle yapılan üstün erdemler sayesinde kendini gösterir. Bu bağlamdaki erdem ihsan erdemidir. O halde, İslâm iş ahlâkının temel erdemleri veya genel esasları, her şeyden önce iyi bir niyete, temiz bir amaca sahip olmak; çalışmayı nafile ibadet, çalışkanlığı yararlı bir fazilet saymak; iş hayatının hiçbir aşamasında en küçük bir haksızlığa ve hilekarlığa, adaletsizliğe ve aldatmaya, zulme ve baskıya, kısacası kazancı harama ve uhrevi anlamda zarara dönüştürecek eyleme tenezzül ve teşebbüs etmemek; bunlarla da yetinmeyerek, kazancının makul miktarlarını kamu yararına işler için ihsanda bulunarak toplumsal, dini ve ahlâki sorumluluklarını da tam anlamıyla yerine getirmek olarak özetlenebilir. İş hayatının en önemli kesimlerinden ikisi, işverenler ve işçilerdir. Dolayısıyla, bu iki kesimin sahip olması gereken ahlâki özelliklere biraz daha yakından bakmakta yarar vardır.

İŞVEREN AHLÂKI

İyi bir Müslüman işverenin; işine, işçisine, müşterisine, tüm paydaşlarına, toplumuna, insanlığa, doğal çevresine ve manevi çevresine karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi, zorunlu ödev ve yükümlülüklerini yerine getirmekle de kalmayıp üstün ahlâka sahip bir Müslüman olarak fedakarlık gerektiren yüksek faziletlere uygun bir iş adamlığı hayatı sürdürmesi beklenir. Biz burada bunların hepsine değil, en önemlilerinden bazısına değinmekle yetineceğiz. Bunların en önemlilerinden biri, işverenin işçisine karşı davranışlarında uyması gereken ahlâki özelliklerdir.

Liyakat ve Hakkaniyet

İşveren veya yönetici, işçi veya memur alırken liyakati esas almalı, işi bir takım kişisel tarafgirliklerinden dolayı tercih ettiği liyakatsiz kişiye değil, hak eden kişiye, ehline vermelidir. İşi ehline vermek ve adaletli davranmak, bu konulardaki en temel ilahi emirlerden ikisidir. Nitekim, ayeti kerimede, “Şüphesiz Allah, size işleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emretmektedir” (Nisa/4: 58) diye buyrulmaktadır. Birinci şart, işi ehline vermek, ikinci şart, işe alınan ehil kişinin bundan sonraki tüm haklarını gözetmek, ona asla haksızlık ve adaletsizlik yapmamaktır. Günümüzde işçi hakları oldukça ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır; zamanın örfünün uygun gördüğü bu haklar İslâm ahlâkı içinde uygun görülen haklardır. Bunların en önemlilerinden bazıları, ücretini zamanında ve hak ettiği ölçüde ödemek, sağlık sigortası gibi teminatlarını ve can güvenliğini sağlamaktır. Ücretlerin adil ve yeterli olması ve zamanında ödenmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Rasulullah’ın dediğine göre “Allahu Teala şöyle buyurmuştur: Şu üç kimsenin kıyamet günü davacısı ben olacağım: … (üçüncüsü) bir işçi tutup ondan istifade ettiği halde ücretini vermeyen kimsedir” (Buhari, 2008, 555). Her hak sahibinin hakkını vermek İslâmi ve ahlâki bir gerekliliktir; işçi hakları da ödenmesi gereken hakların en hassaslarından biridir. Ayette, “Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver” (İsra/17: 26) diye emredilmektedir. İşçiler işverenlerine güvenerek çalıştıklarına göre, bu güvenleri hiçbir zaman boşa çıkarılmamalıdır. İşçinin ücreti, işverenin kendisine güvenilen borcu demektir. Bir ayette, “Şayet birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse borcunu ödesin…” (Bakara/2: 283) denmektedir.

