İslâm Ahlâkının Temel Kavramları – İslam Ahlak Esasları 4.Ünite Özeti

GİRİŞ

Ahlâk, insanın davranış düzenidir; Ahlâk ilmi ve felsefesi ise iyi ve kötü olması cihetinden insan fiillerini kendisine konu edinir. Buna göre insan, fiil (davranış) ve iyi-kötü, tanımı gereği ahlâk ilminin ve ahlâk felsefesinin temel konularını/meselelerini teşkil eder. İnsanın ne olduğu ile ilgili soru, yani insan kavramı, fiilin mahiyeti ve insan ile irtibatı da, ahlâki fiil kavramını tahlil ederek belirlenmektedir. Fiil, insanın etrafında olup biten olaylara bilerek ve farkında olarak müdahale etmesi veya farkında olarak müdahale etmemesi anlamına gelmektedir.

Bu çerçevede bir hareketi veya hareketsizliği fiil haline getiren unsurun, iradenin, ne olduğu sorusu da kavramsal bir soru olarak ortaya çıkar. Her istediğimizin olmadığı ve istemediğimiz bazı olayların zaman zaman bizim elimizle gerçekleşmesi, kendisi ile birlikte, en azından dışarıdan bakıldığında, bir fiil ile o fiilin ortaya çıkmasında doğrudan dahli bulunduğu gözlenen insan arasındaki irtibatı kurmanın mümkün olup olmadığı da kendi başına önemli bir ciheti açığa çıkarmaktadır. İnsanın elinden çıkan fiillerle irtibatını ele almak, bir taraftan ıstıtaat-fiil ilişkisi, ama diğer taraftan da insanın irade hürriyetini konuşmayı zaruri bir hale getirmektedir. Bir fiili bir faile izafe etmek sadece teorik ve metafizik bir çok meseleyi ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda insanın fiillerinden sorumlu olup olmadığı gibi bir meseleyi de ortaya çıkarır.

Sorumluluk kavramı, bu sebeple ahlâkın önemli kavramlarından birisidir. Sorumluluk, ancak içeriği belli bir talep söz konusu ise mümkün olduğu için, vazifeyi ve teklifi (yükümlü kılmayı) iktiza eder (gerektirir). Hiçbir vazifesi ve mükellefiyeti olmayanın herhangi bir sorumluluğu da olmaz. Bu ise vazife kavramını daha yakından tahlil etmeyi gerektirmektedir. Bir vazifesi olan insan, bunu ifa etmekle sorumlu ise, bu sorumluluğu ifa etmesi veya etmemesi arasında, neticeleri açısından bir fark olması gerekmektedir. Bu sebeple vazife ve sorumluluk fikri, zorunlu olarak bir yaptırım içermektedir. Ahlâki vazifelerle irtibatlı yaptırımın ne olduğu meselesi, daha doğrusu “ahlâki yaptırım” kavramı da ahlâk düşüncesinin önemli bir unsurudur.

İSLÂM AHLÂKININ TEMEL KAVRAMLARI

İslâm Ahlâkının Tahakkuk Süreci ve Kavramlaşma

Kavram ile terim arasında önemli bir irtibat bulunmakla birlikte genellikle birbiri ile karıştırılır. Kavram bir şeyin dilden bağımsız varlığıdır. Bu varlık duruma göre dış dünyada ve ona bağlı olarak zihinde bulunmaktadır. Mesela kütüphane, dış dünyada mevcut olan bir binada etkin olan bir kurumdur. Bu kurumun zihindeki varlığı ve bir anlamda, kütüphane nedir? Sorusuna verilen cevap, onun kavramıdır. Buna karşılık terim, bu kavramın dilde ifade edilmiş şeklidir. Terime, ıstılah da denilmektedir.

Bir davranış düzeni olarak İslâm ahlâkı, teorik olarak “kavramları” ve “ıstılahlarıyla” (terimleriyle) birlikte ortaya konulup, sonra uygulanmış bir ahlâk sistemi değildir. Vahiy, önce Hz. Peygamber’in şahsında etkin olmuş; çeşitli zamanlarda, değişik vesilelerle nazil olan ayetler onun hayatında bir vahdet, insicamlı bir bütün teşkil etmiştir. Hz. Peygamber’in etrafındaki insanlar vahye hem lisanî haliyle (Kur’an), hem de bilfiil hayat (sünnet) olarak bu bütünlük içerisinde şahit olmuşlar ve bunu da bir hayat tarzı olarak üstlenmişlerdir. İlk Müslümanların hayatlarındaki müşterek cihet, onların hepsinin ayrı ayrı bir ve aynı kaynağı, yani Hz. Peygamber’i, müşahede etmeleri ve onun hayatına katılarak, bu zeminde ferdi ve toplumsal bir varoluş esası bulmalarıdır.