Mesuliyet ve Kardeşlik

İyi bir işveren, işçilerinin sadece ücretini ödemek gibi yükümlülüklerini yerine getirmiş olmakla yetinmez. Onları birere araç, fabrikasındaki birkaç makine gibi görmez. Onların gerçek anlamda mesuliyetini taşır, sorumluluğunu üzerinde hisseder, sevinçlerine ve bilhassa kederlerine ortak olur ve bir sıkıntıları olduğundan haberdar olduğunda bunu ortadan kaldırmaya çalışır. İyi bir işveren, tüm çalışanlarını bir aile gibi, işçilerini aile bireyleri gibi görür, kendisini de onlardan sorumlu hisseder. Nitekim bir hadisi şerifte Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz. Devlet başkanı bir çobandır ve emri altındakilerden mesuldür. Erkek, aile efradının çobanıdır ve emri altındakilerden mesuldür. Erkeğin kölesi, efendisinin malı üzerinde çobandır ve ondan mesuldür. Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz” (Buhari, 2005, 92).

Ahlâklı bir işveren gerçekten iyice üst düzey bir ahlâklılığa sahipse, işçilerinin sadece sorumluluğunu hissetmekle ve zaman zaman onlara yardımcı olmakla da yetinmez, onları kendisine kardeş bilir, yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve onlara son derece iyi ve itibarlı davranır. Çünkü Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Onlar [köleleriniz] Allah’ın emirleriniz altına koyduğu kardeşlerinizdir. Kimin eli altında kardeşi varsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Ona gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemesin. Şayet ağır bir iş yüklerse ona yardım etsin” (Buhari, 2005, 89).

Ayetlerde de buna benzer öğütler verilir. Müslümanların ekonomik açıdan kendilerinden daha kısıtlı durumda olanlara karşı davranışları şu ahlâki niteliklerle tasvir edilir: “Onlar yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler. ‘Size ancak Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür isteriz. Çünkü biz, insanların yüzünü ekşiten, asık suratlı bir günde Rabbimizden korkarız’ derler” (İnsan/76: 8-10)

Zekatını ve Sadakasını Vermek

Ahlâklı bir Müslüman iş adamı, işçileriyle ilişkilerinde faziletli davranışlar sergilediği gibi Allah’ın lütuf ve inayetiyle elde ettiği bol kazancının hukuki ve ahlâki gereklerini de yerine getirir, zekatını verir, sadakalarını verir, gelirinin büyüklüğü oranında kamu yararına büyük hizmetlerde bulunur. Tembellik gibi cimrilik de İslâm ahlâkının reziletler veya erdemsizlikler listesinin ön sıralarında yer alır. Ahlâklı bir zengin, cimrilikten sakınmalı, servetinin Allah’tan kendisine verilmiş emanet olduğunu ve malında başka insanların da hakkı olduğunu unutmamalıdır. Şu ayet bu konuda zenginlere yönelik çok ciddi bir uyarıda bulunmaktadır: “Aralarında: ‘Allah bize bol nimetinden verecek olursa, and olsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız’ diye O’na and verenler vardır. Allah onlara bol nimetinden verince, cimrilik ettiler, yüz çevirdiler” (Tevbe/9: 75,76).

İş Hırsıyla İbadetlerini İhmal Etmemek

Ahlâklı işveren işçisine ve toplumuna karşı sorumlu olmakla birlikte, her şeyden önce kendisine ve Rabbine karşı sorumludur. Bu nedenle o, iş ve kazanç hırsıyla kendisini ihmal etmemeli, kazancından ve genel olarak hayatından ahirette sorguya çekileceğini, dünyevi görev ve yükümlülükleri yanında kulluk vazifelerinin de olduğunu unutmamalıdır. Çünkü şu ve benzeri birçok ayette, “Sonra yemin olsun, o gün her türlü nimetten sorulacaksınız” (Tekasür/102: 8) buyrulmaktadır.

Bu inanç ve bilinç içindeki Müslüman işveren, toplumsal ahlâk ve iş ahlâkı kurallarına uygun davrandığı gibi manevi ahlâk yönünü de ihmal etmemeli, işi ile birlikte ibadetlerini ve maneviyatını da birlikte götürmeyi bilmelidir. Cenab-ı Hak bu tür işverenler veya zenginler için şöyle buyurmaktadır: “Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar” (Nur/24: 37).

İŞÇİ (İŞGÖREN) AHLÂKI

İş hayatının en önemli iki unsurundan bir diğeri de işçiler veya daha geniş anlamda olmak üzere işgörenlerdir. Burada işçiden veya iş görenden kasıt, sadece dar anlamda işçi statüsünde istihdam edilenler değil mal ve hizmet sektörlerinin her alanındaki tüm çalışanlardır.

Haset Etmemek ve Haline Şükretmek

İşçi, öncelikle işverenine karşı haset ve kıskançlık içinde olmamalı, işveren değil de işçi olması gibi hususlardan dolayı herhangi bir eziklik duymamalı, çalışıp alın teriyle helal para kazanabildiği bir iş kapısı buldurduğu için Allah’a şükür, işverenine de gerektiğinde teşekkür etmelidir. Haset işçiye hiçbir yarar sağlamayacaktır; ancak mevcut haline şükreder ve daha çok çalışırsa, bir gün kendisi ekonomik açıdan daha üstün konumlara gelebilecektir. Şu iki ayette haset yerilmekte, şükür övülmektedir: “De ki: Ağaran sabahın Rabbine sığınırım … kıskandığı zaman bir hasetçinin kötülüğünden” (Felak/113: 1, 5). “Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım” (İbrahim/14: 7).

İşbilir ve Güvenilir Olmak

İşçi, yaptığı işi iyi bilmeli, yeterince bilmiyorsa bir an önce eksikliklerini gidermeli, işi konusunda uzmanlaşmalıdır. Ayrıca o, iş ile ilgili her türlü mal ve bilgi gibi hususta kendisine güvenilir olmalıdır. Rasulullah bir zamanların işçisi sayılabilecek olan kölenin dürüstlüğü konusunda şöyle buyurmuştur: “Rabbine karşı kulluğu çok güzel, efendisinin kendisine yüklediği görevleri itaat ve dürüstlükle yerine getiren köle için iki kere mükafat vardır” (Buhari, 2005, 92)

İbn Haldun’un işçilerde bulunması gereken erdemlerle ilgili en fazla liyakat ve güven üzerinde durduğu anlaşılmaktadır. Ona göre insanın hizmetinde bulunduracağı kimseler dört sınıfa ayrılır: Bunlardan birincisi, üzerine aldığı görevi hakkıyla görebilen ve işine güvenilebilecek olan doğru bir kimsedir; ikincisi, işine de emanet ve doğruluğuna da güvenilemez bir kimsedir; üçüncüsü, işini ve görevini yapabileceğine güvenilir biridir ama emanet ve doğruluğuna güvenilmez; dördüncüsü ise, emanet ve doruluğuna güvenilir biridir ama işinin ehli olmaz.

İbn Haldun’a göre, birinci sınıf işçi, yani hem işinin ehli hem de güvenilir olan işçi fazla bulunmaz. İşinin ehli de olmayan güvenilir de olmayan ikinci tip işçiyi ise, akıllı kimseler çalıştırmazlar. Çünkü bunların zararı çok olur. Daha kolay bulunabilecek olanlar, son iki sınıftır; yani güvenilir olan ama işini bilmeyenle, işi bilen ama güvenilir olmayan. Bunlar arasında tercih yapmak gerekirse, o, güvenilir değilse de işinin ehli olanın tercih edilmesi gerektiği tavsiyesinde bulunur. Çünkü onun hiyanetinden korunmak için tedbir alınabilir, ama güvenilir de olsa işi bilmeyen kişi, sahibine faydasından çok zarar verir (İbn Haldun, 1988, 329-30).

Hakkaniyet ve Mesuliyet Sahibi Olmak

İşçi, işverenin haklarını korumalı, işinde haksızlık yapmamalı, az da olsa kazancına haksızlığı ve haramı bulaştırmamalıdır. Rasulullah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Köle, Allah’a kulluk ederek O’nun hakkını yerine getirirse ve kendisine sahip olan efendisinin hakkını yerine getirirse onun için iki kere mükafat vardır” (Buhari, 2005, 92). İşverenin işçisinden mesul olması gibi, işçinin de işverenin kendisine emanet edilen malından mesul olduğu ve bu konuda yeterince sorumluluk duyması gerektiği meşhur bir hadiste açıkça beyan edilmiştir: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz. Devlet başkanı bir çobandır ve emri altındakilerden mesuldür. Erkek, aile efradının çobanıdır ve emri altındakilerden mesuldür. Erkeğin kölesi, efendisinin malı üzerinde çobandır ve ondan mesuldür. Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden mesulsünüz” (Buhari, 2005, 92).