Ancak bu durum K. Kerim’de ve Hz. Peygamber’in sünnetinde hiçbir “kavram” veya bunun dildeki ifadesi olarak hiçbir “terim” bulunmadığı anlamına gelmez. Başta iman ve küfür olmak üzere, takva, birr, ma’ruf, hasene, sabır, istikamet, salih amel gibi birçok terim K. Kerim’de kullanılmıştır. Bunlar müslümanın ahlâki düzeninin temel küllilerini, daha farklı bir ifade ile varoluş kategorilerini teşkil etmişlerdir. Burada önemli bir süreç gerçekleşmiştir ki, ana hatları ile ele almakta fayda vardır. Nitekim bu süreçte bu külliler ahlaki düzenin esasını teşkil ederken (oluşturup şekillendirirken),aynı zamanda isimlendirilmiş; isimlendirilirken varolmuş, varolurken de isimlendirilmiştir. Burada varolma, etkin olma ve isimlendirilme bir ve aynı olayın farklı görünüşleri ve isimlendirilmeleri olarak gerçekleşmiştir. Mesela “takva” kavramı önce teorik olarak tanımlanıp, sonra insanlara öğretilmemiş; insanlara “muttaki olmaları” emredilmiş, insanların bu emre uymaları ile anlamını ve içeriğini kazanırken tanımlanmış ve bu içerik te “takva” adını almıştır.

İmam Gazali isim-müsemma-tesmiye ilişkisini müzakere ederken, bunların birbirinin aynı olduğunu iddia eden bir görüşü de nakleder. İsim, isimlendirme ve isimlendirilenin bir ve aynı şey olduğunu söylemek mümkün ise, bunun bir örneğini temel İslâmi ahlâki kavramların ortaya çıkma sürecinde görebiliriz. Nitekim insanların hayırda sabretmeleri emredildiğinde, aynı zamanda hayırda sabır gerçekleşmiş ve bu oluş hayırda sabır olarak da isimlendirilmiştir. Benzer bir durumu salih amel teriminde görebiliriz. Salih amel de, “salih ameli işleyin” olarak emredilmeden önce mevcut olmadığı gibi, bu emre ittiba ile ta’ayyün etmiş ve öylece de isimlendirilmiştir. “Salih amel” bu emir olmadan bu manada mevcut olmadığı gibi, kendisine isim verilmeden önce ta’yin edilip, bilinemez durumda idi. İsim verilmesi ile birlikte, isim de alarak, bilinebilir ve hakkında konuşulabilirler arasına girmiş oldu. İslâm dininin ilk defa tebliğ edildiği dönemde, isim-müsemma-tesmiye’nin, daha doğru bir sıralama ile tesmiyemüsemma- isim sürecinin, bir ve aynı şeyin üç ayrı görünüşü olduğu söylenebilir. Bir fiilin, mesela namazın tesmiyesi (isimlendirilmesi) ile namazın görünür hale gelmesi ve bunun da bir isim olarak dilde varlık kazanması, bir ve aynı şeydir. Ama namaz Hz. Peygamber’in hayatında bir defa ortaya çıktıktan sonra, isim ile müsemma birbirinden ayrı hale geldiği gibi tesmiye de artık, sadece müsemmanın ta’ayyünü sürecindeki bir cihet olarak dikkate alınabilmektedir.

Kavramlar

Hayat ve İnsan

İslâm Ahlâkının temel kavramı, insani varoluşun ön şartı olan, hayattır. Hayat, bütün ahlâki kavramların merkezindedir ve diğer kavramların hepsi hayat dolayısı ile ve hayatla irtibatı içinde anlamını kazanır.

Hayat her insana Cenab-ı Hakk tarafından verilir. İnsana hayatın verilmesi, onda Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli etmesi anlamına gelir. Hayat, sadece maddi/biyolojik manası ile canlılık anlamına gelmez; bunun ötesinde insanın sahip olduğu veya ilişkili/irtibatlı olduğu şeylerin varlığının ötesindeki bir boyutu olarak, manası da hayatın bir parçasıdır. Şeylerin manası, çok kısa ifade etmek gerekirse, onlarda insanı ilgilendiren cihettir. Cisimlerin, bitkilerin ve biyolojik canlılığın bir düzen içinde mana kazanmış haline, dünya denilmektedir. İnsan, bir dünyanın parçası olarak ve bu dünya içinde hayatını sürdürür.