İşini, İş Arkadaşlarını ve İşverenini Sevmek

İyi bir işçi, başta işi olmak üzere, mümkünse iş arkadaşlarını ve işverenini sevmeli, en azından onlara saygı duymalıdır. İbn Miskeveyh’e göre, “eğer toplum halinde yaşayan insanlar birbirlerini seven kişilerse, birbirlerine karşı adaletli davranırlar ve aralarında hiçbir anlaşmazlık ortaya çıkmaz. Diğer bir deyişle, dost, dostunu sever ve kendisi için istediğini onun için de ister.

Güven, dayanışma ve yardımlaşma, ancak birbirini seven kişiler arasında gerçekleşir” (İbn Miskeveyh, 1983, 121). Nasırüddin Tusi’ye göre de sevgi adaletten üstündür. Hatta adalete ihtiyaç, insanlar arasındaki sevgi yoksunluğundandır. Eğer bireyler arasında yeterince sevgi olsaydı, ne hakkını verme ne de hakkını almaya ihtiyaç olurdu (Tusi, 2007, 247). Osmanlı ahlâkçılarından Kınalızade’ye göre, hizmetçiler veya işçiler için de sevgi her şeyden önce gelir. Ona göre, hizmetçiler işlerini sevgi ile yapmalı, sadece ücret karşılığı için yapmamalıdır. Eğer sevgi ile yapmazsa, en azından işçi gibi yapmalı fakat zulüm görmüş gibi yapmamalıdır. Ama aynı şekilde efendiler de hizmetçilerin işlerini isteyerek yapmalı, zorla yapmamalıdır. Bu tavır hizmetçilere de akseder ve hizmetçiler de işlerini böyle yaparlar (Oktay, 2005, 413 İnsan ister işçi ister işveren, ister fakir ister zengin olsun,erdemlilik ve ahlâklılığıyla ekonomik çabaları ve mal varlığı arasındaki ilişkiyi nasıl ayarlayacağı hususu tartışmalı olan ve ahlâki açıdan değerlendirilmesi gereken hususlardandır.

Nitekim Gazali’nin tasnifine göre, “İnsanlar üç sınıfa ayrılırlar:

1) Dünya için çalışırken ahiretini tamamen unutanlar. Bunlar helak olanlar arasında değerlendirilir.

2) Ahiret kaygısı yüzünden dünya geçimini kaale almayan kimseler. Bunlar da kurtuluşa erenler grubuna girer.

3) Ahireti elde etmek için dünya geçimini dikkate alanlardır ki ölçülü davranan grup olup orta yolu izleyenler arasında mütalaa edilirler” (Gazali, 1998, 139). İslâm iş ahlâkı bağlamında son olarak biraz da bu konuya değinilecektir

ERDEM VE EKONOMİ İLİŞKİSİ

Erdem, ahlâkın, özellikle de felsefi ahlâkın en temel kavramıdır. İyi huyluluk, iyi kalplilik, iyi niyetlilik, iyi sözlülük, iyi davranışlılık, kısaca, iyi ahlâklılıktır. Erdemlilik çoğu kere, ahlâklı ve iyi karakter sahibi biri olmakla eş anlamlı kullanılır. Erdem ahlâkı veya etiği dendiğinde ilk akla gelen filozof olan Aristoteles, erdemi, iş ahlâkıyla da çok bağlantılı bir biçimde tanımlar. Ona göre, “insanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huy olmalı”dır (Aristoteles, 1998, 31). Bu tanım özelinde ise erdem, birinci olarak iyi huylu olmak, ikinci olarak da, akıllı ve özgür bir insan olmanın gereği olarak yaptığımız bütün eylemlerimizde ve özellikle de iş hayatımızda kendi işimizi en iyi kalitede ve en yüksek ahlâk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmektir. Dini veya felsefi her gerçek ahlâkın amacı, iyi huylu ya da erdemli bireyler ve hatta Farabi’nin tabiriyle erdemli toplum ve mümkünse onun da ötesinde erdemli dünya oluşturmaktır (Bkz. Farabi, 1997, 100).