Kur’an-ı Kerim’de “dünya hayatı” ile “ahiret hayatı” birbirinden ayrı olarak zikredilir. Hayat, sadece “bu dünya”da olan değil bunun ötesinde ahret hayatı denilen ve öldükten sonra gerçekleşecek “öteki dünya”da olacak olanı da ifade eder. Dünya ve ahret hayatı, Müslüman’ın kararlarını alırken ve fiillerini gerçekleştirirken dikkate aldığı çerçeveyi ve ufku teşkil eder. Müslüman’ın uzak geleceği ahrettir, ahret hayatıdır. Müslüman etrafında olup biten olayları, karşı karşıya geldiği veya beraber iş yaptığı insanlarla ilgili kararlar alır, fiiller gerçekleştirirken hayatın dünya ve ahret boyutlarını birlikte dikkate alır. Hayat ve bu çerçevede dünya ve ahret hayatının teşkil ettiği bütünlük, İslâm ahlâkının temel kavramıdır. Bir fiili gerçekleştirirken, bir kararı alırken uhrevi ve dünyevi boyutu birlikte dikkate almak, İslâm ahlâkının ilkelerinden biridir.

İnsanın Allah’ın Halifesi Olması

İnsanın ahlâki varlık olmasının esasında, onun sahip olduğu özellikler bulunmaktadır. İnsan alternatifler arasından tercihte bulunabilecek, sahip olduğu imkânları geliştirebilecek, ne yaptığını bilebilen, bunlara bağlı olarak da vazifeleri olan ve vazifelerinden sorumlu bir varlıktır. Bu ve bunların yanında sayılamayacak çok özelliği, insanı özel bir varlık haline getirmiştir. İnsanın bu özelliğini ifade etmek için, eşref-ı mahlûkat (=yaratılmışların en şereflisi) ve halifetullah fi’l-arz (=yeryüzünde Allah’ın halifesi) tabirleri kullanılır.

K. Kerim’de insanın yaratılışı anlatılırken (Bakara/2: 30-33) bu durum çok açık bir şekilde ifade edilir:

“Hani Rabbin meleklere “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar da orada, -biz seni hamd ile yüceltip, seni bütün noksanlıklardan tenzih ederken-, oranın düzenini bozacak ve kan dökecek birini mi yaratıyorsun? dediler.

(Allah da) “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” dedi. (Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek, “eğer sadık (görüşünüzde doğru) iseniz, bunların isimlerini söyleyin” dedi.

(Melekler) Seni tenzih ederiz; bizim, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan Sensin.

(Allah) Ey Âdem, “onlara, onların isimlerini söyle” dedi. (Âdem) onların isimlerini söyleyince dedi ki: “Ben size yerin ve göklerin gaybını- /(gözükmeyen kısmını) bilirim, açıkladıklarınızı ve gizlediklerinizi bildiğim gibi, demedim mi?”

Bu ayetlerde Cenab-ı Hakk yeryüzünde “bir halife” yaratacağını söylerken aynı zamanda bütün insanlığın atasının Hz. Âdem olduğunu açıklıyor. Burada Hz. Âdem’in bütün insanlığı temsil ettiği açıktır. Yani Cenab-ı Hakk Hz. Âdem’i ve onun soyundan gelecek bütün insanları/insanlığı “yeryüzünde halife” olarak yaratmıştır. Halife bir taraftan sonradan gelen anlamına gelse de, bunun ötesinde, sonradan gelerek öncekinin en azından bir cihetten vazifesini veya benzer vazifeleri üstlenen kişi anlamına gelmektedir.

Sad suresinde “halife” ile en azından hangi imkân ve vazifenin mümkün ve uygun olarak ta’ayyün ettiği de ifade edilmektedir:

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde, insanlar arasında hakla (adaletle?) hükmet ve hevaya uyma (keyfi davranma?), yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara hesap gününde, unuttukları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.” (Sad/38: 26).

Bu ayeti kerimede hilafetin hak ile hükmetme, yani doğru karar verme ile bir alakası olduğu dile getirildiği gibi keyfi davranmanın da insanı Allah’ın yolundan saptıracağı dile getirilmektedir. Hilafet ile insanın Allah’ın yolunda kendi varlığını devam ettirmesi arasında doğrudan bir irtibat olduğu buradan kolayca anlaşılabilir.

Halife, “başkası adına işleri yürüten” demektir. Burada insandan önce, insanın adına iş yapabileceği başka bir varlık olmadığına göre, hilafetin müteallakının Cenab-ı Hakk olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, kısaca yeryüzünde Cenab-ı Hakk adına iş yapmak üzere yaratılmıştır. Bunu gerçekleştirebilmesi için kendisinin buna uygun özelliklerinin bulunması lazımdır ve Cenab-ı Hakk ona bu özellikleri vermiştir. Bu hususta bir nokta daha önem arz etmektedir. Cenab-ı Hakk insanın yaratılması ile ilgili olarak “ve ona ruhumdan üfledim” (el-Hicr/15: 29) buyurmaktadır. Ruhun mahiyetini bilemediğimizi ve ilahi bir cihetinin olduğunu dikkate aldığımız takdirde, insanın eşref-i mahlûkat olması ile bu ilahi ciheti arasında bir irtibatın kurulması gerekmektedir. İnsan kendisinde bulunan bu ruh ile başka bütün mahlûkattan fazla ve farklı imkânları kendisinde birlikte taşır.

Zulüm

K. Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın insanlara zulmetmediği, insanların kendi verdikleri kararlar ve yaptıkları neticesinde kendilerine ve birbirlerine zulm ettikleri sıklıkla vurgulanmıştır:

“Biz onlara zulmetmedik, asıl onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince Allah’tan başka taptıkları tanrılar, kendilerine hiçbir fayda vermedi. Hatta onların ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.” (Hûd/11: 101)

Başka bir ayette ise, insanların kendi kendilerine zulmetmenin sebebi dile getirilmiştir: “Ayetlerimizi yalan sayarak sırf kendi kendilerine zulmeden o kimselerin hali, ne çirkin bir ibret levhasıdır!” (Araf/7: 177).

Kur’an-ı Kerim’deki pek çok ayet-i kerimede nefse zulüm, insanların büyük ve küçük günah işlemesi ile irtibatlı olarak kullanılmıştır. Bunlar arasında kendisine put edinerek, ona tapınmak, insanları haksız yere öldürmek, gibi kötü fiiller insanın kendisine zulmetmesinin örnekleri olarak zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de dört yerde günah işleyerek kendi nefsine zulm ettiğini itiraf edip af dileyenlerin duaları zikrediliyor.

Bunlardan birisi, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın yasak meyveyi yedikten sonra pişman olup, Cenab-ı Hakk’tan öğrendikleri ve yaptıkları duadır:

“Dediler ki: Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf/7: 23). Diğer ayetler: (Enbiya/21: 87; Neml/27: 44)

Bu demektir ki insan kendi kendisine zulmedebilir. Kendi kendine zulmetme, kendisini olmadığı ve olamayacağı bir yerde görme ile başlayıp, kendisini diğer insanlardan veya insanların bir kısmından “üstün” görüp, diğerlerine tahakküm etmeyi kendisinin tabii hakkı hatta vazifesi olarak görmeye başlayarak, kendi haddini aşması, diğer insanlara zulüm, yani hemcinsine zulüm olarak tahakkuk edebilir. Yine benzer bir şekilde kendisi verdiği kararlar, ortaya çıkardığı (putperestlik gibi) pratiklerle insan onuruna yakışmayan bir durum da ortaya çıkarabilir.

İnsan ve Allah’ın İsim ve Sıfatları

Varlığın sadece fiziki dünyadan ibaret olmadığı, insanın manalardan oluşan bir dünyada yaşadığı hatırda tutulduğu takdirde, insan olması bakımından insan için varlığın, itibari olduğu kolayca anlaşılabilir. Biz insanlar olarak, sadece insanların bildiği ve anladığı “manevi” varlıkların oluşturduğu bir “dünya”da yaşarız.

Bizim hayatımızda bulunan ne kadar makam, unvan, konum varsa, hatta kullandığımız alet ve edevat varsa, bunların hepsi, insan hayatında edindiği konum ve mana ile ve bu manada mevcuttur. İnsanları yok saydığınızda, veya insanlar olmadığında bunlar da varlığını muhafaza edemez. İnsan varoluşunu, dünya hayatı olarak gerçekleştirir ve bu gerçekleşme, diğer insanları gerektirir. Ben, yani insan ferdi, varoluşunu ve varlığının devamını diğer insanlara borçludur. Bu sebeple diğer insanları korumak, onların varoluşunu temin etmek, insanın kendi varoluşunu temin etmesinin ön şartıdır.