Ekonomi kökenli iş ahlâkçılarından biri, ahlâk ve ekonomi arasındaki olumlu ilişkiyi tasvip etmekte, bununla birlikte ekonomiden yana gözüken bir tavırla bir tür sınırlama getirmektedir. Ona göre, “ahlâk ekonomiden baskın (dominant) olmamalı ve ekonomi de ahlâkı geçersiz kılmamalıdır” (Özgener, 2004, 19). Burada, ahlâk ekonomiden baskın olmamalı denirken, ekonomi de ahlâktan baskın olmamalı denmemekte, böylece ekonominin baskın olması öngörülmekte fakat, bu baskınlığın ahlâkı geçersiz kılacak dereceye varmaması gerektiği savunulmaktadır. Bu fena sayılmayacak bir formüldür; ama ekonomi ve ahlâk arasında tam bir adalet sağlayan, eşit değerliliğe riayet eden ve insanların özgürlük imkanını geniş tutan bir formül değildir. Ayrıca, ahlâk mesleğinden veya cephesinden gelerek böyle bir formül vermek isteyen bir başkası da muhtemelen tam tersini yapar ve ‘ekonomi ahlâktan baskın olmamalı ve ahlâk da ekonomiyi geçersiz kılmamalıdır’ diyebilir. Bu da çok rahat bir biçimde savunulabilecek bir tezdir.

 

Ancak bize göre bu bakış açılarının hiçbiri ahlâk ve ekonomiye eşit düzeyde değer atfetmeyerek yeterince adil davranmadığı gibi, bundan daha önemlisi, erdem ve ekonomi ilişkisinde insanların özgür seçim ve tercih alanını oldukça dar tutmaktadırlar. Bazılarının eleştirdiği, ekonomideki karı maksimize etme kavramından da esinlenerek, orta yoldaki hem ahlâk hem de ekonominin kendi içlerinde üç düzeye ayrılabileceğini varsaymak, erdem-ekonomi ilişkisinde çeşitlilik ve rahatlık sağlama ve insanların da eğilimleri ve özgürlüğüne daha geniş bir alan açma açısından oldukça yararlı olabilir gibi gözükmektedir. Bu açıdan bakıldığında, erdemliliğin de en az üç düzeyi olduğu, ekonominin de en az üç düzeyi olduğu söylenebilir. Bu düzeylere, minumum düzey, mutedil düzey ve maksimum düzey diyebiliriz. İnsanlardan beklenen her iki alanda da en az minumum düzeyi yerine getirmeleridir; daha üstüne teşvik edilirler hatta en arzu edilenin erdemlilikte de, ekonomide de maksimum düzeyde olmak olduğu belirtilmelidir; ama bunun her insana göre olmayabileceği aşikardır.

Dolayısıyla insanlar, aradaki farklı seçeneklerden birini kendilerine daha uygun görebilirler. Örneğin, ahlâkta minumum düzeyde olmayı yeterli gören bir kişi, ekonomide minimum, mutedil veya maksimum düzeylerden birini hedefleyebilir. Ya da ahlâkta maksimum düzeyde olmayı seçen biri, ekonomide minumumu veya mutedili kendisi için yeterli görebilir. Böylece üçün üçlü kombinasyonunun sunduğu bir çok seçenek insanlara açıktır. Tekrar vurgulamak gerekirse, elbette arzu edilen, insanların erdem maksimizasyonu ile kar maksimizasyonunun her ikisini birden ahenkli bir denge içinde götürebilmeleridir. Ama insanlar buna bile zorlanmamalı ve sözünü ettiğimiz seçenekler arasında özgür bırakılmalıdır. Bu seçenekleri biraz daha ayrıntılı olarak sunmakta yarar vardır.