Ahlâki hayatı tanımlayan kurallı hayat ve hayatın kuralları, vazife ve sorumluluk yanında, hayra, yani varlığa yönelik olma manası ve muhtevası ile ihtiyarın ve ihtiyarı temellendiren irade de burada esasını bulmaktadır. Her bir insan bütün bunları doğumundan itibaren yaşayarak kesb eder (kazanır) ve kendi kendisinin farkına varırken, bütün bu süreçlerin tecrübesine sahip olur. Bu bakımdan toplumsal hayatın bulunduğu her yerde, ayrıntıda ve uygulamada farklılıklar bulunmakla birlikte, en genel anlamıyla ilke bazında bütün insanlarda müşterek olan genel ahlâk ilkeleri etkin olmuştur. Mesela, hırsızlığın, yani insanların birbirinin malını çalmasının kural olduğu bir toplum veya insanların birbirlerini korumasının değil öldürmesinin kural olduğu bir toplum mevcut değildir. Sorun kuralların varlığında olmayıp, bunların uygulanmasındadır. Kuralların geçerliliği ile ilgili olarak konulmuş bazı tahditler (sınırlama) sıkıntı oluşturmaktadır. Bu çerçevede yapılan “biz” ve “bizim dışımızdakiler” ayrımı, bizimkilerin malına dokunmamakla birlikte, diğerlerinin malına dokunmanın kabul edilebilir olduğunu savunmak, böyle bir tahdit örneği olarak kabul edilebilir.

Vazife ve Hürriyet

İnsanın hür olması, irade özgürlüğü olarak ifade edilir. İrade özgürlüğü, genel olarak, insanın hangi fiili yapacağına ve neyi tercih edeceğine kendisinin karar verebilmesi imkânı olarak tanımlanabilir. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, neyi yapıp neyi yapmayacağına kendisi karar verebilir; bu imkân insanın insan olmasının ön şartıdır. İnsanın özgürlüğü, irade hürriyetine sahip olduğu, bütün Müslümanlar tarafından, hatta cebriye olarak isimlendirilen mezhep ve görüş sahipleri tarafından da, teorik olmasa bile yaşadıkları hayat içinde, pratik olarak kabul edilmiştir. Mesele özgürlüğün sadece bir irade hürriyeti mi, yoksa bunda daha fazla bir içeriği mi olup olmadığı noktasındadır.

Hürriyet İslâm ahlâkının, daha doğrusu ahlâki varlık olarak insanın mütemmim cüzüdür (mütemmim cüz=bütünü oluşturan tamamlayıcı parça). Özgürlük, ilk bakışta, insanın istediğini tercih edebilmesi ve yapabilmesi imkânıdır. Bu imkân insanın istemesini tanımlayan şartlar içinde ortaya çıktığı için, hep verili şartlar içinde tahakkuk eder. Verili şartlar da nihai olarak Cenab-ı Hakk’ın kudreti ve o kudretin müteallakı olarak kaderi işaret eder. İnsanın istekleri kader içinde gerçekleşmektedir. İnsan “her şeyi” değil, “şey” olarak hayatına girmiş olan ve kendisinin ufkunda bulunan “her şeyi” isteyebilir. Bu ise isteğin mutlak olmayıp, verili durumla sınırlı olduğunu ve verili durumun da Cenab-ı Hakk’ın kaderinden başka bir şeyi olmadığını gösterir. İstemenin ikinci şartı ise istemeyi, mümkün kılan tercih ettirici nedendir.

Bu neden tercih edileni önceleyebilir veya tercih edilenden sonra gelebilir. Önce olursa buna sebep, sonra olursa gaye denir. Bir fiil bazı sebeplerden dolayı, mesela daha önceki tecrübe ve bilgi sebebi ile tercih edilebileceği gibi, o fiilin neticesinde ortaya çıkması umulan veya arzu edilen bir şeyin gerçekleşmesi amacıyla da tercih edilebilir. O halde bir fiili tercih etmede etkin olan “saik” de, insanın istemesinin mühim bir unsurudur. Dinin klasik tanımında “saik” olarak nitelenmesi bu yönden oldukça önemlidir. Buna göre din, insanın tercihlerini hayra yönlendiren saik olarak, istemeyi önceler ve onu kendinde hayra yönlendirerek, insanın özgürlüğünün hem kendi varoluşunu hem de diğer insanların varlığını te’yid edip geliştirerek, hayır olarak tahakkukuna yol açar.

Sorumluluk ve Ahlâki Yaptırım

Vicdan nihai olarak bütün insanlarda aynı şekilde etkin olmadığı gibi, insanların gaflet anlarında da zaman zaman devre dışı kalabilir; toplumsal hayatı takip ettiğimizde birçok hata yapan, hatta suç işleyen insanı gördüğümüzde, ahlâki hayatta da insanın kendi kendisine bırakılmasının yeterli olmadığı görülmektedir. Çünkü insan bazen kendi kendisine zulmederek, kendisini aldatabilmektedir. Bu durumda her bir insan çevresinde kendisine iyi ve doğruyu hatırlatacak birilerine ihtiyaç hisseder. Bu hatırlatma bazen yaptırım şeklinde de ortaya çıkar. Mesela “eline sağlam” olmayan birisinin bu özelliği bilindiği takdirde, etrafındaki insanlar tarafından güvensizlikle karşı karşıya kalır ve kendisine bazı şeylerin emanet edilmesi söz konusu olduğunda şüpheyle karşılaşır. Birilerinin şüpheli tavırlarına maruz kalmak ve bu şüpheyle yaşamak zorunda kalmak, bir yaptırım şeklidir.

Ayrıca ahlâki alanda dikkate alınmayan birçok kural da, hukukun alanına girmektedir ki, ahlâk alanındaki dikkatsizlik veya ihlaller hukuki sonuçlar da doğurabilmektedir. Yani vicdanın etkin olamadığı yerde insanın dostlarından başlayarak sosyal çevresi devreye girer ve kademe kademe bütün toplum, nihayet adalet kurumları insana, bütün ahlâki karar ve davranışlarından olmasa bile, başkalarını doğrudan ilgilendirenlerinlerden dolayı sorumluklarını hatırlatır; gerekirse çeşitli yaptırımlar derece derece etkin olur. Bu yaptırımlar arasında kınama ve ayıplama, toplumsal hayatta çokça karşılaşılan yaptırım şekilleridir. Kınama ve ayıplama nihai olarak insanda mevcut olan haya duygusu ile doğrudan alakalıdır. İnsanlar arasında utanma ve haya duygusunu kaybetme, önemli manevi kayıplar arasında kabul edilir. Utanmak, bir fazilettir.

İnsanın her şeye rağmen bazı fiillerindeki gerçek niyetini, hatta bazı fiillerini diğer insanlardan gizleme imkânı bulunmaktadır. Ancak ahirette bütün fiillerin değerlendirileceği büyük ve mutlak manada adil bir mahkemede muhakeme edileceğinin farkında olmak insana kararların alırken ve uygularken farklı bir ahlâki ufuk kazandırmaktadır. Bu ufuk nihai olarak insanın “Allah’a O’nu görüyormuşçasında ibadet etmesidir; her ne kadar kendisi Allah’ı görmüyorsa bile.” Toplumun da etkin olamadığı yerde nihayet bütün insanların muhakeme edileceği, bütün verilerin en ince teferruatına kadar ortaya konulacağı ve kararların mutlak manada adil olacağı bir mahkemenin varlığı hakkındaki bilgi devreye girer; bu uhrevi “yaptırım” insana ayrı bir sorumluluk boyutu ve şuuru vermektedir.

İhtiyaç

İnsan bir “mahlûk” (yaratılmış) olması hasebiyle muhtaç bir varlıktır. Muhtaç olmayan tek varlık Allah Teala’dır. Her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. İnsan hayatının her döneminde muhtaç, ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Bu ihtiyaç fiziki/biyolojik olduğu kadar manevi cihette de mevcuttur. İnsan, tabii çevreye, insanlara muhtaçtır; bunun da ötesinde bütün insanlar Cenab-ı Hakk’a muhtaçtır. Cenab-ı Hakk’a olan ihtiyaç, sadece mahlûk olmak cihetinden değil, ahlâki bir varlık olarak belirli bir hayat düzeni kazanma sürecinde de söz konusudur. İnsan Cenab-ı Hakk’ın hidayetine muhtaçtır. İnsanın muhtaç bir varlık olmasını, doğumundan itibaren hayatını takip ederek daha yakından görebiliriz. İnsan doğduğu andan itibaren nefes almaya, gıdaya ve korunmaya, elbise ve konuta muhtaçtır. Bunların yanında kendisini himaye edecek insanlara, kendisine dili öğretecek, daha doğrusu bütün boyutları ve içeriği ile yaşamayı öğretecek insanlara muhtaçtır. Anne baba, akrabalar, komşular, toplumdaki bütün kurumlar ve bu kurumların işlerken tabi olduğu kurallar, her bir insanın ihtiyaçları arasında bulunmaktadır. Aslında insanın ihtiyaçları oldukça fazladır. Bunların hepsini saymak neredeyse mümkün değildir.