Erdem-Ekonomi İlişkisinde Minimum Düzey

Bu düzeyin yol gösterici ilkesi yahut pusulası, evrensellik ilkesi yahut altın kural da denilen ilkedir. Bunun aslı, İslâm dinide hadis olarak geçen ve öteki dinlerin kutsal metinlerinde de geçen ‘kendin için istediğini kardeşin/başkası için de iste, kendin için istemediğini kardeşin/başkası için de isteme!’ buyruğudur. Buna göre her insan bir eylemde bulunurken, bunun aynısı herkes tarafından yapıldığında sonucun iyi bir şey olup olmayacağını düşünerek karar vermelidir. Örneğin iş güvenliğini sağlamadan ve buna yönelik eğitimi işçiye vermeden işçi çalıştırmak isteyen bir kişi, bu ilkeye bağlı kalırsa, gerekli önlemleri almadan işçi çalıştıramayacaktır. Çünkü bir insanın patronu olan kişi, bir başkasının da işçisi veya hizmet alanıdır. Dolayısıyla, iş güvenliğini hiç kimsenin dikkate almamasını düşünmek hiç kimse için mümkün değildir. Zira sözgelimi, hiç işçi konumunda olmayan bir patron da sık sık uçağa binecektir. Hava yollarının patronu da iş güvenliğini dikkate almazsa, sonuçta fabrikasında veya tersanesinde iş güvenliğini sağlamayan patron da zarar görecektir. Bu örnek de göstermektedir ki, evrensellik ilkesi veya altın kural, herkesin uyması gereken minimum düzey ilkelerinden biridir.

Minimum düzeyde en öncelikli erdemler, hak ve adalet erdemleridir. Adalet, dinler arasında Yahudilikten beri, filozoflar arasında Platon’dan beri en önemli görülen erdem sayılmaktadır. İş dünyasındaki çeşitli ilişkileri de kapsayacak biçimde hiç kimseye haksızlık etmemek ve gerek yargılama gerekse bölüşüm ve dağıtım gibi işlemlerde her hak sahibine hak ettiğini, hak ettiği yer, zaman ve biçimde vermek olarak özetlenebilecek hak ve adalet erdemi, erdemlerin eşik düzeyidir ve olmazsa olmaz alt sınırıdır. Bu minimum şarta herkes uymalıdır. Bu düzeyde hiçbir görecelikten, toplumsal, kültürel veya dini faklılıktan bahsedilmez.

Hak, herkes için haktır; adalet herkes için lazım ve geçerlidir. Zaten bu erdemin gereğini yerine getirmekte ahlâkın yetmediği yerde hukuk da devreye girmektedir. Ama ahlâklı insan, işi bu raddeye getirmemelidir. Minimum düzeyin temel erdemleri olan hak ve adalet ve onların evrenselliği ile ilgili şu iki ayet dini içerik olarak yeterli fikir veriyor olsa gerektir: “Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın…” (Şuara/26: 181-83). “Ey inananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır” (Nisâ/4: 135).

Erdem-Ekonomi İlişkisinde Mutedil Düzey

Minimum düzeyin ana ilkesi, zarar vermemek, haksızlık yapmamak idi, bu düzeyin ana ilkesi ise faydalılık ilkesi, faydalı olma kuralıdır. Faydalılık ilkesine göre, eylemlerimizde ne kadar az kişiye ne kadar az zarar veriyor, ve ne kadar çok kişiye ne kadar çok fayda sağlıyorsak, eylemlerimiz o derece ahlâki olmuş olur. Bu düzeyde vurgu, zarar vermemenin de ötesinde, faydalı olmaya geçmektedir. Zira hiç kimseye zarar vermemek ve sadece üzerimize düşen ödevi yapmak yetmez; ahlâklılıkta daha üst düzeye çıkmak istiyorsak, onun ötesine geçen faydalar da sağlanmalıdır. Bu durum, erdemler konusunda daha belirgin gözükmektedir. Mutedil düzeye erdemler açısından baktığımızda, buna uygun düşen ana erdemlerin, özellikle de iş ahlâkı dikkate alındığında, güvenilirlik ve iyilikseverlik olduğu söylenebilir.