Kısaca insanın bir bedene, bedenin canlılığını muhafaza edebileceği fiziki bir çevreye, kendisini sıradan bir canlı olmaktan çıkarıp insan olarak yetiştirecek insani bir çevreye ihtiyacı vardır. İnsan bunlar olmadan varlığını sürdüremez. Ancak insanın bütün bunların ötesinde, kendisini ve bütün bu karşılıkları ile birlikte ihtiyaçlarını da yaratan Cenab-ı Hakk’ın bütün bunları mümkün kıldığının farkında olmaya da ihtiyacı vardır. Bunun da ötesinde her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Cenab-ı Hakk’ın hidayetine de ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç özellikle insanın verili şartların ötesine geçip, kendisinde bulunan ihtiyarı, yani hayırlı olana yatkınlığı, daha da güçlendirip geliştirmek ve kendi varoluşunu mükemmelleştirmesi cihetinde ortaya çıkmaktadır. İnsanın ahlâki şuuru açısından muhtaç bir varlık olduğunun farkında olması ve kendisini “müstağni” görerek, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi bir zanna düşmemesi gerekir. Çünkü insanın kendi kendine yeterli bir varlık olduğu yanılgısı, bu düşünceye sevkeden her ne ise o esasın dışındaki bütün varlık karşısında nefyedici bir tavra esas teşkil etmekte; bunun neticesinde bütün insanlık için büyük facialar ortaya çıkmaktadır. Son iki dünya savaşına bakılacak olursa, bunların gerisinde böyle bir yanılgının olduğu fark edilebilir. Kendi başına yeterli olduğunu ve başka insanlara ihtiyaçları olmadığını düşünen insanlar, kendi arzuları önünde engel olarak gördükleri diğer devlet ve milletleri yok etmeyi düşünebilmektedirler. Zamanımızda ortaya çıkan ırkçı ve bölücü hareketlerin gerisinde bir insan grubunun şu veya bu şekilde “kendi kendilerine yeterli oldukları” gibi bir yanılgı bulunmaktadır.

Hâlbuki her bir insan ve her bir insan grubu diğerine muhtaçtır ve her biri diğerini muhafaza ederek, diğerinin de hayrını dikkate alarak kendi varlığını ve geleceğini temin edebilir. İyi davranışları ifade etmek için kullanılan “salih amel” kavramı da, her şeyden önce insanı insan olarak, tabiatı tabiat olarak, mü’mini de mü’min olarak inşa ve muhafaza eden fiilleri ifade etmektedir. Salih amelden gelen “sulh” kelimesi de, yaygın olarak tercüme edildiğinden farklı olarak sadece “barış” anlamına gelmez, bunun ötesinde aktif bir varoluş şeklini, aktif bir şekilde varlığı muhafaza ve geliştirmenin tayin edici ilke olduğu düzeni ifade eder. İnsanın hayatını devam ettirmesi için diğer insanların desteğine ihtiyacı vardır. Bu sebeple İslâm ahlâkında öncelik esas itibariyle diğer insanların haklarının gözetilmesine verilmiştir. Bir insanın kendisine karşı yapılan haksızlığı affetmesi bir yücelik, buna karşılık, başka bir insana karşı yapılan haksızlığı bağışlaması veya hoşgörmesi, görmemezlikten gelmesi ahlâk dışı veya kötü ahlâk örneği, hatta onun hesabına kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. Zulme rıza, zulüm olarak görülmüştür. İnsanın diğer insanların desteğiyle varlığını sürdürmesi, asli bir durumdur. Bu sebeple insanlara yardım etme (isti’ane, dayanışma) İslâm ahlâkının mühim kavramlarından biridir. Bu kavram Müslümanların teşkil ettiği bütün toplumlarda teşkilatlanma ilkesidir. Orta Asyalı büyük âlim Azizüddin en- Nesefi tarafından insan-ı kâmilin en önemli vazifesi olarak sayılmıştır.

Hayır ve Menfaat/Fayda

Vazife ile hürriyet arasındaki dengenin muhafaza edilebilmesi için vazifenin içeriğinin bir “fayda” boyutunun olması gerekir. Vazife, fayda esasında değil, fayda, vazifeyi yerine getirmenin bir neticesi olarak gerçekleşmelidir. O zaman vazife, faydayı sağlar. Böylelikle, vazifeyi sırf hayr (iyi) olduğu için yapabilecek olgunluğa henüz ulaşamamış insanlar da, onu ifa etmenin ne gibi faydalar sağladığını, en azından başka insanlarda görerek öğrenip ve bu cihetten faydayı düşünen insanların da vazifeye talip olması mümkün olabilir.

Burada hemen bir şeyi sırf hayr olduğu için yapma anlamındaki saf ahlâki tavır ile hayrı gerçekleştirmeye bazı faydaların yöneltmesi buluşmuş olmaktadır. Zaten en yüksek hayrın varlığı, özellikle insani varoluşu muhafaza ederek, onu Yaratıcısına yaklaştırma olduğunu dikkate aldığımızda, bunun aynı zamanda en büyük ve en yüksek fayda olduğu ortaya çıkar. Klasik faydacı ahlâk anlayışlarında ferdin ilkel çıkarlarının vurgulanması ve bunu daha sonra toplumsal fayda ile irtibatlandırarak, toplum için faydalı olanı ahlâki bir ilke olarak savunmalarını, hayrı dikkat dışı tutmaları sebebi ile yeterince ahlâki bulmayanlar, çok haksız da sayılmazlar.

Zaten hayır da esas itibariyle varlık ile irtibatlı olduğu ve mutlak hayrın varlık olduğu dikkate alındığı takdirde, hayrın aslında varlığı muhafaza etme anlamıyla mutlak faydayı içerdiği de ortaya çıkar. İslâm dininde mesela mekasidü’ş-şerî’a olarak ifade edilen beş maksad, esas itibariyle hep “muhafaza”ya işaret eder. Bunlar aklı muhafaza, dini muhafaza, nesli muhafaza, nefsi muhafaza ve nihayet malı muhafazadır. Dikkat edilecek olursa dinin amaçları olarak belirlenmiş olan ilkelerin hepsi, elde olanı muhafaza etme ve güçlendirip geliştirmeye matuftur. Bu durum hayr veya iyinin İslâm ahlâkı tarafından belirlendiği haliyle, sadece formel bir talep olmayıp, çok güçlü formel bir kısmı/ciheti olmakla birlikte, insanların hakiki menfaatlerini muhafaza eden bir muhtevasının da olduğu ortaya çıkmaktadır.

Son olarak Hilmi Ziya Ülken’in ahlâki değerleri de anlama konusunda epeyce ufuk açıcı olan bir ifadesini buraya alalım. “Ortak duyu anlamıyla değer veya kıymet deyince bizim kendisine muhtaç olduğumuz, kendisini aradığımız, bizi tamamlayan bir şey anlarız.” (Hilmi Ziya Ülken, Bilgi ve Değer, Ankara: Kürsü Yay., ty., s. 218)

İyi ve Kötü

İyi ve kötü, ahlâkın en temel kavramlarıdır. İyi ve kötü kavramları olmadan, ahlâktan bahsedilemez. Zaten davranışın düzeni olarak ahlâk, davranışları iyi ve kötü olarak tasnif eder; bunlar arasında “en iyi” veya “en yüksek iyi” ile “ikinci ve üçüncü dereceden iyi”; “kendinde iyi” ve “başka bir şey için iyi” gibi tefriklerle birlikte, insanın tercihlerinde bir düzen oluşturması imkânı sağlanır.

Türkçe’de iyi ve kötü olarak ifade ettiğimiz kavramlar Arapça’da birden çok kelime ile ifade edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “birr”, “hasene”, “maruf” gibi tabirler iyiyi ifade etmek için “ism”, “seyyie”, “münker” gibi tabirler de kötüyü ifade etmek için kullanılmıştır. Bunlar ve benzeri tabirlerin her birisi, iyi ve kötünün en azından bir cihetini daha fazla ön plana çıkararak ifade ettikleri/isimlendirdikleri için, her birisinin ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ancak biz burada bunun teferruatı üzerinde durmayacağız.

Ahlâk alanında telif edilmiş olan eserlerde iyi ve kötü için çeşitli terimler kullanılmıştır. Hadis eserlerinde belirli bir terminoloji kullanmak yerine, hadislerde geçen kelimelerin daha fazla dikkate alınması, bu eserlerin rivayet özelliği ile doğrudan alakalıdır. Buna karşılık kelam eserlerinde mesele daha çok “hüsün ve kubuh” meselesi olarak ele alınmış; ama duruma göre hayır ve şerr de kullanılmıştır. Özellikle akide kitaplarında iyi ve kötü için kullanılan tabirler “hayır ve şerr”dir. Fakihler teorik tartışma yapmadıkları zaman daha çok “helal” ve “haram” ve bunlarla irtibatlı olan diğer tabirleri kullanmakla birlikte, bu kavramların teorik müzakeresini yaptıkları Fıkıh usulü eserlerinde meseleyi “hüsün ve kubuh” tabirleri ile ele almışlardır. Buna karşılık felsefede daha çok “hayr” ve “şerr” kullanılmıştır.

Not: AÖF kitabından faydalanılarak yazılmış bir yazı olsa da İnsanın Allah’ın Halifesi Olması konusunu başka kaynaklardan okunmasında fayda var misal İstanbul İlahiyat Fakültesi Öğretim üyelerinden Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır ve Süleymaniye Vakfının bu konudaki değerlendirmelerini dikkatle okunup kıyas edilmesini son derece mühim bulmaktayız.Bazı kelime ve kavramlar farklı anlamlar sağlıyor olabilir.

En güncel DHBT Bilgileri Cep Telefonunuza gelmesi icin abone olun.