Herkesin hakkını vermek ve adaleti yerine getirmek, herkes için bir zorunluluktur. Ama daha ahlâklı insanların bunun ötesine geçerek, insanlara güven vermesi ve bunun da ötesinde onlara çeşitli düzeylerde elden geldiğince iyilik ve yardım etmesi gerekir. İş dünyası içinde, bize güvenmek isteyen, yardımseverlik ve iyilikseverliğimize muhtaç olan insanlar mutlaka vardır. İyi ahlâklı bir insan, bütün dinler ve ahlâk felsefelerine göre, iyi düşünme, iyi duygular besleme, iyilikleri teşvik edici tarzda konuşma ve elindeki imkanlarla iyilik etme özelliği gelişmiş bir insan olmalıdır. Mutedil düzeyin temel erdemi olan iyilikle ilgili de şu iki kısa ayet öz bir fikir vermektedir: “Allah yolunda sarfedin… İşlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever” (Bakara/2: 195). “Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder” (Nahl/16: 90)

Erdem-Ekonomi İlişkisinde Maksimum Düzey

İş ahlâkının üzerinde durduğu erdemleri sınıflandırarak, hak ve adalet gibi erdemleri minimum düzey, güven ve iyilikseverlik gibi erdemleri mutedil düzey erdemleri olarak belirtmiştik. Erdemlerin maksimum düzeyini, en yüksek seviyesini ise, merhamet ve sevgi erdemlerinin oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bazı dinler sadece merhameti, bazıları sadece sevgiyi vurgularken, İslâm dini hem şefkat ve merhameti hem de sevgiyi fazlasıyla vurgular. İslâm ahlâk filozofları kitaplarında sevgiye tek başına bölümler ayırır ve onu en üstün erdem sayarlar. Bu maksimum düzey erdemlerinin, iş ahlâkı için de geçerli olduğu aşikardır. Arzu edilen şey, işçinin işvereni, işverenin işçisini ve her ikisinin de yaptıkları işi ve iş arkadaşlarını azami derecede sevmeleridir. Böyle bir sevgi olduğunda alt düzeylerdeki ilkeler ve erdemlerin pek çoğuna gerek bile kalmayacaktır. Sevgi varsa, haksızlık da, adaletsizlik de, zarar verme de, verimsizlik ve güvensizlik de olmayacaktır.

Bunun için sevgi aşamasına yükselmek iş dünyasındaki herkesin en yüksek erdemi ve yüce ideali olmalıdır. Kardeşlik, merhamet ve sevginin iş ahlâkı bağlamında uygulanmasına yönelik tavsiyeler içeren şu hadis de maksimum düzey iş ahlâkı erdemleri için yeterli fikri özetliyor olsa gerektir: “Hizmetinizde kullandığınız kimseler, sizin ancak kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinize emanet etmiştir. Bu sebeple onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin” (Buhari, 2005, 89).

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, modern ekonominin karı maksimize etmek tabiri, dini, felsefi veya ahlâki açıdan kategorik anlamda yanlış değildir. Burada İslâm iş ahlâkının istediği, bu maksimizasyon sürecinde, ahlâki şartları da en az minimum düzeyde, yani hak ve adalet düzeyinde gözetmek ve yerine getirmektir. Ahlâklı bir Müslüman için arzu edilen ve ideal olan ise, hem iyilikseverlik, yardımseverlik, şefkat, merhamet ve sevgi gibi ahlâki değerlerde en üst düzeye erişmek hem de çalışkanlık, üretkenlik, verimlilik, daha fazla kar ve kazanç gibi ekonomik çabalarda maksimum düzeyi yakalamak ve bunları ahenkli bir denge içinde sonuna dek sürdürmektir. Bu bölümde, iş, işveren ve işçi ahlâkından bahsedilmiştir. Bunlar bir cümleyle özetlenmek istendiğinde, İslâm iş ahlâkı, çalışma ve işi kutsal görüp nafile ibadet sayar; dürüst tüccar veya işadamının kıyamet günü sıddıklar ve şehitlerle birlikte haşrolunacağını belirtir; helal kazançla çoluk çocuğunun nafakasını sağlamaya çalışan işçinin ise kıyamet gününde yüzü ayın on dördüncü gecesindeki parlaklığı gibi parıldar bir halde Allah’ın huzuruna varacağını müjdeler.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.